Para mı eğitim mi ömrü uzatıyor? Viyanalı araştırmacılar denklemi çözdü

(VİYANA) – “Bir ülkenin ekonomisi gelişirse, insanları da daha uzun yaşar…”

Avusturya’nın başkenti Viyana’da araştırmacılar, kalkınma uzmanlarının uzun yıllardır bahsettiği bu denklemi değiştirebilecek bir çalışmaya imza attı. Araştırmaya göre, eğitim yaşam beklentisinin artmasında paraya göre daha büyük bir rol oynuyor.

ULUSLARARASI Uygulamalı Sistemler Analizi Enstitüsü’nden Wolfgang Lutz ve ekibi, 1970-2010 yılları arasında 174 ülkede kişi başına düşen gelir, yaşam süresi ve okullaşma yıllarının ortalamasını aldı.

Ekip, oluşturdukları veri tabanını aynı matematiksel modele yerleştirdiğinde, eğitim ve farklı yaşam beklentileri arasında yakın bir ilişki olduğunu, maddi refah düzeyindeki farklılıklarınsa neredeyse etkisi olmadığını saptadı.

Araştırmacı Wolfgang Lutz’a göre, kişi yaşam beklentisi kayıtları için gerekli yaşa ulaşmasından daha önce okullaştığı için “Daha iyi eğitim almak, daha uzun ömür demek” çıkarımına varılıyor. Lutz, bu tablonun zenginlik ve yaşam süresi arasındaki korelasyonu da desteklediği görüşünde ve bunu daha iyi eğitimin daha çok para getirmesiyle açıklıyor.
Özetle araştırma, zenginliğin yaşam beklentisini doğrudan uzattığı görüşünün çok da doğru olmadığı, eğitimin hem zenginlik hem yaşam beklentisini yükselten asıl faktör olarak öne çıktığını ortaya koyuyor.

Lutz bunu şöyle açıklıyor: Eğitim kişinin bilişsel kabiliyetlerini geliştirerek yaşamını daha iyi planlayıp kendi kendini kontrol edebilmesini de sağlıyor. Bazı araştırmalar, IQ’su daha yüksek olanların daha uzun yaşadığına işaret ediyor.

EKONOMİSTLER RAHATSIZ

1970’li yıllardan beri baskın görüş, paranın ömrü uzattığı yönündeydi.

Sebep ortadaydı: Gıdadan sağlık hizmetlerine kadar sağlık ve uzun ömür için gerekli her şey, cebimizdeki paraya bakıyordu. Ekonomilerde yaşanan değişimler gösterdi ki, her ülkenin verileri bu şemaya uymuyor.

Lutz ve ekibinin araştırması, bu alandaki en kapsamlı ve yeni bulgulara sahip olduğu gibi, okullarda verilecek kaliteli eğitimin modern hastaneler kurmaya göre daha iyi bir yatırım olabileceğini de tartışmaya açıyor.

Dünya Sağlık Örgütü (WHO), araştırmayı destekliyor ve diyabet gibi yaşam tarzına bağlı sağlık sorunlarının ömrü kısaltan başlıca etmen olan iltihabi hastalıklara yol açabileceğini hatırlatıyor.

Ekonomistler ise bu bulgulara sağlık kuruluşları kadar olumlu yaklaşmıyor.

Birleşmiş Milletler (BM) Uluslararası Çalışma Örgütü’nden (ILO) Sangheon Lee, eğitimin yaşam süresini etkilediğini kabul etse de, “Burada çok daha karmaşık bir ekonometri var” diyor.

Sangheon Lee, sağlık, maddi durum ve eğitimin hepsi birbirini etkileyen faktörler olduğunu söylüyor.

Araştırma ekibi ise teorilerini şu örneğe dayandırıyor:

Küba çok daha fakir olsa da ABD’ye göre yaşam beklentisi daha yüksek. Araştırmacılar bunu eğitim düzeylerinin daha yüksek olmasıyla açıklıyor. Petrol zengini ama eğitim seviyesi düşük Ekvator Ginesi’nde ise insanlar 60 yaşına zar zor gelebiliyor. (Hürriyet)

Foto: Shutterstock/symbol

Avusturya’dan Rusya’ya diyaloğu sürdürme çağrısı

MOSKOVA – Avusturya Dışişleri Bakanı Karin Kneissl, Rusya’ya iki ülke arasındaki diyaloğu sürdürme çağrısında bulundu.

Avusturya Federal Avrupa Entegrasyon ve Dışişleri Bakanı Karin Kneissl, bugün başkent Moskova’da Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ile bir araya geldi. Avusturya Dışişleri Bakanı Kneissl, Rusya ve Avusturya’nın diyalog için kanalları korumayı başardığını söyleyerek, diyaloğu sürdürme çağrısında bulundu.

Kneissl, Rusya’ya hem ikili hem de çok taraflı formatta mükemmel işbirliği için teşekkür ederek, “AGİT’te Avusturya’nın başkanlığı sırasında Rusya’yla işbirliği yapmak benim için iyi bir deneyimdi” dedi. Kneissl, “Diyalog için kanalları başarılı bir şekilde koruduğumuz için mutluyum ve benim de diplomasiden tam olarak anladığım budur. Umarım bugün ikili işbirliğinin önemli yönlerini tartışabiliriz” ifadelerini kullandı. (haberler.com)

Foto: AA/Arşiv

İtalya’nın tepkisi Avusturya’ya geri adım attırdı

ROMA/VİYANA  – Avusturya, İtalya’nın Güney Tirol bölgesinde Almanca konuşan halkın “ihtiyaç halinde başvurabilmesi için” konsolosluk açılmasına ilişkin hazırladığı yasa tasarısını, İtalya’nın sert tepkisinin ardından geri çekti.

İtalya Dışişleri Bakanlığı, internet sitesinde Avusturya’nın hazırladığı yasa tasarısına ilişkin Dışişleri Bakanı Angelino Alfano’nun açıklamasını yayımladı. Açıklamada Alfano, şu ifadeleri kullandı:

“Avusturya’nın İtalya’nın Güney Tirol bölgesindeki Almanca konuşan insanlara yönelik konsolosluk korumasına ilişkin yasa tasarısı, Avrupa Birliği’nin (AB) Avrupa vatandaşlığı ve konsolosluk meseleleriyle ilgili kanunlarıyla bağdaşmamaktadır. Dahası, uluslararası hukuka açıkça aykırıdır ve AB ülkeleri arasında bulunması gereken iş birliğine de uymamaktadır. Bu sebeple dün İtalya’nın Viyana Büyükelçisine Avusturya hükümetine yasa tasarısına karşı hukukun kesin noktalarına dayanan resmi protestoyu bildirme talimatını verdik.”

– “Tamamlanmadan parlamentoya gönderildiği için geri çektik”

Avusturya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Thomas Schnöll, yasa tasarısının geri çekildiğini açıkladı. Schnöll, konuya ilişkin basına yaptığı açıklamada, “Henüz tam anlamıyla tamamlanmamış (Güney Tirol’de) konsolosluk açılmasına ilişkin yasa tasarısı, yanlışlıkla parlamentoya gönderilmiş, daha sonra Meclisten geri çekilmiştir.” ifadesini kullandı.

Güney Tirol bölgesinde konsolosluğun açılmasına ilişkin soruyu yanıtlayan Avusturya Avrupa Birliği (AB) Bakanı Gernot Blümel ise koalisyon ortakları aşırı sağcı Avusturya Özgürlük Partisi (FPÖ) ile konunun görüşüldüğünü, ilerleyen günlerde bir yasa tasarısının Meclis’te bulunan uzmanlar komisyonuna gönderileceğini söyledi.

Tasarı, İtalya’nın Güney Tirol bölgesinde Almanca konuşan halkın ihtiyaç duyması halinde başvurabilmesi için bir Avusturya Konsolosluğu açılmasını öngörüyor.

Avusturya’nın Tirol eyaleti, Birinci Dünya Savaşı sonrasında imzalanan anlaşmayla ikiye bölündü ve Güney Tirol olarak bilinen bölge, İtalya’nın egemenliği altına girdi.

İtalya, söz konusu bölgeyi Güney Tirol olarak değil Alto-Adige Trentino ismiyle tanıyor.

Güney Tirol’de yaşayan ve Almanca konuşanlara çifte vatandaşlık verilmesi Avusturya’da aşırı sağcı FPÖ’nün seçim vaatleri arasında öne çıkan ana başlıklardan birini oluşturmuştu.

Çifte vatandaşlığın bazı istisnalar hariç izin verilmediği Avusturya’da, aşırı sağcı partinin AB üyesi bir ülkenin vatandaşlarına ikinci bir pasaport vermek istemesi dikkati çekiyor.

Öte yandan İtalya, Güney Tirol’de yaşayan vatandaşlarına Avusturya’nın çifte vatandaşlık ve pasaport vermek istemesine karşı çıkıyor. (AA)

‘Türk siyasetçilere izin vermeyeceğiz’

(VİYANA) – Avusturya Başbakanı Kurz, bu sabah verdiği demeçte Türkiye’de alınan erken seçim kararının ardından, Türk siyasetçilerin Avusturya’da seçim kampanyası yapmalarını istemediklerini ifade ederek, “buna izin vermeyeceklerini” kaydetti.

Kurz yaptığı açıklama, “Türkiye’nin yine Avusturya’da  böyle planları varsa, şimdiden söyleyeyim, biz bunu istemiyoruz ve buna izin vermeyeceğiz.” ifadelerini kullandı.

Avusturya’da 2017 yılında yeniden düzenlenen toplanma ve yabancı siyasetçilerin seçim kampanyasının yasaklanması ön göre yasa, Kurz’un bu isteğini kolaylaştırıyor.

Geçtiğimiz dönemde Almanya, Fransa ve Hollanda’da Türk siyasetçiler tarafından yapılan seçim ziyaretleri sıkça eleştirilmiş ve olaylar yaşanmıştı.

Foto: © AA/Arşiv

İçişleri Bakanı Kickl, Viyana’da Protesto Edildi

(VİYANA) – Avusturya İçişleri Bakanı Herber Kickl, meclise sunulan sığınmacı ve yabancı karşıtı katı kuralları içeren güvenlik yasa tasarılarından dolayı protesto edildi.

Viyana Üniversitesinin önünde toplanan göstericiler, şehir merkezindeki Ring Caddesi’ni trafiğe kapatarak, İçişleri Bakanlığı binasına yürüdü.

Polisin geniş güvenlik önlemi aldığı gösteride “Kickl istifa”, “Müslümanlar ve sığınmacılar hoş geldiniz”, “Yönetimde Nazilere hayır” yazılı pankartlar açıldı.

Gösteri sırasında sivil toplum kuruluşları (STK) temsilcileri tarafından yapılan konuşmalarda, Avusturya’da ırkçı saldırıların her yıl ciddi artış gösterdiği vurgulanarak, özellikle Müslümanların ve başörtülü kadınların hedef alındığı belirtildi.

Davit Holzer adlı bir konuşmacı “Avusturya’da her yıl bir şekilde başörtüsü tartışması alevlendiriliyor. Aşırı sağcı Avusturya Halk Partisi (FPÖ) bunun bayraktarlığını yapıyor. Ancak Kickl ve diğer aşırı sağcıların anlamadığı, Müslüman kadınların kendi tercihini yapmakta serbest oldukları.” ifadelerini kullandı.

Herkesin istediği kıyafeti giymekte özgür olduğunun altını çizen Holzer, “Ülkeyi yaşanılmaz hale getirenler, başörtüsü takan kadınlar değil, takım elbise giyen erkekler.” görüşünü dile getirdi.

Sığınmacılara destek veren bir STK’nin sözcülüğünü yapan Olga Weinbeger de İçişleri Bakanı tarafından meclise sunulan yabancılar yasa tasarısını eleştirerek, savaş ve zulümden kaçarak Avusturya’ya sığınan insanların potansiyel suçlu olarak görüldüğünü anlattı.

Foto: © AA

Weinberger, “Kickl’ın istediği gibi hayatımızı düzenlemeyeceğiz, savaştan ve öldürülmekten kaçarak bize sığınan insanları yalnız bırakmayacağız, onları savaşın sürdüğü ülkelere geri göndermeyeceğiz.” diye konuştu.

İçişleri Bakanı Herber Kickl’ın kuzeni Daniela Kickl da yaptığı konuşmada, söz konusu güvenlik paketiyle sıradan vatandaşlara terörist muamelesi yapıldığını vurguladı.

Kickl, kuzeni olan İçişleri Bakanının muhalefette iken yoğun denetimleri içeren güvenlik paketlerine tepki gösterdiğini ancak yönetime gelir gelmez çok daha sıkı denetimleri öngören yasa tasarıları hazırlattığını söyledi. (AA)

Avusturya’da tren kazası: 54 yaralı

VİYANA  – Avusturya’nın Salzburg kentinde meydana gelen tren kazasında 54 kişi yaralandı.

Avusturya Devlet Televizyonu ORF, Zürih ve Venedik yönlerinden gelen iki trenin Salzburg garına yaklaşırken çarpıştığını duyurdu.

Zürih yönünden gelen trenin kondüktörü Susanne Fried, ORF’ye yaptığı açıklamada, çarpışma nedeniyle vagonlarda bulunan eşyaların düşmesi sonucu insanların yaralandığını belirterek, “Ölüm tehlikesi bulunan yaralımız yok.” dedi.

Kızılhaç yetkililerinin yaptığı açıklamaya yer verilen haberde, kazada 54 kişinin yaralandığı ve bazılarının çevre hastanelere sevk edildiği belirtildi.

Kazanın nedeniyle ilgili henüz bilgi verilmezken uzmanların konuyu araştırdığı kaydedildi. (AA)

Foto: (CC) Pexels/Symbol

Avusturya’da iltica başvurularında ciddi düşüş

(VİYANA) – Avusturya’da bu yılın ilk çeyreğindeki iltica başvurularının geçen yılın aynı dönemine oranla yüzde 40 civarında gerilediği bildirildi.

İçişleri Bakanlığının paylaştığı verilere göre, 2018’in ilk çeyreğinde büyük çoğunluğu Suriyelilerden oluşan 3 bin 992 kişi iltica başvurusunda bulundu. Bu sayı, 2017’nin aynı döneminde 6 bin 581 olarak gerçekleşti.

Buna göre, ülkeye bu yıl iltica başvurusu yapan sığınmacıların sayısı geçen yıla oranla yaklaşık yüzde 40 oranında azaldı. Öte yandan, başvurular 2013’den itibaren en düşük seviyeye geriledi.

Avusturya’da bu yılın ilk 3 ayında mülteci statüsü kazanmak isteyen sığınmacıların büyük bir kısmını Suriyeliler oluşturdu. Suriyelilerin yüzde 90’ının başvuruları olumlu sonuçlandı. Buna karşın Afganistan uyruklu sığınmacıların başvurularının sadece yüzde 47’si onaylandı.

Uzmanlar, başvurulardaki gerilemede, Avusturya’da artan aşırı sağ söylem ve sığınmacıların yanı sıra yabancılara yönelik hayata geçirilen katı kuralların etkili olduğuna işaret ediyor.

Avrupa’da 2015’te yaşanan sığınmacı krizinin ardından Avusturya, yabancılar yasasında köklü değişiklikler yaparak, başta sığınmacılar olmak üzere ülkede yaşayan yabancılara yönelik katı kurallar hayata geçirdi.

Önceki gün Bakanlar Kurulunda kabul edilerek, Meclis bünyesindeki uzmanlar komisyonuna gönderilen yeni yabancılar yasasıyla, sığınmacıların yanı sıra ülkedeki yabancılara yönelik koşulların daha da zorlaşacağı öngörülüyor. (AA)

ORF, FPÖ’nün tehditleri karşısında geri adım atmadı

(VİYANA) – Avusturya Devlet Televizyonu ORF, hükümet ortağı aşırı sağcı Özgürlük Partisi’nin “yurtdışı muhabirlerini azaltma” tehditi karşısında geri adım atmayarak, sert ifadelerle yanıt verdi.

FPÖ: “Yurtdışı muhabirlerini azaltırız”

ORF Vakfı üyelerinden FPÖ’lü Norbert Steger önceki gün “Salzburger Nachrichten” gazetesine yaptığı açıklamada “daha objektif haber yapmaya yönelik adımlar atılmasını” talep etmiş ve ORF’nin yurtdışı muhabirlerinde azaltmaya gidileceği tehdidinde bulunmuştu.

ORF: “Yıldırma politikalarını protesto ediyoruz”

ORF Redaktörler Konseyi aynı akşam FPÖ’den gelen bu “yıldırma politikasını” protesto etmiş ve FPÖ’nün Vakıf Konseyi üyelerinin beğenmedikleri haberler yapan yurtdışı muhabirlerin görevine son verilmesini istemekle eleştirmişti.

Konsey açıklamasında ayrıca şimdiye kadar ORF Vakıf Konseyi üyelerinden muhabirlerin işlerini kaybedeceklerine ilişkin bu denli doğrudan ve açıkça bir tehdidin gelmediğini, siyasetten gelen bu tür yıldırma girişimlerini protesto ettiklerini ve siyasetçilerin haber yapılmasını kontrol etmelerine karşı kendilerini savunacaklarını belirtmiş ve muhabir sayısının kaliteli gazeteciliğin bir kriteri olduğunu, Çin, Türkiye ve Rusya gibi ülkelerin yanı sıra Macaristan’da da muhabirler en zor şartlar altında çalıştıklarını ifade edildi.

ORF Genel Müdürü Wrabetz’den çalışanlarına destek

Öte yandan ORF Genel Müdürü Alexander Wrabetz de çalışanlara destek verdi ve 16 yurtdışı muhabirinin vazgeçilmez olduğunu ve ORF’nin izleyiciler tarafından “değer verilen temel sütunlarından” biri olduğunu söyledi ve Steger’in açıklamalarını reddettiğini, yurtdışı muhabirlerini görevlendirmenin ne Hükümetin ne de Vakıf Konseyinin işi olduğunu belirtti.

Foto: © AA/Arşiv

Anne ve babası öldükten 4 yıl sonra doğdu

Çin’de film senaryolarını aratmayan, okuduğunuzda gözlerinize inanamayacağınız bir olay yaşandı. Anne ve babası trafik kazasında ölen bebek, bu kazadan 4 yıl sonra hayata merhaba dedi…

Time’ın haberine göre, Çin’de bir karı koca 4 yıl önce trafik kazasında hayatını kaybetti. Kazadan önce bebek sahibi olmak isteyen çift, tüp bebek tedavisi gördükleri sırada embriyolarını dondurma kararı aldı.

Ancak çift tedaviyi sonuçlandıramadan kaza sonucu hayatlarını kaybetti. Çiftin anne ve babaları ise, embriyoların peşini bırakmadı. Çocuklarının anısını yaşatacak bir torun isteyen iki aile, ülkede taşıyıcı anneliğin yasak olması nedeniyle çıkmaza girdi. Önce DNA testi yaptıran ve mahkeme kararıyla embriyoları alan aileler, ardından taşıyıcı anneliğin yasal olduğu Laos’a gitme kararı aldı.

© Sözcü

Havayolu şirketleri likit nitrojen tankları içindeki embriyoları taşımak istemezken, iki aile karayoluyla Laos’a ulaştı. Burada bir taşıyıcı anne bulunurken, bebeğin Çin vatandaşı olabilmesi için kadına turist vizesi alındı.

9 ay sonra sağlıklı bir şekilde dünyaya gelen Tiantian adlı bebek, anne ve babasının ölümünden 4 yıl sonra doğmuş oldu. Yerel basına yansıyan haberlere göre torunlarına kavuşan aileler, soylarının devam ettiği için çok mutlu olduklarını söyledi.

Avrupa otomobil pazarı ilk çeyrekte yüzde 0,6 büyüdü

(İSTANBUL) – Avrupa otomobil pazarı, 2018’in ilk çeyreğinde geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 0,6 büyüyerek 4 milyon 282 bin 134 olarak gerçekleşti.

Otomotiv Distribütörleri Derneği (ODD) tarafından Avrupa Otomobil Üreticileri Birliği (ACEA) verileriyle hazırlanan “2018 Mart Ayı Avrupa Otomobil Pazar Değerlendirmesi” yayımlandı.

Buna göre, AB (28) ve EFTA ülkeleri toplamında otomobil satışları, 2018 yılının ocak-mart
döneminde 2017 yılının aynı dönemine kıyasla yüzde 0,6 artarak 4 milyon 282 bin 134’e ulaştı. Geçen yıl aynı dönemde Avrupa’da 4 milyon 256 bin 637 otomobil satılmıştı.

Bu dönemde otomobil satışlarında en fazla düşüş yüzde 12,4 ile İngiltere’de, yüzde 11,6 ile Norveç’te, yüzde 5,5 ile İrlanda’da, yüzde 5 ile Danimarka’da, yüzde 2,2 ile İsveç’te ve yüzde 1,5 ile İtalya’da
görüldü. Düşüş yaşanan diğer ülkeler arasında Çek Cumhuriyeti, İzlanda ve İsviçre
yer aldı.

Otomobil satışlarını en çok artıran ilk üç pazar ise Macaristan (yüzde 29,8), Romanya (yüzde 28,6) ve Hırvatistan (yüzde 28,4) olarak sıralandı.

Martta pazar yüzde 5,2 daraldı

Mart ayı olarak bakıldığında ise AB (28) ve EFTA ülkeleri toplamında otomobil pazarı, geçen yılın aynı ayına göre yüzde 5,2 azalışla 1 milyon 836 bin 960’a geriledi. Mart 2017’de 1 milyon 937 bin 984 otomobil satışı yapılmıştı.

Geçen ay otomobil pazarında en fazla düşüş yüzde 15,7 ile İngiltere’de, yüzde 13,2 ile Danimarka’da, yüzde 11,7 ile
İzlanda’da, yüzde 10,7 ile İrlanda’da, yüzde 8,7 ile Çek Cumhuriyeti’nde, yüzde 7,8 ile İsviçre’de görüldü. Düşüş yaşanan diğer ülkeler İtalya, Slovakya, Belçika, Avusturya,
Almanya, İsveç ve Letonya oldu.

Mart ayında otomobil satışlarını en çok artıran ilk üç pazar sıralaması Litvanya (yüzde 34,5), Macaristan (yüzde 28,5) ve Slovenya (yüzde 20,1) olarak gerçekleşti.

2018 Mart ayı sonunda Türkiye, yüzde 5,47 artışla Avrupa otomobil satışları
sıralamasında 9. oldu. (AA)

Türkiye 24 Haziran’da sandığa gidiyor

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Beştepe’de önce MHP lideri Bahçeli ardından da Başbakan Binali Yıldırım ile yaptığı görüşme sonrası yaptığı açıklamada erken seçim tarihini 24 Haziran olarak açıkladı.

MHP lideri Salı günü gerçekleştirdiği grup toplantısında erken seçim için 26 Ağustos tarihini dile getirmişti.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, seçim tarihini açıkladığı konuşmasında, Suriye’deki sınır ötesi operasyonları, bölgedeki önemli hadiseleri ve eski sistemin aksaklıklarının bir an önce giderilmesi gerekliliğini gösterdi.

Erdoğan, “Yeni yönetim sistemine geçiş giderek aciliyet kesbetmeye başlamıştır. Sayın Bahçeli’nin dün yaptığı çağrıyı yetkili kurullarımızda enine boyuna müzakare ettik. Erken seçim teklifine olumlu yaklaşmamız gerektiği konusunda arkadaşlarımızla görüş birliğine vardık” dedi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 24 Haziran açıklaması:

“MHP genel Başkanı Devlet Bahçeli ile oldukça verimli bir görüşme gerçekleştirdik. Bahçeli ile çeşitli defalar bir araya gelerek iç ve dış gelişmeler üzerinde görüş alış verişinde bulunmuştuk. Bugün de oldukça geniş yelpazede istişare ettik. Bahçeli’nin dün ifade ettiği Milletvekili ve Cumhurbaşkanlığı seçimi teklifini de değerlendirme fırsatı bulduk.

“Bizim 2019 Kasım seçimlerine kadar dişimizi sıkmaktan yana olmaktaydı. Ancak Suriye ve Irak merkezli yaşanan tarihi önemdeki hadiseler. Türkiye’nin belirsizlikleri bir an önce aşmasını gerektirmektedir. Yeni yönetim sistemine geçiş giderek aciliyet göstermektedir. Bahçeli’nin çağrısını yetkili kurullarla görüştük. Ülkemizin karşı karşıya bulunduğu sorunlar nedeniyle olumlu yaklaştık. Seçim konusunu ülkemizin gündeminde bir an önce çıkarmak şarttır. Seçimlerin 24 Haziran 2018”de yapılmasına karar verdik. Milletimize hayırlı olsun diyoruz”

CHP’li Tezcan: Bu yönetememenin ilanıdır

CHP Genel Başkan Yardımcısı Bülent Tezcan, seçim tarihinin 24 Haziran olarak açıklanması sonrası yaptığı açıklamada, “Biz seçime hazırız. Başka bir şeyi de milletin bilmesinde fayda var. Bu hükümet, yönetme özürlüdür. Bu erken seçim çağrısı, yönetememenin ilanıdır” dedi.

Tezcan, seçimlerin yapılacağının açıklandığı 24 Haziran tarihinin üniversite sınavına denk gelmesine de konuşmasında vurgu yaptı.

Bu açıklama ile eş zamanlı olarak Yüksek Öğretim Kurumu (YÖK) YKS sınav tarihinin, 30 Haziran – 1 Temmuz olarak değiştirildiğini açıkladı.

İYİ Parti: Sayın Erdoğan siyasetten tasfiye olacaktır

24 Haziran tarihi ile ilgili İYİ Parti cephesinden yapılan açıklamada, “Sayın Bahçeli AKP ile birlikte Türkiye’yi yönetmediklerini bu erken seçim talebi ile ikrar etti.” denildi.

Genel Sekreter Aytun Çıray, “Bu küçük ortak Erdoğan’ı yakmaktadır. Sayın Erdoğan siyasetten tasfiye olacaktır. İYİ Parti seçimlerin erkene alınmasından büyük mutluluk duymaktadır” dedi. (BBC Türkçe)

Öte yandan 24 Haziran’daki Cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimleri nedeniyle Yükseköğretim Kurumları Sınavı’nın 30 Haziran ve 1 Temmuz’da yapılacağı açıklandı.

Avusturya’da kişisel bilgilere erişim izni hazırlığı

(VİYANA)  – Avusturya’da başta üniversiteler olmak üzerek, araştırma kurumları, yerli ve yabancı şirketler, vatandaşların kişisel bilgilerine erişebilecek.

Aşırı sağcı hükümet tarafından meclis alt komisyonlarında görüşülen vatandaşların kişisel verilerini gerekli izinler doğrultusunda çeşitli kurumların kullanımına açılmasını öngören yasa tasarısı uzmanlar komisyonuna gönderildi.

2019’da hayata geçirilmesi planlanan yeni uygulamayla, Avusturyalıların çeşitli alanlarda kayıt altına alınan kişisel verileri, üniversitelerin yanı sıra çeşitli araştırma enstitüleri ve yerli, yabancı şirketlerin erişimine açılacak.

Buna göre, vatandaşların kimliklerini koruma adına isimlerin yerine rakamların kullanılacağı, böylelikle şahısların deşifre edilmeyeceği, herhangi bir araştırma kapsamında gerekli olan bilgilerin elde edileceği kaydediliyor.

– Kişisel verilerin paylaşımına tepki

Hükümetin yasalaştırmak istediği uygulamaya başta kişisel verileri koruma dernekleri olmak üzere çok sayıda vatandaş tepki gösterdi.

Ülkede kişisel bilgilerin korunması yönünde çalışmalarıyla tanınan Epicenter.Works sivil toplum kuruluşu Başkanı Thomas Lohinger, Avusturya Devlet Televizyonu ORF’ye yaptığı açıklamada, kişisel verilerin paylaşılmasının kötüye kullanılabileceğini belirterek, sosyal paylaşım platformu Facebook’ta yaşanan skandalı örnek gösterdi.

Lohinger, kişilerin isimlerinin sayılarla değiştirilmesinin şahısların korunmasına yeterli olamayacağına işaret ederek, “Çok hassas sağlık verilerini, küresel piyasaların geliştirilmesi için yapılacak araştırmalara açılması çok kötü bir düşünce.” değerlendirmesinde bulundu.​ (yenivatan.at)

Avusturya’da yabancılar yasası yeniden düzenleniyor

(VİYANA)  – Avusturya’da önceki yıl yürürlüğe giren yabancılar yasası, başta sığınmacılar olmak üzere üçüncü ülke vatandaşlarına yönelik ağır kurallarla yeniden düzenlenecek.

Bakanlar Kurulunun ardından  basın toplantısında konuşan aşırı sağcı Avusturya Özgürlük Partisi (FPÖ) Genel Başkanı ve Başbakan Yardımcısı Heinz- Christian Strache, yabancılar yasasında temel değişikliklerin yanı sıra ağır kuralların hayata geçirileceğini söyledi.

Strache, yasa tasarısı kapsamında öne çıkan bazı başlıklara değinerek, herhangi bir suça karışmış sığınmacıların tutuklanarak sınır dışı edileceğini, üçüncü ülke vatandaşlarının 3 yıldan fazla hapis cezası almaları durumunda sınırsız seyahat izinlerinin iptal edileceğini ifade etti.

Herhangi bir mültecinin, geldiği ülkeye seyahat etmesi veya yaşamının bir kısmını orada geçirmesi durumunda mülteci statüsünün yanı sıra oturum iznini de kaybedeceğini belirten Strache, suça bulaşmış ve cezası kesinleşmiş gençlerin de yeni yasa kapsamında sınır dışı edileceğini vurguladı.

– Sığınmacılara yönelik sosyal yardımlarda kısıtlama

Strache, iltica başvurusunda bulunmuş kişilerin kayıtlı oldukları adreslerde ulaşılabilir olmaları gerektiği kaydederek, ”Mülteci statüsü elde etmesi yüksek olan sığınmacılar, uyum politikaları kapsamında öngörülen sosyal yardımlardan otomatikman faydalanamayacak. Finansal kaynakların elverdiği oranda bu imkanlardan yararlanabilecekler.” diye konuştu.

– 840 avroya kadar temel ihtiyaçlar için katkı bedeli

Ağırlaştırılan yeni yabancılar yasası kapsamında iltica başvurusunda bulunmuş kişilerin üzerlerinde bulunan nakit paradan katkı sağlamaları gerektiğine işaret eden Strache, temel ihtiyaçlarının karşılanması için 840 avroya kadar bu kişilerden ödeme alınacağını aktardı.

– Sığınmacıların kullandığı güzergah tespit edilecek

Strache, iltica başvurusunda bulunmuş kişilerin mobil telefonları başta olmak üzere elektronik cihazlarının görevliler tarafından inceleneceğini, sığınmacıların özellikle hangi güzergah üzerinden Avusturya‘ya geldiklerinin tespit edilmesi ve söz konusu cihazlarda suç teşkil edecek herhangi bir unsurun olup olmadığının da böylelikle belirlenebileceğini anlattı.

Yeni düzenleme çerçevesinde daha önce 6 yıl olan Avusturya vatandaşlığına başvuru için geçmesi gereken süre 10 yıla çıkartılıyor. Böylelikle 10 yıl süresince Avusturya‘da yaşamamış kişiler vatandaşlığı başvuramayacak. (AA)

 EU-Kritik an Türkei

Der EU-Beitrittskandidat Türkei bekommt von der EU einmal mehr ein dramatisch schlechtes Zeugnis ausgestellt.

In ihrem neuen Türkei-Bericht äußert die EU-Kommission scharfe Kritik an der Politik des islamisch-konservativen Staatspräsidenten Recep Tayyip Erdogan. “Die Türkei hat sich in großen Schritten von der EU wegbewegt”, heißt es in der Bewertung der EU-Beitrittsverhandlungen. Konkret ist zum Beispiel von Verschlechterungen der Rechtsstaatlichkeit und der Presse- und Meinungsfreiheit die Rede.

Eine Empfehlung, die Beitrittsgespräche auszusetzen, sprach die Kommission allerdings nicht aus.

Das offizielles  EU Bericht 2018 steht zum Download.

20180417-turkey-report 153

Vorbild – Örnek gencimiz: Burak Erdoğan

ÖZEL HABER / (VİYANA) – 21 yaşındaki Burak Erdoğan, 2015, 2016 ve 2017 yıllarında ünlü VIDA- Sendikası tarafından yapılan araştırmalar ve değerlendirmeler sonucunda 2 binden fazla garson arasından “Viyana’nın en iyi garsonu” seçilerek, büyük bir başarıya imza attı.

Cafe Diglas in Schottenstift’da çalışan ve 3 yıl üst üstte “Viyana’nın en iyi garsonu” seçilme başarısı gösteren Burak Erdoğan’ın hikayesi, adeta genç nesillere örnek teşkil ediyor.

Gençlere önemli tavsiyelerde bulunan genç ve başarılı garson, hikayesini Yeni Vatan Gazetesine anlattı.

– 6 yaşında Viyana’ya geldi

Yozgat’ın Sorgun ilçesinin Karlık köyünde doğan Burak, 6 yaşında annesi ve 3 kardeşiyle birlikte Viyana’da bulunan babasının yanına geldi. Babası Ali Erdoğan ile gurur duyduğunu söyleyen Burak; “Ailem okumam için bana her türlü desteği verdi. Onlara minnettarım” ifadelerini kullanarak, çocukların eğitiminde ailelerin önemini bir kez daha gösterdi.

Foto: © Yeni Vatan

Gençlere “doğru yol” tavsiyesi

Meslek eğitiminde Längenfeld Gastro İşletmesini 4 yılda üst üstte takdirname ile bitiren Burak Erdoğan, gençlere doğru yoldan ayrılmamaları, mutlaka iyi derecede Almanca öğrenmelerini ve erken yaşta meslek seçimlerini yapmaları noktasında tavsiyede bulunurken; “En zor yol sapıtmaktır. Kolay olan ise düz yoldur. Doğru yol; aklın ve çalışmanın yoludur” ifadelerini kullanarak gençlere hem tavsiyede bulunuyor hem de Türkçe diline olan hakimiyetini gösteriyor.

Foto: © Yeni Vatan

Evlilik teklifine 2 yıl sonra gelen “evet” cevabı

Başarılı garson Burak’ın özel hayatı da bir hayli ilginç. Öyle ki Burak, 17 yaşında evlenmeye karar vermiş ve kendisiyle yaşıt olan kız arkadaşına evlenme teklif etmiş ama kız arkadaşı önce bu teklifi kabul etmemiş. Fakat kız arkadaşı, Burak’ın ısrarlı evlenme teklifine 2 yıl sonra “evet” yanıtını vermiş. Aileleri ile konuşan gençler nişanlanmışlar. Kız arkadaşı ise bu sıralar çok zor olan lise olgunluk (Matura) sınavından sonra Viyana Tıp Fakültesi’nin ağır giriş sınavlarını başarıyla geçtikten sonra tıp okumaya başlamış.

Evlenmek için para biriktiriyorum” diyen Burak Erdoğan, “Bana göre garsonluk, dünyanın hem en kolay hem de en zor işi. Bu işi severek yapar, insanlara saygı ve sevgi gösterirseniz her zaman ilerlersiniz.” ifadelerini kullanarak, bir nevi başarısının sırrını açıklıyor.

21 yaşındaki ödüllü garson Burak Erdoğan konuşmasını şu sözlerle noktaladı:

Yeni Vatan Gazetesi aracılığıyla tüm gençlerimize ve kardeşlerimize mutlaka okumalarını tavsiye ediyorum

(yenivatan.at)   

Avusturyalı şarkıcı yıllar sonra açıkladı

(BERLİN) – Avusturya’ya 2014 yılında Eurovision Müzik Yarışması’nda birincilik kazandıran Conchita Wurst, HIV (Human Immunodeficiency Virus / İnsan Bağışıklık Yetmezlik Virüsü) taşıyıcısı olduğunu Instagram hesabından duyurdu.

29 yaşındaki şarkıcı, kendisine şantaj yapan eski erkek arkadaşı nedeniyle hastalığını paylaştığını belirtti:

“Uzun yıllardır HIV pozitif virüsü taşıyorum. Eski erkek arkadaşım beni hastalığımı kamuoyuyla paylaşmakla tehdit etti. Kimseye beni korkutma ve hayatımı etkileme hakkını asla vermeyeceğim.”

Hürriyet’te yer alan habere göre Wurst, virüsün teşhis edilebilirlik eşiğinin altında olduğunu ve bu yüzden bulaşma ihtimalinin olmadığını ekledi: “Umarım bu diğerlerini cesaretlendirir ve HIV ile yaşayan bireyleri damgalayan insanlara karşı bir adım olur.”

Wurst Eurovision’u kazandığı 2014 yılının en tartışmalı isimlerinden birisiydi.

Ödülü aldıktan sonra Wurst, her fırsatta “Kadın erkek fark etmez. Herkes istediği gibi yaşama hakkına sahip olmalı” ifadelerinde bulundu.

Gerçek adı Tom Neuwirth ve 1988 doğumlu. Sahne ismi olan Conchita Wurst ise 2011’de doğdu.

Foto: AA/Arşiv

Avusturyalı firma Türkiye’de yeni fabrika açtı

(İSTANBUL) – Avusturya merkezli ısı yalıtım ürünleri şirketi Austrotherm tarafından Ankara’da 2 milyon avroluk yeni fabrikanın faaliyete alındığı bildirildi.

Şirketten yapılan yazılı açıklamada, Austrotherm’in Kocaeli- Dilovası ve Manisa- Turgutlu’daki fabrikalarının ardından Ankara’daki ısı yalıtım ürünleri fabrikasının da bu ay hizmete girdiği belirtildi.

Şirketin Türkiye’de tek Avrupa menşeili üretici olduğu ve Ankara’da açılan fabrikayla üretim kapasitesini önemli ölçüde arttıracağı kaydedilen açıklamada, fabrikada bina dış cephe mantolamada kullanılan EPS ısı yalıtım malzemeleriyle birlikte inşaat mühendisliği uygulamalarında kullanılan EPS blok ürünlerinin üretileceği belirtildi.

Açıklamada görüşlerine yer verilen Austrotherm Türkiye Genel Müdürü Özgür Kaan Alioğlu, “Grubun en önem verdiği ülkelerin başında Türkiye geliyor. Yaklaşık 2 milyon avro yatırımla hayata geçirdiğimiz yeni fabrikamız ve kapasite artışımız da bunun göstergesi. Austrotherm Türkiye olarak, 2018’de Türkiye ısı yalıtım pazarında sektör liderliği ve sektöre yön veren çatı firma olmayı hedefliyoruz. EPS Geoblok projelerimizin ilkini 2017 yılında ilk kez Türkiye’de hayata geçirdik. Türkiye, ilk başarılar için grubumuz için önemli bir ülke. Yeni ürün gruplarımızı da 2018 yılı içerisinde Türkiye’de üretmeye başlayacağız.” değerlendirmesinde bulundu.

Austrotherm Türkiye Genel Müdür Yardımcısı Tolga Celayer de yeni fabrikayla Anadolu’ya yapılan ürün sevkiyatının daha hızlı gerçekleştirileceğini vurguladı. (AA)

Foto: © Stockadobe/symbol

Viyana Taksiciler Odası Başkanı’na “Uber” Tepkisi

(VİYANA) – Başkent Viyana’da bir araya gelen yüzlerce taksici “Uber” uygulamasını ve kendilerini iyi temsil etmeyen kısa adı WKO Wien olan Viyana Ticaret Odası Taksiciler masasını protesto etti.

Taxi Global tarafından düzenlenen ve yaklaşık bin taksicinin araçlarıyla katıldığı protesto Viyana’nın 10. bölgesinde başlayarak Taksiciler Odası Ofisinin bulunduğu Schwarzenbergplatz’da son buldu.

Taksiciler Odası Başkanı Keskin’e sert tepki

Protestonun son bulduğu yerde Taksiciler Odası Başkanı Gökhan Keskin ile görüşen bazı taksiciler, Keskin’e sert tepki gösterdi. Taksicilerden biri “Ne yaptığını sanıyorsun?” diyerek Taksiciler Odası Başkanı Keskin’e bağırmaya başladı.

1982 yılından itibaren Viyana’da bulunduğunu, yüksek tansiyon ve şeker hastalığından dolayı başka meslekte çalışamadığını ve 3 günde sadece 35 euro ciro yaptığını ifade eden taksici, Keskin’e “Bu nedir? Böyle yaşamaktansa ölürüm daha iyi” diye bağırdı.

Keskin taksiciyi yatıştırmak istedi

Taksicinin sert ifadelerle eleştirdiği Keskin, ‘Bu şekilde sadece sağlığınıza zarar veriyorsunuz, biraz sakin olun’ diyerek ortalığı yumuşatmaya çalışken, meydanda bulunan diğer taksiciler “bize yeni seçim lazım, yeni seçim” ifadeleriyle Keskin’e yanıt verdi.

Keskin’i istifaya çağırdılar

Öte yandan kalabalıkta bulunan bir taksici “Bu işi yapamıyorsanız lütfen burayı terkedin” ifadesiyle Keskin’i istifaya çağırdı.

Taksiciler Odası “Uber” sorununda pasif kaldı

Gökhan Keskin’in başkanlığını yaptığı Viyana Taksiciler Odası, taksicilerin yasaklanmasını istediği “Uber” sorununda pasif kaldı. Son dönemde izlediği politikayla bir çok taksi firmasının ve taksicinin tepkisini çeken Keskin, taksiciler tarafından sektördeki sorunlar karşısında zayıf ve sessiz kalmakla suçlanıyor.

 

Türklerin başına “bela mı?” yoksa “Mevla mısınız?”- Uyarmadı ve uyandırmadı demeyin!

Birol Kılıç yazdı

Mevla kelime anlamı ile usta demektir. Mevlâ kelimesi ayrıca dost, malik, sahip, efendi, yardımcı, koruyucu; bir işi idare edip yürüten; ihsan eden ve iyilik yapan, kendisine iyilik yapılan, yaraşan, yakışan ve layık olan kimse gibi sözlük anlamlarını taşır.

Son yıllarda Avusturya Sivil Toplum Örgüt (Dernek, Federasyon, Cemiyet ) temsilcisi, Türkiye’den bir partinin teşkilat temsilcisi ve Gazeteci adı altında ortaya çıkmış kişilerin toplumun başına açtıkları belaları saymakla bitiremeyiz. Böyle dernekçilik veya Sivil Toplum Örgütçülüğü olmaz. Türk toplumunun  başı toptan Avusturya’da resmen belaya sokuluyor.

Gerçek gazeteciler gibi kamuoyu adına aydınlatma, bilgilendirme ve hesap sorma gibi derdi olmayan, tecrübesiz, değer tanımaz, kendileri manşetlik dolandırıcı, ilan vermezsen hakkında karalama yaparım diye tehdit eden, Avusturya Bakanlıklarını ve Kurumlarını Türkler adına bizim gazeteye ilan vermezsen sizi veya seni ırkçı ilan ederim diyen yarı cahil bela insanlar türedi.

Türklere, iyi niyetle bakan Avusturya Bakanlıkları memurları, iş adamları, medya temsilcileri şaşkınlar bu Türklerin temsilcisi dernekçiyim gazeteciyim diyen ve baskı yapan dolandırıcı Türkiye göçmenlerinden. Şu anda Avusturya’da birçok sorunun müsebbibi olan bu kişileri koruyanlar, ona buna saldırtanların kendi hanım ve çocukları var ve bu pisliğin dönüp kendi ayaklarına dolanacağından bir haberler.

Toplumun başını belaya sokan bu kişi, kurum ve kuruluşlar yüzünden 300 bin fazla Türkiye göçmeninin hayatı Avusturya’da resmen aşırı sağın saldırısına çanak tutulmasını  bırakalım insanlık onuru ve şerefi karşısında itibar kaybına uğruyor. Bu durum birçok ayrımcılığın, nefretin ve karşılıklı sert tartışmaların oluşmasına neden oluyor.

Uyarmak zorundayız.

Sözde İdris ama özünde İblislik yapan bu kişilerin işi gücü fitne, fesat, dedikodu, onu bunu, oraya buraya; mezhep, meşrep, din, ırk veya farklı düşünce ve düşünceler ile ispiyonlamak.  Kendileri hep kurban rollerinde.

Bu kişiler, Türklerin hiç bir sorununu çözmüyorlar. Tam tersine var olan ateşlenmiş sorunlarının üzerine ateşle gidiyorlar. Avusturya’da maddi ve manevi olarak büyük sıkıntı çeken Türkiye göçmenlerinin başına Türklerin temsilcisi veya gerçek Gazeteci unvanları ile Mevla değil bela olan bu kinci, değer tanımaz, devamlı kavga çıkaran, kopyacı, hırsız, tecavüzcü, sübyancı, üretmeyen ama devamlı tüketen Mevla rollerinde ama gerçek bir bela olan insanlara karşı tavır koymaya davet ediyoruz.

Uyarmadı ve uyandırmadı demeyin!

Anaokullarında başörtüsü yasağı kesinleşti

Avusturya koalisyon hükümeti, Eğitim Yasası’na ilişkin uzun zamandır yapılması planlanan bir değişikliği, geçtiğimiz Salı akşamı resmen gündemine aldı: Yaza kadar tamamlanması hedeflenen düzenlemeyle anaokullarında ve ilkokullarda başörtüsü yasaklanacak.

Kısa adı ÖVP olan Avusturya Halk Partili Başbakan Sebastian Kurz ve koalisyon ortağı kısa adı FPÖ olan Avusturya Özgürlük Partili Başbakan Yardımcısı Heinz-Christian Strache’nin talimatı üzerine yapılan yasal incelemeler çoktan tamamlandı. ÖVP’li Eğitim Bakanı Heinz Faßmann, hukuki durumun aydınlatılması için kendi uzmanlarını görevlendirdi. Sonuç: Başörtüsü yasağı, hukuki olarak mümkün. 4 Nisan 2018 Çarşamba günü söz konusu değişiklik için Bakanlar Kurulu’nda karar alınacak. Aile Bakanı Juliane Bogner-Strauß (ÖVP) ve Faßmann, yaza kadar ilgili yasa üzerinde çalışacak. ÖVP-FPÖ koalisyonu, ilgilileri sürece dahil etmek istiyor.

Başörtüsü yasağını entegrasyon politikasının önemli bir parçası olarak gören Kurz ve Strache’nin değişikliğe ilişkin temel gerekçesi, özellikle siyasal İslam akımları bağlamında genç kızlar hakkında duyulan endişe.

Yasa, çocukları, çocukluktaki gelişimlerini olumsuz yönde etkileyen sembol ve kıyafet parçalarından korumayı amaçlıyor. Bu anlamda anaokullarında ve ilkokullarda başörtüsü yasağı, kız çocuklarının Avusturya toplumunda bağımsız ve eşit bir yaşam sürmelerini mümkün kılacak.

Kurz ve Strache, konuya ilişkin geçtiğimiz haftalarda sosyologlarla ve insan hakları uzmanları ile çok sayıda görüşme yaptı.

 

ÖVP, başörtülerinden kurtulmaları konusunda kadınlara yardım etmek istiyor

ÖVP-FPÖ koalisyonunun çocuklara yönelik başörtüsü yasağı düzenlemesinin ardından şimdi de ÖVP Viyana Teşkilatı, başörtüsünden kurtulmak isteyen kadınlar için bir danışma merkezi açmak istiyor.

“Viyana’da, kadınların korkudan dolayı başörtüsü taşımak zorunda kalmaları kabul edilemez.” şeklinde konuşan kısa adı ÖVP olan Avusturya Halk Partili Viyana Belediye Meclis Üyesi Caroline Hungerländer, Viyanalı Müslüman kadınlarla yaptığı görüşmelerdeki genel izleniminin, başörtüsü taşıyan kadınların, aile ve toplum baskısı nedeniyle başörtülerinden kurtulamadıkları yönünde olduğunu ifade etti.

Hungerländer: “Özellikle mülteci kadınlar, batı toplumunda kadının rolünü anlama konusunda yardım bulmakta zorlanıyorlar.” dedi. Başörtüsünü çıkarma ve başörtüsünün iş piyasasındaki dezavantajları konularında bilgilendirme yapacak bir danışma merkezinin açılması yönündeki teklif, Nisan ayı oturumunda görüşülmek üzere Viyana Belediye Meclisi’ne sunuldu.

IGGÖ, başörtüsü yasağına karşı mücadele edecek

Avusturya İslam Cemiyeti Başkanı Olgun: “Başörtüsü takmaya zorlayan bir baba ile başörtüsünü yasaklayan bir hükümet arasında fark yoktur.” ÖVP Genel Sekreteri Nehammer’e göre ise çocuklarda başörtüsü, bir “toplum ve entegrasyon problemi”.

Kısa adı IGGÖ olan (Islamische Glaubensgemeinschaft in Österreich) Avusturya İslam Cemiyeti Başkanı İbrahim Olgun, “Die Presse” Gazetesi’ne verdiği röportajda, anaokullarında ve ilkokullardaki başörtüsü yasağına karşı tüm hukuki yolları kullanılacaklarını ve Anayasa Mahkemesi’ne de itirazda bulunacaklarını söyledi. Olgun, söz konusu düzenlemeden “İslam’ın anayasal olarak korunan iç işlerine doğrudan müdahale” olarak söz etti.

Böyle bir yasakla ibadet özgürlüğünün ihlal edildiğini ifade eden Olgun, “hangi din olursa olsun” tüm yasaklara karşı olduğunu belirtti. Sağcı popülist politika tarafından İslam’ın her geçen gün daha fazla düşman imgesi olarak kullanılmasından duyduğu rahatsızlığı dile getiren ve “Holokost, bu düşman imgesinin bir sonucudur.” şeklinde konuşan Olgun, elbette Holokost’un “tarihsel olarak benzersiz bir zulüm” olduğunu ve “Müslümanların mevcut durumuyla asla karşılaştırılamayacağını” ancak Avusturya’daki Müslümanların dini özgürlükleri konusunda da endişeli olduklarını söyledi.

Olgun, her çeşit başörtüsü yasağının “engelleyici ve İslam dini aleyhinde” olduğunu ifade etti.  Başörtüsü dayatmasını da “aynı şekilde problemli” bulan Olgun, “Başörtüsü takmaya zorlayan bir baba ile başörtüsünü yasaklayan bir hükümet arasında bana göre fark yoktur.”             dedi. Aslında bunun “sahte bir tartışma”  olduğunu söyleyen Olgun, politikacıların bu yolla gerçek politik sorunlardan uzaklaşmaya çalıştıklarını belirtti.

ÖVP: “Entegrasyon problemi”

Kısa adı ÖVP olan Avusturya Halk Partisi Genel Sekreteri Nehammer ise çocuklarda başörtüsünü bir “toplum ve entegrasyon problemi” olarak görüyor. İnsan Hakları Mahkemesi’ne göre çocukların sosyal entegrasyondaki başarısının, ebeveynlerin çocuklarını dini inançları çerçevesinde yetiştirme arzusundan önce geldiğini hatırlatan ÖVP’li politikacı, “Anaokullarında ve ilkokullarda başörtüsü yasağı, ibadet özgürlüğünü ihlal etmekle değil, çocukları ayrımcılıktan korumakla ilgilidir.” dedi.

Häupl: “Abartmamak lazım”

Konuya farklı bir şekilde yaklaşan eski Viyana Belediye Başkanı Michael Häupl (SPÖ) ise “Der Standard” Gazetesi’ne şunları söyledi: “Başörtüsü yasağı, bana göre üstünkörü tartışılacak bir konu değil. Önemli olan, entegrasyonun bu yaşlardaki kız çocukları için nasıl işlediğidir.” Konunun kadın ve insan hakları adına hareket etmek olduğunu söyleyen Häupl, bir adamın bir kadına Almanca öğrenmeyi, bir babanın da kızına okula gitmeyi yasaklayamayacağına dikkat çekti. “Giyim konusunu şahsen önemsemiyorum.” diyerek sözlerini sürdüren Häupl, öte yandan “abartmamak lazım” anlamına gelen “kiliseyi köyde bırakmak” Almanca deyimini, “başörtüsünü camide bırakmak” şeklinde uyarlayarak ölçülü olmak gerektiğini vurguladı.

 

21. Avrasya Ekonomi Zirvesi : “Gelecek Avrasya’dır”

Avrasya  Ekonomi Zirvesi 11 ve12 Nisan 2018günleri, 41 ülkenin katılımı ve yoğun bir ilgiyle gerçekleşti.

İstanbul- Zirveye Türkiye’den Başbakanı Binali Yıldırım, Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek, Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi, önceki Başbakan Yardımcısı Milletvekili Tuğrul Türkeş, İstanbul Valisi Vasip Şahin ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Mevlut Uysal katılırken, Cumhurbaşkanları seviyesinde de Türkiye önceki Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Makedonya Cumhurbaşkanı Gjorge Ivanov, Bosna-Hersek Cumhurbaşkanı Mladen İvanic, Bosna-Hersek Federasyon Cumhurbaşkanı  Marinko Cavara, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı, Moldova önceki Cumhurbaşkanı  Petru Lucinski, Letonya önceki Cumhurbaşkanı Valdis Zatlers, Hırvatistan önceki Cumhurbaşkanı  Ivo Josipovic, Hırvatistan önceki Cumhurbaşkanı  Stephan Mesic Romanya önceki Cumhurbaşkanı  Emil Constantinescu da iştirak ettiler. Ayrıca Romanya önceki Başkanı Victor Ponta, Moldova önceki Başbakanı Dumitru Braghıs ve Moğolistan önceki Başkanı Amarjargal Rinchinnyam da Zirvenin katılımcıları arasındaydı.Avusturya´dan zirveye katılan Vienna Economic temsilcileri ve üyeleri  ve eski  Avusturya Bakanları Zirvede hazır oldular.

Açılışta söz alan Marmara Grubu Vakfı Genel Başkanı Suver, “Daha fazla hayal gücü, özgür düşünce ve esnek çalışma hayatı ile şeffaflığı esas olarak belirleyen sistemlerin ayakta kalacağı bir dünyaya doğru gidiyoruz. Bir başka deyişle, teknolojiyi ıskalayan her yapı tarihe karışacak” dedi.

Zirvenin açılışında konuşan Marmara Grubu Vakfı Genel Başkanı Suver, büyük bir dikkat ve özenle 21 yıldır sivil toplum kimlikleriyle aralıksız olarak gerçekleştirdikleri Avrasya Ekonomi Zirvelerinin bir yenisini açmanın engin mutluluğu içinde olduklarını ifade etti. Suver, Avrasya Ekonomi zirvelerinin bugün bir gelenek halinde dünden bugüne intikal eden mütevazi bir barış ve diyalog birlikteliği olduğunu belirterek, şunları söyledi:

“Geçen zirveden sonra Arnavutluk devleti büyük bir jest göstererek Cumhurbaşkanı Bujar Nishani eliyle Arnavutluk devletinin yüksek liyakat madalyasını verdi. Geçen ay da Romanya majesteleri Margareta tarafından tarafıma Romanya Kraliyet Madalyası sunuldu. Ben ve arkadaşlarım Balkanlar’da ortaya koyduğumuz mütevazi çalışmalarımızı taçlandıran Romanya Kraliyet ailesine ve Romen milletine minnettarız. Bunlar Marmara Grubu Vakfı’nda ve Avrasya Ekonomi Zirvelerinde ortaya koyduğumuz mütevazi çalışmalarımıza gösterilen büyük ilginin şerefli tezahürleri, karşılıklarıdır. RomanyaKraliyet Madalyası’nı Afrin’de şehit düşen kahraman askerlerimize armağan ettim. Bu gururu ve şerefi onlara adamanın huzuru içindeyim.”

Teknolojinin başını alıp gittiğini, siyasetin ise her geçen gün biraz daha aşağılara çekildiğini aktaran Suver, “Daha fazla hayal gücü, özgür düşünce ve esnek çalışma hayatı ile şeffaflığı esas olarak belirleyen sistemlerin ayakta kalacağı bir dünyaya doğru gidiyoruz. Bir başka deyişle, teknolojiyi ıskalayan her yapı tarihe karışacak. Nice meslek, nice iş sahası yok olacak. Teknoloji bu yok oluşun mimarı olarak geleceğin sahnesinde yerini almış bulunmaktadır.” diye konuştu.

Araştırmalara göre yapay zeka, robotik, nanoteknoloji ve diğer sosyoekonomik faktörlerin insan işçilerine olan ihtiyacın yerini alması nedeniyle 2 yıl içerisinde 5 milyon iş kaybının beklendiğini kaydeden Suver, sözlerine şöyle devam etti:  “Buna karşılık aynı teknolojik gelişmelerin aynı zamanda 2,1 milyon yeni iş alanı yaratması beklenmektedir. Ne var ki işini kaybeden esnaf ve büro çalışanları, yeni yaratılan rollerle rekabet etmek için becerilere sahip olmayabilirler. Dolayısıyla yakında sadece sahip olduğumuz beceriler kadar iyi olabileceğiz. Bunun için de beceri eğitimi odaklı çalışmalara devam etmeliyiz. Öte yandan, dünyamız fiziksel bir topluluktan dijital bir topluluğa geçiş arifesindedir. Dijital bir toplum hızla ortaya çıkmakta ve fiziksel ve de sanal dünyaları harmanlamaktandır. Bu geçiş iş modellerini, çalıştığımız alanları yaşadığımız ve etkileşim kurduğumuz her şeyi beraberinde etkileyecektir. Dijital ve fiziksel dünyalarımız giderek birbirine yaklaşırken, teknoloji her geçen gün kimliğimizin bir parçası haline gelmektedir. Bu yıl tertipleyeceğimiz bu zirvede bu konuyu devlet adamları, akademisyenler, dini liderler ve gençlerle tartışmaya açacağız.”

Bu zirvede “Dijital Dönüşümün Toplumsal Eşitlik Kültürüne Etkileri” konulu bir paralel oturumun da gerçekleştirileceğine işaret eden Suver, yurt dışından ve yurt içinden katılacak olan “Ezber Bozan Kadınlar” oturumunda teknoloji, akademi, siyaset, moda, sanat, medya, sivil toplum dünyasından uzman ve liderlerin konuşmacı olarak yer alacağını bildirdi.

Suver, yıllar önce “Gelecek Avrasya’dır” dediğini anımsatarak, “Evet geleceğimiz Avrasya’dadır. Ancak bu gelecek Batı ile şekillenerek Batı değerleriyle birlikte o coğrafyaya intikal ettiğinde bunun bir kıymeti olacaktır. Avrasya’nın varlığı, ‘Bir Yol, Bir Kuşak’ projesiyle veyahut da tarihi ismiyle İpek Yolu Projesi’nin hayata geçirilmesiyle şekillendiğinde burada oluşacak sinerji AB’nin gücü ve potansiyeli çerçevesinde olacaktır. Ancak bu potansiyele ulaşılmasının ilk ve olmazsa olmaz şartı Batı değerleridir. Yani hukukun üstünlüğü, şeffaflık ve küreselleşmenin sınırsızlığıdır.” şeklinde konuştu.

Bugün burada oluşan yüksek topluluğun Türkiye’nin tanıtımı açısından önemli bir buluşma merkezi olduğunu vurgulayan Suver, şunları kaydetti:

“Zira başımızda bulunan terör belasıyla uğraşmamızı, yabancı ülkeler, ülkemize karşı haksız ve yersiz değerlendirmektedirler. Bunun doğru gerekçeleriyle yabancı konuklara anlatılması konusunun önemi üzerinde duruyorum. 21. Avrasya Ekonomi Zirvesi’ni bugünün şartları içinde bir fırsat olarak telakki ediyorum. Zira Türkiye’mizin teröre karşı ortaya koyduğu haklı mücadelesini, vizyonunu ve sahip bulunduğu yüksek değerleri anlatma açısından 21. Avrasya Ekonomi Zirvesi’ni uygun bir platform olarak görmekteyim. Tanıtımın önemine ve gerekliliğine inanan biri olarak belirtmek isterim ki meselenizi anlatmak, izah etmek en az haklı oluşunuz kadarönemlidir. Dolayısıyla bizim oluşturduğumuz etkinlikler gibi platformlar, bir fırsattır. Bu fırsatı, 21. Avrasya Ekonomi Zirvesi’nde değerlendirelim.”

Suver, zirveye katılacak cumhurbaşkanları, başbakanlar, bakanlar, milletvekilleri, akademisyenler, iş insanları, gençler ve dini önderlerin konuşmalar yapacağını aktardı.

Yabancı konuklar adına söz alan Bosna Hersek Cumhurbaşkanlığı Konseyi Üyesi Mladen Ivanic, “23 yıl önce çok zor bir savaş geçirdik. Bütün durumu tekrar istikrara kavuşturmak çok zordu. Savaş sırasında çöken ekonomimizi geliştirmek zorundaydık. Bosna Hersek’teki farklı gruplar arasında da dostluğu kurmak zorundaydık. Türkiye, bu yönde bize çok yardımcı oldu. Diğer pek çok ülke de vaatte bulundu, sözler verdi ama yapmadılar. Türkiye, büyük vaatlerde bulunmadı ama ne söylediyse arkasında durdu, yardımcı oldu.” dedi.

“Türk ekonomisinin son yıllardaki başarısını kutluyorum.”

Ivanic, Marmara Grubu Vakfı tarafından düzenlenen “21. Avrasya Ekonomi Zirvesi”nin açılışındaki konuşmasında, Türk ekonomisinin son yıllardaki başarısını kutlayarak, Türkiye’nin Batı Balkanlar’daki ülkeler için önemli bir örnek olduğunu dile getirdi.

 “Bizden sonra gelecek kuşakların deneyimimizden yararlanmasını istiyoruz”

Hırvatistan’ın 2000-2010 tarihleri arasında Cumhurbaşkanlığını yapmış Stjepan Mesiç Türklerin ve Hırvatların iki dost millet olduklarını altını çizerek bunun özellikle Avusturya’da değerinin bilinmesini gerektiğini Birol Kılıç ile görüşürken ifade etmesi dikkat çekti. Avusturya´da 300 binden fazla Türkiye göçmeni ile 100 bine yakın Hırvat asıllı vatandaşı yaşıyor. Cumhurbaşkanı Mesiç bunu anlattığı bir fıkra ile şöyle dile getirdi : ” Yanyana duran bir Hırvat ile Sırp’a sormuşlar. Sizin dilinizde kaç tane Türkçe kelime vardır. Hırvat hemen cevap vermiş ve bizim dilimizde takribi 2000 adet Türkçe kelime vardır demiş. Sırp’a aynı soru sorulmuş. Sırp ise bizim dilimizde sıfır Türkçe kelime vardır demiş”

Daha sonra söz alan Makedonya Cumhurbaşkanı Gjorge Ivanov da zirvede dijital transformasyon, ekonomi, politika, enerji konularındaki gelişmelerin ele alınacağını dile getirerek, “Tüm bunlar, bizi özellikle beşeri sermayenin yeni biçimine götürecek. İnternet, yeni teknolojiler, büyük bir bilgi erişimi kazandırdı. Bunları tartışacağız ve her zaman yeşil olan, taze olan, özgürlük gibi konuları ele alacağız. Küreselleşen dünyada bütün bu konular önemli.” diye konuştu.

Liderlerin kendi deneyimlerini ve bilgilerini paylaşmak istediğini ifade eden Ivanov, “Bizden sonra gelecek kuşakların bizim bilgimizden, deneyimimizden yararlanmasını istiyoruz. 21. yüzyılda doğan çocuklar 22. yüzyılda da hayatlarını süreceklerine göre onlara borçluyuz.” dedi.

 “Emek piyasası değişecek ve beraberinde sosyal değişimi getirecek” dedi.

Son sözü alan Bosna Hersek Federasyonu Başkanı Marinko Cavara ise yapay zeka ve biyoteknoloji alanında şahit oldukları gelişmelerin kendilerini heyecanlandırdığını söyledi.

İnovasyonun 21. yüzyılda büyük bir hız kazandığına dikkati çeken Cavara, “Önemli olan insanların emeğini bu tür teknolojilerle desteklemek ve verimli kılmaktır. Sanayi devrimi yapay zeka ve biyoteknolojiyi içermektedir. Yeni teknolojiler temel olarak çalışma biçimimizi elbette değiştirmekte, aynı zamanda birden fazla şekilde bizi etkilemektedirler. Bazı işler yeryüzünden tamamen yok olmakta, bazıları da yeniden meydana çıkarmaktadır.” değerlendirmesinde bulundu.

Teknolojinin temel sosyal değişikliklere yol açtığını belirten Cavara, bunların ekonomiyi ilgilendirdiğinin ve yeni meydan okumalar içerdiğinin altını çizdi.

Cavara, bunun bir geçiş dönemi olduğuna işaret ederek, şöyle devam etti:

“Kapitalist tüketim toplumundan teknoloji toplumuna geçiliyor. Teknoloji toplumu bilgiye dayanacaktır. Değerler sistemi ve etik değerler değişecektir. Bununla beraber yeni küresel kavramları ve problemleri de algılamaktayız. Küresel karışıklıklar sermayenin eşitsiz dağılımına dayanmaktadır. Biz değişimin içinde yer alacağız. Bunun iş hayatından yönetime ve bireylere kadar herkesi ilgilendirdiğini görüyoruz. Bu tür topluluklar bunu kavrarsa başarılı olacaktır. Emek piyasasının gelecekte nasıl bir biçim alacağı, hangi işlerin öne plana çıkıp hangilerinin ortadan kalkacağı önem arz etmektedir. Bu yeni dönemde kritik eleştirel düşünce, yaratıcı insan kaynakları, hizmete yönelik hareket etme ve esneklik esas olacaktır. Bilgisayar mühendisliği, matematik yönetimi alanına ilişkin işler öne çıkacaktır. Sanat, dizayn, üretim alanlarına dikkat etmek gerekiyor. Transformasyonu, makineleri, yapay zekayı, biyoteknolojileri de hesaba katmak zorundayız. Bazı alanlarda gerileme olacağına dikkat etmek gerekiyor. Emek piyasası değişecek ve beraberinde sosyal değişimi getirecek.”

Başbakan Yıldırım :  “Zirveyi düzenleyen Marmara Grubu Vakfını tebrik ediyorum.”

Başbakan Yıldırım, Marmara Grubu Vakfı tarafından düzenlenen “21. Avrasya Ekonomi Zirvesi”nde yaptığı konuşmada, enflasyonla mücadelenin büyük önem taşıdığını vurgulayarak, bu konuda hiçbir zaman rehavete kapılmadıklarını dile getirdi.

Enflasyonun yatırımcının kararını da vatandaşın ekonomisini de etkilediğini ifade eden Yıldırım, “Dikkatimiz üzerinde olacak. Enflasyonun yükselmemesi için alınması gereken anlık tedbirler, orta-uzun vadeli tedbirler alıyoruz, almaya devam edeceğiz.” diye konuştu.

Faiz ve kur konusuna da değinen Yıldırım, şöyle devam etti: “Bunların konjonktürel gelişmelerle ilgili olduğunu biliyoruz çünkü göstereler bu durumu doğrulamıyor, göstergelerimiz başka bir şey söylüyor. Bu ayrışma tamamen küresel şartlardan ve bölgemizdeki jeopolitik risklerin etkisiyle oluyor. Bir tedirginlik oluyor insanlarda, ‘Savaş mı olacak, oldu mu, Amerika Rusya tehdit ediyor birbirlerini’… Bunların getirdiği geçici yaşanan dalgalanmalardır. Bunun etkileri de sınırlı olacaktır, hem geçici olacak hem de sınırlı olacak. Gereken tedbirler tabii ki alınacak.

 “Terör artık küresel bir baş belası oldu”

Turizmin Türkiye’de geliştiğine işaret eden Yıldırım, “Bu sene yüzde 50’nin üzerinde bir rezervasyon artışı var. Turist sayısının 38 milyon civarına gelmesi bekleniyor ve bu 2015 öncesinin seviyesi. Bir ara darbe girişiminde azaldı, düştü sonra tekrar toparladı. Bu da şunu gösteriyor, Türkiye’ye insanlar daha çok gelmek istiyorsa demek ki bir güvenlik problemi yok. Aslında güvenlik problemi olmayan ülke yok. İşi tersinden alırsak hiçbir ülke güvenli değil. Yani İstanbul ne kadar güvenliyse Londra da o kadar güvenli. Berlin ne kadar güvenliyse Ankara da o kadar güvenli. Çünkü terör artık küresel bir baş belası oldu. Onun için biz diyoruz çifte standardı bırakalım, terörle ama demeden fakat demeden topyekun savaşalım. O zaman bu işin üstesinden geliriz.” Türkiye’nin 2023’e kadar yapacaklarını belirlediklerini, tüm bunları yaparken de cömertliği ihmal etmediklerini kaydeden Yıldırım, Türkiye’nin şu anda dış yardımlar bakımından dünyanın en cömert ülkesi olduğunu söyledi. Zirveyi düzenleyen Marmara Grubu Vakfı’nı tebrik eden Yıldırım, “Milletçe daha müreffeh, hem bölgemiz için çalışmaya devam edeceğiz. Bölgemizin huzuru istikrarı için gayret göstermeye devam edeceğiz. Türkiye’nin de içinde bulunduğu Avrasya bölgesi aslında insanlık tarihi kadar eskidir.

Aslında tarihiyle, kültürüyle dünyanın kalbidir. İnsanlık burada doğmuş, savaşlar burada olmuş, her şey burada. Burayı saymazsak dünya tarihinin geriye kalan bir şeyi yok. Dışarıdakilerin en fazla 200 yıllık bir geçmişi var. Dünyanın merkezi burası.” diyerek sözlerini tamamladı.

Konuşmaların ardından MarmaraGrubuVakfı tarafından 10 yılını idrak eden üyelere onur madalyası verildi.

Onur madalyalarını alanlar:  Önceki Makedonya İstanbul Başkonsolosu Dr. Zerrin Abaz, Makedonya Cumhurbaşkanı Prof. Dr. Gjorge İvanov, Türkiye Şişe ve Cam Fabrikaları A.Ş. Genel Müdürü Prof. Dr. Ahmet Kırman, Karadağ Başbakan Yardımcısı (E), Karadağ Slovenya Büyükelçisi  Prof. Dr. Vujica Lazovic, Önceki İHKİB Başkanı Hikmet Tanrıverdi, Moğolistan – Büyükelçi (E).Dagva Tsakhilgaan

Birinci gün ikinci oturumda İHKİB Başkanı Mustafa Gültepe, Büyükelçi, (KEİ) Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü Genel Sekreteri Michael B. Christides, Büyükelçi, Viyana Ekonomik Forumu Genel Sekreteri Dr. Elena Kirtcheva, Özbekistan Dış İşleri Bakanı ve ISRS Başkanı (Özbekistan Stratejik ve Bölgesel Araştırmalar Enstitüsü) Dr. Vladimir Norov söz aldılar.

Bilahare Marmara Grubu Vakfı ile Özbekistan ISRS-Stratejik ve Bölgesel Araştırmalar Enstitüsü arasında imza töreni Sivil Toplum İşbirliği Protokolü imzalandı.

“ÇAĞIMIZIN İKİLEMİ: TEKNOLOJİ / POLİTİKA –ENERJİ, EKONOMİ” ÇALIŞTAYI

Öğleden sonra ücünçü oturum ABD’den (E) Büyükelçi Victor Jackovich’in şeref konuğu olarak konuşmasıyla başladı. Sırasıyla Makedonya Dış Yatırımlardan Sorumlu Devlet Bakanı Prof. Dr. Adnan Kahil, Avusturya Savunma Bakanı Dr. Werner Fasslabend, Bosna-Hersek Temsilciler Meclisi Başkanı Šefik Dzaferovic, Rusya Federasyonu Başbakan Yardımcısı (1991-1992) Gennady Burbulis, Afganistan Ekonomi Bakanlığı Bakan Yardımcısı Mohammad Ismail Rahimi, SOCAR Türkiye İş Destek Başkanı Gülmirza Cavadov, Moğolistan Başbakanı (1999-2000) Amarjargal Rinchinnyam, Moldova Başbakanı (1999-2001) Dumitru Braghis, Avusturya, Viyana Ekonomik Forumu Başkanı Dr. Günther Rabensteiner, Avusturya Şansölyesi  (1991-1995) Dr.  Erhard Busek söz aldılar.

Durmuş Celen, Hikmet Tanrıverdi, İstanbul Valisi Vasip Şahin, Arapgir Belediye Başkanı Haluk Cömertoğlu, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Mevlüt Uysal, Kardemir Yönetim Kurulu Başkanı Ömer Faruk Öz, TİM Başkanı Mehmet Büyükekşi

“BELEDİYE BAŞKANLARI OTURUMU: “AKILLI ŞEHİRLER”

 

İkinci gün dörtüncü oturum; Kosova-Mamuşa Belediyesi Başkanı Abdulhadi Krasnic, Kadıköy Belediye Başkanı Aykurt Nuhoğlu, Bulgaristan- Cebe Belediye Başkanı Bahri Ömer, Küçükkuyu Belediye Başkanı Cengiz Balkan, Beylikdüzü Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, Brüksel Federal Milletvekili ve Saint-Josse Belediye Başkanı Emir Kır, Arapgir Belediye Başkanı Haluk Cömert, Bakırköy Belediye Başkan Yardımcısı İhsan Bahri Bellek, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Lefkoşa Belediye Başkanı Mehmet Harmancı, Makedonya- Struga Belediyesi Başkanı Ramiz Merko ve Bosna Hersek – Novi Travnik Belediye Başkanı Refik Lendo’nun konuşmalarıyla tamamlandı.

 

 

İNTERAKTİF OTURUM:  “AKADEMİSYENLER, SİYASETÇİLER VE DİNİ LİDERLER GENÇLERLE BERABER; GELECEK GELİYOR”

Dördüncü oturum ise, Prof. Dr. Ali Bardakoğlu’nun konuşmasıyla çalışmalarına başladı.

Bardakoğlu, Marmara Grubu Vakfı tarafından WOW Hotel Kongre Merkezi’nde düzenlenen 21. Avrasya Ekonomi Zirvesi kapsamında “Akademisyenler, siyasetçiler ve dini liderlerle beraber; gelecek geliyor” otumunda konuştu.Teknoloji-insan-politika ilişkileri, din-teknoloji ilişkisi ve gelecek tasavvuru üzerine bir sunum yapan Bardakoğlu, bütün semavi dinlerin metinlerinin iki ayrı düzlemde insana hitap ettiğini belirterek, “Bir, yüce yaratanın egemenliği, mutlak gücü, bütün varoluşu yarattığı metinlerdir. Bir de insanın, yüce yaratan ve insanlık ve tabiat karşısında görevlerini, sorumluluklarını hatırlatan metinlerdir. Yani biri, tanrının Allah’ın mutlak egemenliğini anlatan kısımlardır, ikincisi de bireyin sorumluluğunu, insanın önemini, bireyin dünyada inisiyatif kullanmasının ne kadar önemli olduğunu anlatan metinlerdir.” ifadelerini kullandı.

Bardakoğlu, dini metinleri anlama konusunda bütün insanlığın ciddi yanlışlar yaptığını vurgulayarak, şöyle konuştu: “İki ciddi yanlış yaptık. Birincisi, yüce tanrının, yüce yaratanın mutlak egemenliğini, bütün varoluşa hükümranlığını vurgulayan metinleri adeta kendi dünyamıza çektik ve kendimiz yok ettik. Her şeyi ona havale ederek, her şeyi ondan bekleyerek birey sorumluluğunu ve birey inisiyatifini yok ettik. Adeta kör bir tevekkül, bireyi yok ederek, her şeyden onu sorumlu tutan, her olumsuzluğu ona yükleyen bir anlayış. Bugün Şark’ı (Orta Doğu) kapsayan anlayış budur. İkincisi de bireyin bencilliğini öne çıkararak, tanrıyla-yaratanla barışık olmayan bir dünya anlayışı. Bu iki ciddi yanlışı yaptık. Bu iki yanlıştan dönebildiğimiz oranında geleceğimizi inşa etme imkanı olur.”Gelecek ile ilgili çok karamsar olmadığını anlatan Bardakoğlu, dünyanın iniş-çıkışlarla, olumlu-olumsuz durumlarla devam edeceğini söyledi. “Ne geçmiş çok iyiydi, ne de gelecek çok kötü olacaktır” diyen Ali Bardakoğlu, şunları kaydetti:”Her din, kültür geçmişi sadece ayıplayarak, kötülükleri unutarak ve iyilikleri öne çıkararak anlatmaya başlar. Bundan dolayı gençlerimizin zihninde çok olumlu ve pembe bir tarih yazılır. Halbuki geçmiş de çok pembe değildir, gelecek de çok kötü olmayacaktır. Bütün bunlar bizim elimizdedir. Yeter ki, yüce yaratanın egemenliği ile insanın sorumluluğu arasındaki dengeyi kurabilelim ve bireyi yok etmeyelim. Birey sorumluluğu, inisiyatifi son derece önemlidir. İrademizi, özgürlüğümüzü en iyi şekilde kullanmamız dinimizin de dinlerimizin de bize telkinidir. Hiçbir zaman bir dindar, bizzat yapması gereken bir işi tanrıya atfederek, ona yıkarak sorumluluktan kurtulamaz. Özellikle Şark’ın (Orta Doğu’nun) bu birey bilincine erişmesi ve birey sorumluluğunu yeniden inşa geleceğimiz açısından son derece önemlidir.”Teknoloji ve mahremiyet konusuna da değinen Bardakoğlu, teknolojinin “insan aklının harika üretimi” olduğunu belirterek, “Teknoloji, özellikle sosyal medya gerçekten şikayet etmemiz gereken bir mecra mıdır? Yoksa biz kendimizden mi şikayet ediyoruz? Gerçekten de teknoloji ve sosyal medya evlerimizin duvarındaki sınırları kaldırdı bütün hayatımızı, zihin dünyamızı, duygularımızı, öfkemizi, nefretimizi dışa vurmaya başladık.” diye konuştu.

Prof. Dr. Ali Bardakoğlu’ndan sonra, Ekümenik Patrik Bartholomeos, Bosna Hersek Dış Ticaret ve Ekonomik İlişkiler Bakanı Mirko Sarovic, Türk Süryani Kadim Cemaati Ruhani Reisi Yusuf Çetin, Türkiye Hahambaşısı İsak Haleva, Türkiye Süryanileri Katolik Patrik Vekili Orhan Çanlı, Türkmenistan Maliye ve Ekonomi Bakan Yardımcısı Merdan Bayramdurdiyev, Türkiye Şişecam Topluluğu Araştırma ve Teknolojik Geliştirme Başkanı Prof. Dr. Şener Oktik, Büyükelçi- Romanya Yeni Strateji Merkezi Onursal Başkanı Sergiu Celac, Romanya Prensi Radu konuştular.

 DİJİTAL DÖNÜŞÜMÜN EŞİTLİK KÜLTÜRÜNE ETKİLERİ

“EZBER BOZAN KADINLAR” Oturumu yapıldı

  1. Avrasya Ekonomi Zirvesi çalışmaları çercevesinde düzenlenen 5. Oturumda; Dijital Dönüşümün Eşitlik Kültürüne etkileri “Ezber Bozan Kadınlar” çalıştayı Müjgan Suver’in konuşmasıyla çalışmalarına başladı.

Gazeteci Gurbet Kalay Zorba, Gazeteci Nur Batur ve Gazeteci Zeynep Oral’ın moderatörlüğünde yapılan toplantı KKTC Cumhurbaşkanı’nın eşi Meral Akıncı’yla Zeynep Oral’ın söyleşisiyle çalışmalarına başladı. Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’nın eşi Meral Akıncı, dijital teknolojinin gelişmesinden kadınların yeterince faydalanamadığını dile getirerek, kadınların talepkar olması gerektiğini söyledi.

Meral Akıncı,“Kadınlar bilgi ve iletişim teknolojisinden yararlanma, bizzat kendileri de yenilikler ve çözümler yaratma hakkına sahiptir. Her alanda engelleri ortadan kaldırdıkça, kadınlar da öğrenme, öğretme, katılım, paylaşım, liderlik ve öncülük yapabileceklerdir. Bu bağlamda engelleri ortadan kaldırmak için harekete geçmeliyiz” dedi.

Oturumu, Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı ile Turizm ve Çevre Bakanı Fikri Ataoğlu da izledi.

Meral Akıncı, yarım yüzyıla yakın bir zamandır sürdürdüğü çalışma ve uğraşlarında, bir yandan kadının toplumdaki rolünün gelişip güçlendiğini gözlemlerken, diğer yandan mesafelerin kısaldığına ve teknolojinin hızla geliştiğine tanık olduğunu kaydetti.

Teknolojinin, kadınların tüm toplumsal sektörlere katılımı noktasında büyük önem taşıdığını vurgulayan Meral Akıncı, toplumsal cinsiyet, bilgi ve iletişim teknolojilerine erişebilme ve bu teknolojileri nitelikli olarak kullanabilme açısından önemli bir değişken olarak görüldüğünü söyledi.

Araştırmalar, özellikle gelişmekte olan ülkelerde erkeklerin internet ulaşım ve kullanımında kadınlardan daha avantajlı durumda olduklarını gösterdiğini de kaydeden Akıncı, bu durumun kadını hem erkeklere hem de gelişmiş ülkelerdeki hemcinslerine nazaran dezavantajlı duruma düşürdüğünü belirtti.

TEKNOLOJİNİN OLUMSUZ KULLANILMASI

Kadına yönelik şiddetin boyutuna teknolojinin nasıl etki ettiğini de gözden kaçırmamak gerektiğini kaydeden Meral Akıncı, teknolojinin olumsuz kullanılmasına da değindi.

Akıncı, “Kadınların rızaları dışında çekilen görüntüleri, bunların paylaşımı, tehdit ve cebir olarak kullanılmaları, sosyal medya araçlarından yapılan sözel şiddet ve aşağılamalar, teknolojik araçlarla kadınların ısrarlı takip edilmesi ve benzeri teknolojiye dayalı şiddet türlerini sayabiliriz. Bu bağlamda, eğer teknoloji bir istismar ve şiddet aracı olarak kullanılıyorsa, teknolojinin şiddete karşı verilen mücadelede üstlenmesi gereken rol ve sorumluluk da o oranda güçlü olmalıdır. Biz de bu yöndeki taleplerimizi her daim yüksek tutmalıyız. Gerek sivil toplumda, gerekse parçası olduğumuz özel veya kamu kuruluşlarında işbirliği yaptığımız, hizmet aldığımız teknolojik kurumlardan bu bağlamdaki sorumluluklarını yerine getirmelerini talep etmeliyiz” diye konuştu.

“ENGELLERİ ORTADAN KALDIRMAK İÇİN HAREKETE GEÇMELİYİZ”

Genelde erkeklerin domine ettiği teknoloji dünyasında, cam tavanlarını kırıp önemli görevlere gelebilmiş kadınlara büyük rol düştüğünü ifade eden Meral Akıncı, “Kadınlar, birbirimizle bu bağları kurdukça ve bu bağlar güçlendikçe, ortak gücümüz, toplumsal dönüşüme yol açacaktır” dedi.

Meral Akıncı, “Kadınlar bilgi ve iletişim teknolojisinden yararlanma, bizzat kendileri de yenilikler ve çözümler yaratma hakkına sahiptir. Her alanda engelleri ortadan kaldırdıkça, kadınlar da öğrenme, öğretme, katılım, paylaşım, liderlik ve öncülük yapabileceklerdir. Bu bağlamda engelleri ortadan kaldırmak için harekete geçmeliyiz. Zamanı şimdidir” şeklinde konuştu.

Teknolojiyi de yakından takip ettiğini kaydeden Akıncı, dijital değişimin ve teknik donanımın, kadın yaşamını olumlu etkileyeceğini kaydetti. Dünyada ailelerin genellikle ataerkil bir yapıya sahip olduğunu belirten Akıncı, kadınların dijital tekniğe ulaşamamasının da eşitsizliğe neden olduğunu dile getirdi.

Uzaydan dahi sesli-görüntülü konuşmanın yapıldığı günümüzde, şiddet gören kadınların gerekli yerlere telefonla dahi ulaşamamasının sorgulanması gerektiğini de kaydeden Akıncı, kadınların dijital teknolojinin getirdiği fırsatlardan faydalanması gerektiğini söyledi.

“Cinsiyet eşitliğini talep etmek zorundayız” diyen Akıncı, modern hayatın, kültür, demokrasi ve teknoloji olarak üçayağı olduğunu, teknolojinin büyük talep eşliğinde bugüne geldiğini ifade etti.

Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı da, söyleşinin ardından, toplantılarının verimli geçmesini temenni ederek, tüm katılımcılara teşekkür etti.

Daha sonra Element Strateji ve Yönetim Danışmanlık Ortağı Dr. Gülfem saydan Sanver, Ressam Su Yücel, Hürriyet Gazetesi Yazarı Ayçe Bükülmeyen, CHP Ankara Milletvekili – Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi Türk Grubu Üyesi Gülsün Bilgehan, Unilever IT Departman Sorumlusu Şebnem Gürler-Oakman, Gazeteci – Yazar – İyi Parti GİK Üyesi ve Genel Başkan Danışmanı Ayşe Sucu, Arya Women Investment Platformu Genel Sekreteri Deniz Duygu, Turkishwin Direktörü Mine Yücesoy, Sustineo Kurucu Ortağı Gülin Yücel, Belçika Parlamentosu Üyesi Özlem Özen, Hukukçu Ece Güner Toprak ayrı ayrı söz aldılar.

CUMHURBAŞKANLARI OTURUMU

“ÇAĞIMIZIN İKİLEMİ –TEKNOLOJİ / POLİTİKA”

Marmara Grubu Vakfının düzenlediği 21. Avrasya Ekonomi Zirvesi 7. oturumu, Marmara Grubu Vakfı Genel Başkanı Dr. AkkanSuver’in moderatörlüğünde yapıldı.

Bosna Hersek Cumhurbaşkanı Mladen İvanic’in konuşmasıyla çalışmalarında başlayan Cumhurbaşkanları oturumunda sırasıyla; Bosna Hersek Federasyonu Başkanı Marinko Cavara, Hırvatistan Cumhurbaşkanı İvo Josipovic (2010-2015), Hırvatistan Cumhurbaşkanı (2000-2010) Stjepan Mesic, Letonya Cumhurbaşkanı (2007-2011) Valdis Zatlers, Makedonya Cumhurbaşkanı Gjorge İvanov, Moldova Cumhurbaşkanı (1997-2001) Petru Lucinschi ve Romanya Cumhurbaşkanı (1996-2000) Emil Constantinescu söz aldılar.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı ise, şunları söyledi: “Bağnaz ezberlerin kuşatması yarılmadan yeni bir dönem başlatılamaz” diyen Akıncı, içinde bulunulan çağın, yeni paradigmalara ve arayışlara açık olmayı gerektirdiğini ifade etti.

Akıncı, “Politik vizyonlarımızı sürekli gözden geçirmeye, geçmişe takılıp kalmadan hep ileriye bakmaya mecburuz” dedi.

Teknolojide kat edilen gelişmelerin, Kıbrıs’ta daha pek çok alanda işbirliğini mümkün hale getirdiğini hatta dayattığını ancak dar görüşlülüğün hâlâ teknolojiye karşı direnişini sürdürdüğüne işaret eden Akıncı, bu çağda adanın bir yarısı ile diğer yarısı arasında cep telefonlarıyla konuşmanın halen mümkün olmadığına vurgu yaptı.

Akıncı konuşmasında, eskinin geleneksel ve durağan yaşayışı, teknolojinin merkezi bir konum edindiği andan itibaren yerini değişim odaklı dinamik bir döneme bıraktığını belirtti. Akıncı, “Dünyamız Rönesans birikiminin bilimsel devrime yol açmasından beri büyük bir hızla dönüyor. Bundan birkaç yüzyıl önce ‘icatlar çağı’nın kapısı aralandı ve bu kapıdan önce EndüstriDevrimi, arkasından EnformasyonDevrimi girdi” dedi.

Cumhurbaşkanı Akıncı, “İcatlar yüzyılı” olarak bilinen 19’uncu yüzyılda peş peşe ortaya çıkan teknolojik yeniliklerin, o dönemde yaşayanlar için etkileyici olduğu kadar anlaşılması güç ve sarsıcı olduğunu söyledi.

“Oysa bugün bizler değişimi ve yeniliği hayat biçimi olarak içselleştirmiş bir çağın insanlarıyız” diyen Akıncı, sanayi sonrası toplumların, “imkânsız” sözcüğünü neredeyse sözlüklerinden çıkaracak hale geldiğini kaydetti.

Akıncı, “İnsan kopyalamanın, yapay zekanın, yarı biyolojik robotun bile uçuk birer bilim kurgu fantazyası olmaktan çıktığı bir çağdan söz ediyoruz. Kömür, demir, çelik, elektrik ve buhar makinesiyle açılan çığır, bugün bilgisayarlar, uydular ve entegre devrelerle yepyeni bir boyut kazanmış durumdadır” dedi.

Konuşmasında bilimciler fütürist AlvinToffler ve “Bilgi toplumu” tanımlamasının öncü isimlerinden YonejiMasuda’dan alıntı yapan Akıncı, Msauda’nın yeni çağın sadece sanayi toplumlarının değil, tüm insanlığın yeni bir forma bürünmesine yol açacağı öngörüsünde bulunduğunu anımsattı.

Akıncı, “Gerçekten de bilgi çağı, eşit biçimlerde olmasa da tüm insanlığı dönüştürüyor. Düşünme şeklimiz, iş yapma biçimimiz, sosyal bağlarımız ve zamanla ilişki kurma tarzımız süratle değişime uğruyor. Teknolojik devrim, bütün sosyoekonomik ağların kesişme alanları arasında yer alan politikaya da yeni ufuklar kazandırıyor” dedi.

Cumhurbaşkanı Akıncı, “Biz daha ‘parlamenter demokrasiyi’ methederken, Masuda’nın deyişiyle ‘katılımcı demokrasi’, Toffler’in deyişiyle ‘mozaik demokrasisi’ çıkageliyor” şeklinde devam etti.

Cumhurbaşkanı Akıncı, bilginin hayatı kolaylaştırıcı yönü, her düzeydeki yöneticilere daha kaliteli hizmet sunma şansını bahşettiği söyledi. Bilimsel ve teknolojik olanaklardan yararlanmanın, bu dönemde hiçbir yöneticinin kayıtsız kalamayacağı bir zorunluluk halini aldığını kaydeden Akıncı, politikanın teknolojiyle etkileşiminden, olanaklar kadar sorular ve sorunlar da doğduğunu belirtti.

Toffler’den “Toplum sadece bilişsel değil, duygusal becerilere de ihtiyaç duyar. Toplumu sadece veriler ve bilgisayarlarla yönetemezsiniz” alıntısını yapan Akıncı, “Yurttaşların siyasal tercihlerini tümden dışlayan, sosyal devlet uygulamalarını ‘yük’ sayan ve toplumu rakamlar ve grafikler üzerinden okumakla yetinen katı teknokrasi anlayışı, dehşetengiz bir demokrasi sorununa dönüşecektir” dedi.

Akıncı, “Teknolojiyi; tıbbi gelişmenin, refah arayışının ve doğanın hizmetine sunmak yerine yıkıcı ve insanlıkla bağdaşmayan uygulamaların silahına dönüştürmek de bu çağın, üzerinde en çok durulması gereken sorunları arasında yer almaktadır” şeklinde devam etti.

Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı, çağlar boyunca coğrafi konumundan kaynaklanan çalkantılar ve sancılar yaşayan, tarihi, kanlı savaşlarla yüklü olan Kıbrıs’ın medeniyetlerin kesişme ve uğrak yeri olarak aynı zamanda kültürlerin kaynaştığı, yeniliklere açık bir yer olduğunu söyledi.

Politik yaşamı boyunca gerek yerel, gerekse küresel ölçekte mümkün olan en geniş işbirliklerinin önemini anlatmaya çalıştığını ve bu  işbirliklerinin sağlanması için çaba harcadığını kaydeden Akıncı, “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı olduktan sonra da hep Kıbrıs adasının akılcı bir işbirliği sayesinde bölgesinde yapıcı rol üstlenip, müstesna bir konum edinebileceğini anlattım” dedi.

Akıncı, şöyle devam etti: “Kıbrıs, çağlar boyunca coğrafi konumundan kaynaklanan çalkantılar ve sancılar yaşamıştır. Ada tarihi, kanlı savaşlarla yüklüdür. Fakat medeniyetlerin kesişme ve uğrak yeri olarak Kıbrıs aynı zamanda kültürlerin kaynaştığı, yeniliklere açık bir yer olagelmiştir. Bugünün dünyasında ulaşılan bilgi düzeyi ve teknolojik kapasite, hem Kıbrıs adasına hem de yakın coğrafyasına, akılcı değerlendirilmesi halinde büyük imkânlar vaat etmektedir.”

Cumhurbaşkanı MustafaAkıncı, ada çevresinde bulunan doğal gaz ve petrol rezervlerinin, bölgedeki diğer ülkeleri de kapsayacak bir işbirliği ve yakınlaşma vizyonuyla değerlendirilmesinin mümkün olduğunu belirtti.

Akıncı, “Kıbrıslı Türklerle Kıbrıslı Rumların ortak zenginliği olan bu kaynakların, ekonomik akla uygun olarak döşenecek ve Türkiye üzerinden geçerek, Ortadoğu ile Avrupa’yı birbirine bağlayacak bir enerji hattıyla nakli sağlanabilir” dedi.

Cumhurbaşkanı Akıncı, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin, aynı anda çok sayıda ülkeyi stratejik ortak yapabilecek böylesine akılcı bir yaklaşımı benimsemek yerine, doğal zenginlikler sadece kendilerine aitmiş gibi bölgede tek yanlı faaliyet yürütme inadının tarihi bir hata olduğunu söyledi.

Teknolojide kat edilen gelişmelerin, Kıbrıs’ta daha pek çok alanda işbirliğini mümkün hale getirdiğini, dayattığını ancak dar görüşlülüğün hâlâ teknolojiye karşı direnişini sürdürdüğünü kaydeden Akıncı, “Bu çağda adanın bir yarısı ile diğer yarısı arasında cep telefonları ile konuşmak halen mümkün değildir” dedi.

Siyasi kararın alındığını, üstelik bütün teknik koşulların sağlandığını ancak Türk operatörlerle işbirliğini sorun sayan Rum tarafındaki zihniyet yüzünden bu bağlantının sağlanamadığını kaydeden Akıncı, aynı şekilde elektrik alışverişine imkân sağlayan bağlantılar kurulduğu halde, bunun kalıcı hale getirilmesine yönelik son adımın yine Rum yönetiminin isteksizliği yüzünden atılamadığını belirtti.

Akıncı, “Telefon ve elektrik gibi insan hayatını kolaylaştıracak alanlarda, ekonomik akla uygun işbirliklerinden bile uzak durulması, diğer alanlardaki potansiyelin harekete geçirilmesini de imkânsız hale getirmektedir” dedi.

Cumhurbaşkanı Akıncı, şöyle devam etti: “Örneğin yaratıcı bir teknolojiyle Türkiye’den KKTC’ye su taşınmaktadır. Bizler en başından beri, bu suyun ‘barış suyu’ olarak adanın bütününe hizmet edebileceğini söylüyoruz. Öte yandan üniversitelerimizin eğitim verme sınırlılığını aşarak bilim ve teknoloji üretmeye yöneldiklerini gözlemliyoruz. Şu anda KKTC Cumhuriyet Meclisi’nde bir Teknopark Yasası üzerinde çalışılmaktadır. Ne hazindir ki bizler üniversiteler arasında bilgi ve teknoloji alışverişi öngörürken Güney Kıbrıs’ta hâlâ üniversitelerimizle basit düzeyde iletişim kurmayı dahi statü sorunu gören bir zihniyet hakimdir.”

Akıncı, Türk ve Rum lise öğrencilerinin birbirlerini tanımasını amaçlayan ve okullar arasında karşılıklı ziyaretler öngören güven artırmaya yönelik proje girişiminin dahi bu zihniyet yüzünden hayata geçirilemediğini kaydetti.

Cumhurbaşkanı Akıncı, “Yeni çağın değerlerini daha iyi kavrayabilecek genç kuşakların diyaloğunu köhnemiş yaklaşımlarla önlemenin ya da inovasyon alanındaki birikimleri iki toplumun ortak yararı için seferber etmekten kaçınmanın bu çağın değerleriyle bağdaşan bir yanı yoktur. Unutulmamalıdır ki gelecek kuşaklara olan sorumluluğumuz, vicdanımıza, aklın ve bilimin rehberliğinde işbirliğini emrediyor” dedi.

Cumhurbaşkanı MustafaAkıncı, konuşmasında Kıbrıs’ta Rum Yönetimi Lideri Nikos Anastasiades’le 16 Nisan’da sosyal ortamda gerçekleştireceği buluşmaya da değinerek, “Kendisine bir kez daha vizyonumu anlatacak ve Kıbrıs adasının gerilime ve itiş kakışa değil; işbirliği ve uzlaşı kültürüne duyduğu ihtiyacı hatırlatacağım” ifadesini kullandı.

Müzakere nitelikli bir buluşma olmayacağını yineleyen Akıncı, “Sorunun çözümü için eşitlikçi bir vizyon ortaklığına, çağın dayattığı işbirliği ruhuna ve açık görüşlü bir zihniyete ihtiyacımız vardır. Bağnaz ezberlerin kuşatması yarılmadan yeni bir dönem başlatılamaz” dedi.

İçinde bulunulan çağın, yeni paradigmalara ve arayışlara açık olmayı gerektirdiğini ve politik vizyonlarını sürekli gözden geçirmeye, geçmişe takılıp kalmadan hep ileriye bakmaya mecbur olduklarını kaydeden Akıncı, konuşmasını Toffler’in “21’inci yüzyılın cahili, okuyup yazamayanlar değil; öğrenemeyen, unutamayan ve yeniden öğrenemeyenler olacaktır” alıntısıyla bitirdi.

Son sözü vermeden önce, Dr. Akkan Suver Türkiye’nin Nobel Ödüllü Profesörü Aziz Sancar’ın Marmara Grubu Vakfı Avrasya Ekonomi Zirvesi katılımcılarına gönderdiği mesajı okudu.

Prof. Dr. Aziz Sancar, 21. Avrasya Ekonomi Zirvesine mesaj yolladı

“Yeter ki barış olsun. Nobel Ödülümü iade etmeye hazırım.”

Mensubiyetimden gurur duyduğum Anavatanım Türkiye’ye hoş geldiniz.

Bütün isteğime rağmen, bilimsel çalışmalarımı ve kısa süreliğine de olsa üniversitemi bırakamadım ve 21. Avrasya Ekonomi Zirvesi’ne katılma fırsatını bulamamanın üzüntüsüyle sizleri selamlıyorum.

Marmara Grubu Vakfı tarafından düzenlenen bu büyük buluşmanın katılımcıları arasında olamayacağımdan çok üzgünüm.

Avrasya Ekonomi Zirvesi’nin katılımcıları,

Marmara Grubu Vakfı tarafından 21 yıldır sivil toplum kimliği ile düzenlenen bu birliktelik, bir sivil toplum örgütü için büyük bir başarı öyküsüdür.

Ekselansları Cumhurbaşkanları, Başbakanlar, Bakanlar, Milletvekilleri, Akademisyenler, Dini Temsilciler, İş Dünyası Temsilcileri, Bayanlar ve Baylar …

Hepinizi bir Türk bilim adamı olarak saygıyla selamlıyorum.

21 yıldır her sene Avrasya Ekonomi Zirvesi’ni düzenleyen Marmara Grubu Vakfı, sadece Avrasya’da değil, bütün dünyada ekonomi, barış ve eşitliğe hizmet eden uluslararası bir sivil toplum kuruluşu olarak tanınmakta ve kabul görmektedir.

Dünyada, insanlığa yararlı olacak önemli bilimsel ve teknolojik gelişmeler yaşıyoruz. Fakat gene dünyamızda ekonomik ve sosyal anlaşmazlıklar ve terör inanılmaz bir boyutta yükseliyor, tüm dünyada ve her şekilde devam ediyor.

Bir bilim adamı olarak, bu yükselişin çözümünü yeni nesillere bilimsel düşünceyi ve hoşgörüyü öğretmede görüyorum.

Saygıdeğer katılımcılar,

Zekaya değil, özgüvene inanıyorum.

Büyük Atatürk tarafından kurulan ülkem Türkiye Cumhuriyeti, benim neslime çok çalışmanın ve özgüvenin önemini öğretti. Çok idealist öğretmenlerim vardı. Biz Türklerin, çalışkanlık ve özveri ile her şeyi yapabileceğini, her hedefe ulaşabileceğini öğrettiler. Onlar Batı’ya karşı savaşarak Kurtuluş Savaşı’nı kazanmışlar ve Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuşlardı.

Yeni bir ulus kurmak büyük bir başarıdır, ancak bir ülkenin dünyadaki önde gelen ülkelere eşit tutulması için bilimsel eğitim ve teknoloji gereklidir. Türkiye Cumhuriyetinin kurucuları tam olarak bunu yaptılar.

Belirlediğim her hedefe ulaşabileceğim düşüncesiyle büyüdüm ve öğretmenlerimin bana verdikleri özgüven ile Amerika’ya gittim, “Biz Türkler istediğimiz her şeyi yapabiliriz” düşüncesine inandım ve bunun doğruluğunu ispata çalışıyorum.

Çalışmaya ve üretmeye devam ettiğimiz sürece, üstün olacağız. Zira üstünlük genetik değildir ve tüm insanlar eşittir.

Çoğu insan zekaya inanıyor, ben inanmıyorum. Bizi birbirimizden farklı kılan şey çok çalışmak, çok çalışmaya inanıyorum.

Eğer vatan ve insanlık sevgim olmasaydı, bugün olduğum yere gelmezdim. Çok çalışın, çocuklarınıza çalışmayı, vatan ve insanlık sevgisini öğretin. Çocuklar bunları öğrenmeli. Ülkelerine faydalı olanlar bütün dünya için faydalı olacaklardır.

  1. Avrasya Ekonomi Zirvesi’nde belirtmek isterim ki, vatanımdaki ve dünyadaki silahlı çatışma ve terörizm benim için hayatım boyunca büyük bir acı ve üzüntü kaynağı oldu.

Ülkemdeki barış için kazandığım tüm ödüllerimi, Nobel Ödülünü bile vermeye hazırım, yeter ki barış gelsin.

” Yurtta Barış, Cihanda Barış” düşüncesiyle, benim için daima bir idol olan Büyük Atatürk’ün bir sözü ile, 21. Avrasya Ekonomi Zirvesi katılımcılarına seslenmek istiyorum. Gelin, Barış ve birlikte yaşamanın yollarını birlikte arayalım.

Sayın Marmara Grubu Vakfı ve değerli katılımcılar, mesleğinizin zirvesinde olan her biriniz, 21. Avrasya Ekonomi Zirvesi’ni gerçekleştirerek, sadece kendi ülkenizde değil, ama aynı zamanda vatanım Türkiye’de de barışa, istikrara hizmet ediyorsunuz.

Yüklendiğiniz bu asil görevinizde sizlere başarılar diliyorum ve Büyük Atatürk’ün yaklaşık bir asır önce söylediği sözlerle yüksek heyetinize veda ediyorum: “Yurtta Barış, Cihanda Barış!”

KAPANIŞ KONUŞMASINI ABDULLAH GÜL YAPTI

Son konuşmayı yapan Türkiye Cumhuriyeti önceki Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, şunları söyledi: “21. Avrasya Ekonomi Zirve vesilesiyle İstanbul’da olan değerli Cumhurbaşkanı dostlarım arkadaşlarıma hoşgeldiniz diyerek başlamak istiyorum. Bazılarınızla birlikte de çalıştık. Gerek ülkelerimiz arasında ikili olarak gerekse de birçok toplantılarda karşılıklı dayanışmalar gösterdik. Ayrıca Marmara Vakfını da tebrik ediyorum 21. kez bu oturumları tertip etmeniz gerçekten büyük başarı. Tebriklerimi sunuyorum.

Eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül Avusturya Economic Forum Genel Sekteri Elena Kirtcheva ve Birol Kılıç ile görüştü. Gül görüşmenin sonunda ayrılırken ,”Avusturya’da yaşayan tüm Türkiye göçmenlerine selam ve sevgilerimi iletiyorum” dedi.

 

Bütün değerli cumhurbaşkanlar çok güzel söylediler, mevzuda bugünlerde çok konuşulan bir mevzu. Buna tabi uzmanlar çok ayrı boyutlardan bakacaktır ama biz devlet siyaset adamlarının bakışı şüphesiz ki daha genel olacaktır. Ben de daha öz bir şekilde konuşmak istiyorum. Herşeyin çok hızlı geliştiği bir çağda yaşıyoruz. O kadar süratli ki bu kadar sürat içerisinde çelişki yaşamak, tezatları yaşamak, şokları yaşamak kaçınılmaz. Hayallerimiz rüyalar birden bire gerçekleşiyor. Belkide bugün hiç düşünemediğimiz şeylerde bugün gerçekleşecek. Bütün bunlar kısa b,r süre içerisinde olunca tabi artılarıyla birlikte bir sürü negatifleri de ortaya çıkıyor. Dijital teknoloji dediğimiz çağ içerisindeyiz, sınır tanımaz bir gelişme içindeyiz. Düne kadar smart cihazlardan bahsediyoruz, bugün IT dediğimiz yapay zekadan bahsetmekte başlanıyor. Sensörler ve diğer araçlar hayatın gerçek bir parçası haline gelirken inanılmaz problemler de ortaya çıkıyor. Bugün yine hepimiz biliyoruzki Quentin bilgisayarları üzerinde önemli laboratuvarlarda büyük çalışma var. Onlar hayatın içerisine girdiğinde onların süratini tahayyül bile edemiyoruz. Dolayısıyla bütün bunlar çok büyük başarı gibi gözüküyor ve gerçektende büyük başarı muhakkak ki ama diğer taraftanda büyük etik problemleri korkuları endişeleri de ortaya çıkıyor. Onun için birçok filozof, din adamları, önemli politikacılar hep insanlığında dikkatini çekiyorlar. Bazı şeyler şimdiden yasaklanmalı bazı şeyler şimdiden olmamalı diyorlar. Bütün bunlar olurken bir taraftan teknolojik gelişmeler ama bunlar hukuku ilgilendiriyor, politikayı ilgilendiriyor ve neticede toplumların sorumluluğunu üstlenen siyasetçiler, devletlerin yönetiminden sorumlu olan kişiler de gelecek nesillerini böyle bir dünyaya hazırlamaktan da sorumlu oluyorlar. Eğer böyle bir geleceği şimdiden öngörüp yeni nesilleri hazırlayacak politikalar geliştirip tedbirlerimizi almazsak gelecekte büyük şoklarla karşı karşıla kalırız. Bunlarla ilgili bilim dergilerinde çok yazılar yazılıyordu ama artık bunlar popüler dergilerde de manşetler oluyor. Önemli yazarlar, televizyonlarda gazetelerde de konuk olup hepimizin daha çok dikkatini çeken mevzular haline geliyor.

Bütün bunlar olurken ben iki şeyi öne çıkartmak istiyorum. Birincisi bu teknoloji… Öyle bir ortam oluştu ki özellikle enformasyon teknolojisi IT dediğimiz şey her şeyi şeffaf yaptı. Hiç kimse artık kafasını kuma gömmüş olamaz. Herkes her şeyi takip edebilir hale geldi. Dolayısıyla dünyanın her köşesinden başka köşesini takip ediyorlar. Böyle olunca fakirler zenginliği, zenginler fakirliği görüyor, acı çekenler mutluluk içerisinde yaşanları görüyor, mutluluk içerisinde yaşayanlar hergün acı çekenleri görüyor ve bunun neticesinde ortaya güzel şeyler, örnekler, güzellikleri örnek alan davranışlar çıkarken, bir taraftan da öfke, hınç, radikal akımlar da ortaya çıkıyor. İkinci bir şey, teknoloji ilk ortaya çıkıp da makinaların uygulanmaya başlaması, emek yoğundan makine yoğuna geçince zaten büyük işsizlikler o zaman oldu ama onlar kaçınılmazdı. Makinadan robota, robottan bilgisayarlara oradan şimdi yapay zekanın yönettiği fabrikalara geçilmeye başlanırsa o zaman ortaya iki şey çıkacak; biri işsizlik. Bu istihdam meselesi müthiş bir şey. Devletleri yönetenler, geleceği, problemleri görerek tedbir alması gerekir. Büyük istihdam problemleri ortaya çıkacak, büyük işsizlik çıkacak. Tabi gelişmekte olan ülkelerle gelişmiş ülkelerin problemleri de birbiriyle ayrı ama işsizlik kaçınılmaz bir şekilde ortaya çıkıyor. Gelişmiş ülkelerde ortaya çıkan işsizlik karşısında başka tedbirleri düşünüyorlar, çalışşada çalışmasa da herkese bir maaş ödeme gibi.. Ama gelişmekte olan ülkelerde ise daha büyük sorunlar ortaya çıkıyor. Okumuş, tahsilli insanlarda, üniversite mezunlarında çok büyük işsizlik oranları ortaya çıkıyor. Bunlar gelecekte hepimizin, ülkeleri yönetenlerin ilgileneceği en büyük sorunlar olacak. İkinci bir mesele tabi şu olmuş oluyor, bir taraftan bu teknolojiler kullanılırken, verimlilik artıyor, maliyetler düşüyor, inanılmaz üretim hacimlerine ulaşılıyor ve bu istihdam problemleri ortaya çıkarılırken başka bir şey de gelir dağılımında ortaya çıkıyor. Çok büyük bir gelir dağılımı adaletsizlikleri bunlar da önümüzdeki dönemlerin yine en büyük meselesi olacaktır.

Bugünden hepimiz istatistikler verebilir, rakamlar koyabiliriz. Önemli araştırma merkezlerinin, BM’nin, OECD’nin araştırmalarını görüyoruz ki inanılmaz bir gelir dağılımı eşitsizliği büyük ver mesele olarak ortaya çıkıyor. Teknolojinin reel ekonomiden ziyade para piyasasına kazandırdığı hız gerek ülkeler arasındaki bu gelir dağılımındaki eşitsizliği bozarken gerek ülkelerin kendi içinde de gelir dağılımında büyük adaletsizliğe sebep oluyor. Tüm bunlar büyük sıkıntı büyük bir çıkmaz ve bunların neticesinde ortaya çıkan popülizm, büyük radikal akımlar, ileri boyutlara varan ırkçı, sağcı, aşırı dinci siyasi oluşumlar tüm bunlar tehdit olarak ortaya çıkıyor. Ama hepsinin sebebine baktığımızda bunları hazırlayan bu mikropların birdenbire gelişmesine neden olup iklimi oluşturan şey ise işsizlik, adaletsizlik ve neticede bunlarada katkısı olan teknoloji olarak görüyoruz o yüzden görüyoruzki teknoloji, versus politika diyorsunuz.

Bütün bunlar şunu da hatırlatıyor aslında; iktisat tarihi bilenler hatırlatacak, 19. yy’da bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler diyen kapitalist anlayışın ortaya çıkarttığı büyük buhranlara, adaletsizliklere dönük onu andıran adaletsizlik ortamı bugün neoliberal politikaları ortaya çıkartıyor. Bunları öngürüım, bunlara önlem almak kaçınılmaz oluyor. Benim gibi uzmanlar, bilim adamları bu konularda o kadar çok konuşurlar ki, hele teknolojinin geldiği yer hakkında çocuklarım benden daha çok konuşurlar. Ama biz bir siyasetçi gözüyle ne tavsiye etmeliyiz.

Gelecek kaçınılmaz şekilde böyle olacak. O yüzden gerekli önlemler almak nasıl olacak? Gelecekte nüfusu, yeni nesilleri mutlu yapmak ve refah içinde tutmak için sorumluluk taşıyanlar devletleri yönetenlerdir. Geleceği yönlendirmek, gelecekle ilgili konuşmak, realist, gerçekçi; retorikten, hamasetten uzak, gerçekleri görüp buna karşı enerjiyi yoğun bir şekilde buraya fokus etmek ve bu konuda bilinci uyandırmak gerekiyor. Yoksa biz bunlarla karşı karşıya kaldığımızda ne yapacağımızı bilemeyiz. Bu açıdan ülkelerin iyi yönetilmesi gerekiyor. İyi yönetişim olarak tarif ettiğimiz şekilde yönetilirse ülkeler, bütün bu tedbirler aracılığıyla problemlerle iyi başa çıkılabilir. Katılımcı ve temsili özelliklerinin en iyi şekilde yansıyacağı güçlü demokrasiler, hukukun üstünlüğüne dayalı rejimler, kuvvetler ayrılığının ülkelerde gerçekleştirilmesi, bütün temel insan haklarının, inanç, fikir, özgürlüklerinin en yüksek standartlarda geçerli olması, yönetimlerin açık, şeffaf, hesap verebilir özelliklerinin gayet yüksek standartlarda olması ve liyakata dayalı görevlendirmelerin yapılması muhakkak ki o ülkeleri bütün bu problemlerle başa çıkmakta çok daha güçlü yapacaktır. Tabii ki diğer problemlerde de böyle olacaktır. Bunları yapmayan ülkeler veya bunlarda gerileyen ülkeler enerjilerini boşa harcarlar, zamanları boşa geçer, ülkeler arasında duvarlar örülmeye başlar. Bu duvarlar örülmeye başlayınca da retorik, hamaset, ülkeler ve bölgeler arasında huzursuzluklar, kavgalar alır başını gider. Nasıl a cımasız kapitalizmin bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler düşüncesini hatırlatan manzaralar ortaya çıkıyorsa bu bölgesel gerginlikler ve hamasi politikalar 1930ları hatırlatması gerekir. Dünya bunları denedi özellikle Avrupa yaşadı ve neticede maliyetler ödendi. O yüzden ayrıştırıcı, kutuplaştırıcı, otokratik, şovenist söylemlerin bütün dünya siyasetine hakim olduğunu görmek, gerçekten çok tedirgin edici ve çok üzücü. Twitter üzerinden en hassas meselelerin paylaşılması, tehditlerin yapılması, dünyanın ileri ülkelerinin bu hassasiyeti göstermeyecek bir duyarsızlıkta olmaları… Bunlar doğrusu akılalmaz gelişmeler, hiç olmaması gereken şeyler.

Barış ortamının bozulması, ülkeler arasındaki güvenin tamamen gitmesi, dayanışma ve iş birliğinden uzaklaşmanın çatışma ortamlarını getirecek. Çatışma ortamları eski dünyada olduğu gibi netice de vermeyecek. Nükleeri enerji olarak kullanırsanız her tarafı aydınlatırsınız ama nükleeri silah olarak kullandığınızda bütün yaptıklarınızı yok edeceğinizi düşündüğünüzde o zaman çok korkunç manzara ortaya çıkıyor. Dolayısıyla teknolojinin nasıl kullanılacağı, nasıl yönlendirileceği yine politikalarla ilgili bir konu.

Soğuk savaş döneminde casusların karşılıklı olarak birbirini takip ederken, bugünkü soğuk savaş döneminde teknolojinin psikolojik savaş yöntemiyle yıkıcı olabildiğine günümüzde şahit oluyoruz. Trol merkezlerinin kurulduğunu, binlerce insanın buralarda nasıl çalıştığını ve nasıl mesajlarla bütün dünyayı boğduğunu, seçimlere nasıl müdahale edildiğini, radikal akımların nasıl desteklenip, ülkelerin nasıl zayıflatıldığını yaşıyoruz. 3-4 gündür Amerikan kongresinde Facebook’un sahibini sorguluyorlar, çok ilginç şeyler ortaya çıkıyor. Mesele pozitif gündemde mi negatif gündemde mi ülkeler ilerleyecek? Teknoloji pozitif istikamette giderse, bütün bunlar insanlığın hayrına olacaktır. Negatif istikamette giderse bütün bunlar insanlığı yıkan, acı çektiren, dehşete düşüren, fakirliği daha da artıran neticeler getirecektir.

Teknoloji – politika ilişkileri çok önemli. Teknolojiyi dar anlamda alırsak seçim kampanyalarında nasıl kullanılıyor diye ele alabiliriz, geniş anlamda ele aldığımızda dünyada mutluluk refah mı getirecek yoksa tam tersine acılar mı çektirecek. Kıyamet tellallığı yapılıyor. Kıyamet silahlarından bahsediliyor, tüm bunlar teknoloji yoğun araçlar ve cihazlar. Böyle tezatlarla dolu dünyada yaşıyoruz. Hepimizin gayretleri, çabaları, duaları bunların hepsi hayırlı yollarda kullanmakla olmalı yoksa ilkel bir bıçak bile en kötü işi yapabilir önemli olan niyet, önemli olan düşünceler hangi kafalarla gelişiyor hep buna bağlı. Ümit ederim bu toplantı da herkese faydalı olmuştur.”

  1. Avrasya Ekonomi Zirvesi Kapanış Yemeğine katılanlardan bir gru

Belçika: “Şeriat Avrupa’ya ait değil, kurtulmalıyız”

Belçika’nın Fransızca konuşulan Valon bölümü ile Brüksel’de 28 belediyede seçimlere hazırlanan İslam Partisi, şeriat yanlısı açıklamaları nedeniyle ülkenin en önemli gündem maddesi haline geldi.

İslam Partisi, 2012 yılında kuruldu. Parti, katıldığı ilk seçimde aldığı yüzde 4 oy alarak, Brüksel’in Anderlecht ve Molenbeek ilçelerinde birer belediye meclisi üyeliği kazandı.

İslam Partisi, 2012 yılında kuruldu. Parti, katıldığı ilk seçimde aldığı yüzde 4 oy alarak, Brüksel’in Anderlecht ve Molenbeek ilçelerinde birer belediye meclisi üyeliği kazandı.

İslam Partisi’nin Anderlecht belediye meclisi üyesi Redouane Ahrouch, kadın ve erkekler için ayrı ayrı toplu taşıma aracı önerisinde bulundu.

Brüksel’de belediye otobüsü şoförlüğü yapan Ahrouch, bu konuda kadınlardan yoğun şikayet aldığını savundu.

“Hedefimiz yüzde 100 İslam devleti” diyen Ahrouch, bu hedefe Belçika Anayasası’nı ihlal etmeden ulaşmak istediklerini söyledi.

“BU PARTİDEN TİKSİNİYORUM”

Bu açıklama Belçika’daki birçok siyasi partinin tepkisine neden oldu.

BBC Türkçe’den Yusuf Özkan’ın haberine göre, Harem – selamlık otobüs önerisine, “Şeriat dünyasında kadınların hakları yok ve her şey ayrı bir toplu taşıma ile başlıyor. Bu partiden tiksiniyorum” diye tepki gösteren sığınma ve göçten sorumlu Devlet Bakanı Theo Francken, İslam Partisi’nin kapatılmasını istedi.

Francken’in üyesi olduğu hükümet ortağı Yeni Flaman İttifakı (N -VA), aşırılıklar yanlısı partilerin kapatılması için bir yasal düzenleme önerisinde bulundu.

Bakan Francken, “Şeriat, demokrasiyle bağdaşmaz ve Avrupa’ya ait değil. Bu yüzden kurtulmalıyız” görüşünü savundu.

Belçika’da siyasi partilerin yasaklanması yasal olarak mümkün değil. Ancak federal parlamentodaki bazı Flaman partileri bu konuda bir anayasa değişikliği önerisine sıcak bakıyor.

Daha önce aşırı sağcı Flaman Bloku’nun önlenmesi amacıyla gündeme gelen düzenlemelerin geliştirilmesi tartışılıyor.

Flaman Liberal Demokratlar Partisi (Open VLD) de, anayasal düzenleme ile din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasını istiyor.

“KAPATMANIN SAVUNULMASI DİKKAT ÇEKİCİ”

Siyaset bilimci Dave Sinardet’e göre, daha önce parti kapatma konu, “hukuk siyasetin işine karışmasın” diyen N -VA’nın şimdi kapatmayı savunmasını dikkat çekici bir adım olarak değerlendiriyor.

Brüksel hükümetinin eşit haklardan sorumlu Devlet Bakanı Bianca Debaets, Flaman Televizyonu’na yaptığı açıklamada, harem – selamlık otobüs önerisini, “Şok edici; aynı zamanda demokrasi ve özgürlükleri doğrudan ihlal eden bir öneri” diye değerlendirdi.

Debaets, bu önerinin “cinsiyete dayalı ayrımcılığa teşvik olup olmadığının araştırılması için” Cinsiyet Eşitliği Enstitüsü’ne başvurdu.

Kadın bakana göre öneri, Belçika Anayasası ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne de aykırı.

Anvers Üniversitesi’nden anayasa hukuku uzmanı Jan Velaers’e göre, böyle bir partinin ancak iktidarı ele geçirme ve hukukun üstünlüğüne karşı gerçek bir tehdit oluşturması durumunda yasaklanmasının mantıklı olduğunu söyledi.

Yeni Flaman İttifakı lideri ve Anvers Belediye Başkanı Bart De Wever öneriyi, “Aydınlanma değerlerimizden taviz mümkün değildir. İsteyen, istediği yere gidebilir” sözleriyle eleştirdi.

Flaman Yeşiller Partisi lideri Meyrem Almacı da, kadın – erkek eşitliğinin temel olduğunu ve hiç kimsenin bunu değiştiremeyeceğini söyledi.

Avusturya genelinde 73 postane şubesi kapatılacak

(VİYANA) – Post AG ve Bawag bankasının ayrılma kararı almasının ardından 42’si Viyana’da olmak üzere Avusturya genelinde toplamda 73 postane şubesinin kapatılacağı bildirildi.

Kapanışların 2. Viyana bölgesindeki iki şube ile başlayacağı açıklanırken, sonrasında Viyana’nın 3., 14., 19. Ve 23. bölgelerinde ise birer şubenin kapatılacağı belirtildi. Diğer bölgelerdeki kapanışlar hakkında henüz net bir açıklama yapılmazken, Pos AG Sözcüsü David Weichselbaum yaptığı açıklamada 2019 yılın sonuna kadar Bawag şubelerinden çıkılması gerektiğini fakat bunların hangi şubeler olduğu hakkında henüz net bir bilgi olmadığını kaydetti.

Öte yandan medyada yer alan haberlere göre ilerleyen dönemde yeni postane şubelerinin açılacağı ve Post AG’nin yeni olası ortağı Volksbank’ın olabileceği kaydedilirken, ortaklık imzalarının 2019’a kadar atılması beklendiği iddia edildi. (yenivatan.at)

Foto: © Christian Stemper/Österreichische Post AG

Mayıs itibarıyla turizm sektöründe asgari ücret: Brüt 1500 Euro

Turizm sektöründe istihdamı daha cazip hale getirmek için atılan bir adım: Mayıs ayı itibarıyla tam zamanlı istihdam için asgari ücret brüt 1500 Euro olarak uygulanacak. Sektör çalışanlarının yarısı yani yaklaşık 120.000 kişi, yeni düzenlemeden faydalanacak. Kalan kısım ise yarı zamanlı çalışıyor.

Sektör sözcüsü Petra Nocker-Schwarzenbacher, ücretlerin kötü olduğu iddialarına, “Avusturya’da 14 maaş ödeniyor ve böylece aylık ücret 1750 Euro’ya tekabül etmiş oluyor ki bu Almanya’dan fazla.” şeklindeki sözleriyle karşılık verdi. Buna rağmen bu kış sektörde işgücü eksikliği söz konusuydu (özellikle aşçı)  ve bu nedenle bazı işletmeciler, restoranlarının çalışma saatlerini ister istemez azaltmak durumunda kaldı.

Yarı zamanlı çalışanlar ve hafta sonu vb. durumlar için istihdam edilen yardımcı işgücü dahil olmak üzere IHS’ye (İleri Araştırmalar Enstitüsü) göre yılda 496.000 kişi turizm sektöründe çalışıyor. Çalışanlar arasında Avusturyalı olmayanların oranı ise yüzde 44 (tüm sektörler bazında: yüzde 15).

Avusturya’nın en yaşlı vatandaşı vefat etti

İki hafta önce 111. doğum gününü kutlayan Avusturyalı kadın, Paskalya Bayramı’nda hayata gözlerini yumdu.

Avusturya’nın en yaşlı vatandaşı Hof am Leithaberge kasabasından Anna Medwenitsch, Niederösterreich Nachrichten (NÖN – Aşağı Avusturya Haberleri) tarafından aktarılan habere göre, 1 Nisan 2018 Pazar günü, Paskalya Bayramı’nda Bruck an der Leitha kasabasında yaşadığı Marienheim Huzurevi’nde hayata gözlerini yumdu. Çiftçi bir aileden gelen Aşağı Avusturyalı Medwenitsch, henüz iki hafta önce 111 yaşına basmıştı.

106 yaşında Marienheim Huzurevi’ne taşındı

Yaşlı kadın, sağlık nedenleriyle 106 yaşında Marienheim Huzurevi’ne taşınmak zorunda kaldı. “106 yaşına kadar evindeydi.” diyen Medwenitsch’in torunu Maria, yaşlı kadının uyluk başı kemiğinin kırılması sonrasında bakımevine taşındığını söyledi. Medwenitsch, bakımevi sakinleri ile hızlıca kaynaştı.

Hof am Leithagebirge’li eski çiftçi, henüz iki hafta önce, 17 Mart’ta 111. doğum gününü kutlamıştı. Son nefesine kadar aktif olan Medwenitsch, bakımevi bahçesinde torunu ile yürüyüşler yapıyordu.

Almanlar Türkiye’ye güvenmiyor!

Almanların sadece yüzde 5’inin Türkiye’yi güvenilir bir ortak olarak gördüğü sonucu çıktı.

Deutsche Welle haberine göre Alman kamu yayıncılık kuruluşu ARD ile Die Welt gazetesinin yaptırdığı ankette katılımcılara Türkiye’yi güvenilir bir ortak olarak görüp görmedikleri de soruldu.

Berlin merkezli infratest dimap araştırma şirketi tarafından yapılan ankette, Almanların sadece yüzde 5’inin Türkiye’yi güvenilir bir ortak olarak gördüğü sonucu çıktı. Diğer yandan Türkiye’yi güvenilir bir ortak olarak değerlendiren Almanların oranı Temmuz 2017’ye göre yüzde 2 artış gösterdi. Temmuz 2017’de yapılan ankette Almanların sadece yüzde 3’ü güvenilir bir ortak olduğunu dile getirmişti.

“Size bazı ülkelerin adını sayacağım, bu ülkelerin Almanya açısından güvenilir bir ortak olup olmadığını söyleyin” şeklinde soruya verilen yanıtlara göre, Almanların en güvenilir bulduğu ülke ise Fransa. Buna göre, halkın yüzde 92’si Fransa’nın en güvenilir ülke olduğunu belirtti. Ankete göre, Almanların yüzde 28’i ABD’yi, yüzde 26’sı Rusya’yı güvenilir buluyor.

Ankete göre, eski çifte ajan Sergey Skripal ve kızının Mart ayı başında zehirlenmesinin ardından Rusya ile Batı ülkeleri arasında yaşanan kriz de Almanların çoğu tarafından kaygıyla karşılanıyor. Buna göre, Almanların yüzde 68’i bu kriz nedeniyle “çok büyük” veya “büyük” bir endişe duyduğunu belirtti. Bunun yanı sıra ankete katılanların yüzde 91’i Rusya’nın, yüzde 86’sı ise Batı’nın diyalog için daha fazla çaba sarf etmesi gerektiği görüşünü dile getirdi.

Zengin ile fakir arasındaki uçurum

ARD ve Die Welt’in anketinde siyasi ve toplumsal sorular da yöneltildi. Ankete katılanlara, Başbakan Angela Merkel’in yeniden göreve seçildikten sonra yaptığı ilk hükümet açıklamasında Almanya’daki toplumsal bölünmeyi gidermek için verdiği söz hatırlatılarak, ülkede beraber yaşama ilişkin bir soru soruldu. Buna göre, Almanların yüzde 83’ü “zengin ve fakir” arasındaki sosyal farklılıkları “çok büyük” veya “büyük” bir sorun olarak nitelendirdi.

Almanların dörtte üçü ise “farklı düşünenlere yönelik hoşgörünün” az olmasını “çok büyük” veya “büyük” bir sorun olarak gördüğünü ifade etti.

“İslam’la farklılıklar” endişe yaratıyor

Dini ve kültürel farklılıklar da Almanların çoğu tarafından bir sorun olarak değerlendiriliyor. Buna göre, “İslam ve diğer dinler arasındaki farklılıklar” Almanların yüzde 67’si tarafından “çok büyük” veya “büyük” bir sorun olarak nitelendirildi. Yüzde 9’u ise bunu bir sorun olarak görmüyor.

“Farklı kökenlere sahip insanlar arasındaki kültürel farklılıklar” da Almanların yüzde 62’si tarafından “çok büyük” veya “büyük” sorun olarak değerlendirildi.

Infratest dimap, anketin Salı ve Çarşamba günleri telefonla yapıldığını ve ankete bin kişinin katıldığını açıkladı.

 

Avusturya’da okullarda başörtüsü yasağı hazırlığı

VİYANA – Avusturya Başbakanı Sebastian Kurz, anaokulu ve ilkokullarda başörtüsünün yasaklanması ilişkin yasal düzenleme için ilgili bakanlıklarına talimat verdiğini söyledi.

Bakanlar Kurulu toplantısının ardından düzenlenen basın toplantısında konuşan Kurz, ülkedeki bütün kız çocuklarının eşit şartlara sahip olması gerektiğini, toplumda paralel oluşumların engellenmesi için anaokulu ve ilkokullarda başörtüsünün yerinin olmadığını ifade etti.

Kurz, “Başbakan Yardımcımla birlikte, Milli Eğitim, Kadın ve Aile, Uyum bakanlıklarına ‘çocuk koruma yasası’ üzerinde çalışmaları talimatını verdik. Buradaki ana hedef anaokulu ve ilkokullarda başörtüsünün yasaklanması.” dedi.

Söz konusu yasanın çıkartılabilmesi için meclisin üçte iki çoğunluğu sağlaması gerektiğini belirten Kurz, ana muhalefet Sosyal Demokrat Parti (SPÖ) ve Yeni Avusturya Partisinin (NEOS) de desteğine ihtiyaç olduğunu dile getirdi.

– Seçim vaadiydi

Başbakan Yardımcısı aşırı sağcı Heinz Christian Strache de yasağın hayata geçirilmesinin önemli olduğunu belirterek, bu önerinin her iki partinin seçim vaadi olduğunu hatırlattı.

Strache, çıkarılması planlanan yasayla kız çocuklarının 10 yaşına kadar korunmasının öngörüldüğünü savunarak, “Bu dini bir tartışma değil, çocukların farklı nedenlerden ayrışmaması gerekiyor. Biz paralel toplum istemiyoruz.” diye konuştu.

Başbakan Yardımcısı Strache, önceki gün bir gazeteye yaptığı açıklamada, ilk ve anaokullarında başörtüsünün yasaklanmasını önermişti. (AA)

Avusturya sınır kontrollerini 6 ay daha uzatmak istiyor

VİYANA – Avusturya İçişleri Bakanı Herbert Kickl, ülkenin Macaristan ve Slovenya sınırlarında süren kontrollerin 11 Mayıs’tan itibaren 6 ay daha uzatılması gerektiğini bildirdi.

Kickl, Avrupa Birliği (AB) Komisyonuna yönelik kaleme aldığı mektupta, son aylarda iltica başvurularının azalması ve yasa dışı yollarla ülkeye girmek isteyen göçmenlerin oranındaki düşüşe rağmen bölgede istikrarın henüz sağlanamadığını savunarak, sınır kontrollerinin uzatılmasının gerekliliğini vurguladı.

Sınır kontrollerinin bitirilmesinin insan kaçakçılarının faaliyetlerini yoğunlaştırmasına neden olacağı değerlendirmesinde bulunan Kickl, “Avusturya- Macaristan ve Avusturya-Slovenya arasındaki AB içi sınır kontrollerinin 11 Mayıs 2018’den itibaren 6 ay daha sürdürülmesi gerekiyor.” görüşünü paylaştı.

Kickl, sınır kontrolleri esnasında seyahat eden insanlar başta olmak üzere yük taşıyan araçların mümkün olduğu kadar az etkilenmesi için çalıştıklarını aktardı.

Schengen üyesi Almanya, Avusturya, Danimarka, İsveç ve Norveç, 2015’in sonuna doğru aşamalı olarak sınır kontrollerine başlamıştı. AB’nin en büyük başarısı olarak görülen Schengen’in askıya alındığı uygulama eleştirilse de 3 ayda bir uzatılmıştı.

Foto: © AA/Sebastian Widmann

Türkiye’deki Coca Cola neden daha şekerli

İngiltere’de Cuma günü yürürlüğe girecek şeker vergisi öncesinde Coca-Cola şirketi, Sprite ve Fanta’daki şeker miktarını 100 mililitrede 5 gramın altına indirdi. Türkiye’de ise iki kat fazla şeker kullanılıyor.

İngiltere’de meşrubatların içerdiği şeker miktarına göre içecek üreticilerinden vergi alınması uygulaması 6 Nisan Cuma günü başlayacak.

İngiliz kamuoyunda “şeker vergisi”olarak adlandırılan yasa, 100 mililitre meşrubatın içerdiği şekerin 5 gramı aşması halinde, litre başına 18 peni vergi alınmasını öngörüyor.

100 mililitre meşrubatta kullanılan şeker miktarının 8 gramı aşması halinde ise litre başına 24 peni vergi alınacak.

ŞİŞMANLIK VE OBEZİTEYLE MÜCADELE

İngiliz hükümeti şeker vergisi kararını 2016 yılının Mart ayında almış, ancak üreticilere gereken değişikliğin yapılması için iki yıl süre tanımıştı. Şeker vergisi, meşrubatlardaki şeker miktarının azaltılmasını, böylelikle şişmanlık ve obezite ile mücadele edilmesini hedefliyor.

DW Türkçe’nin haberine göre, Almanya’da gıdaların sağlığı alanında faaliyet gösteren tüketiciyi koruma derneği Foodwatch, yasa yürürlüğe girmeden önce İngiltere’deki bir çok içecek üreticisinin ürünlerindeki şeker miktarını azalttığını açıkladı.

Buna göre, dünyanın en önemli içecek üreticilerinden Coca-Cola, İngiltere’de üretilen iki ürününde kullanılan şeker miktarını azalttı. Sprite’ın 100 mililitresindeki şeker miktarı, 6,9 gramdan 4,6 grama indirildi. Fanta’nın 100 mililitresindeki şeker miktarının da 6,6 gramdan 3,3 grama indirildiği belirtildi.

İngiltere’deki uygulamayı memnuniyetle karşılayan Foodwatch, ancak bir çok üreticinin içeceklerde şeker yerine tatlandırıcı kullanmasını ise eleştirdi. Derneğin açıklamasında, genç ve çocuklardaki şeker alışkanlığı ile mücadele için şeker tadının da azaltılması gerektiğine dikkat çekildi.

TÜRKİYE’DE SPRİTE VE FANTA’DAKİ ŞEKER ORANI YÜKSEK

Dünyanın bir çok ülkesinde ise Sprite ve Fanta çok daha fazla şeker içeriyor. Coca-Cola Türkiye’nin internet sayfasındaki bilgilere göre, Türkiye’de satışa sunulan Sprite’ın 100 mililitresi 10 gram, Fanta’nın 100 mililitresi ise 11,5 gram şeker ihtiva ediyor.

Foodwatch derneğinin açıklamasında, Almanya’da da bu içeceklerdeki şeker miktarının daha yüksek olduğuna dikkati çekti. Buna göre, Almanya’da üretilen Sprite ve Fanta’nın 100 mililitresi 9,1 gram şeker içeriyor.

ALMANYA’DA ŞEKER VERGİSİ TALEBİ

Fransa, Belçika, İrlanda, Portekiz, Estonya, Norveç, Meksika ve Güney Afrika’da sağlıksız beslenme, obezite ve diyabet ile mücadele için şekerli içeceklere ek vergi uygulaması getirildiğine dikkat çeken Foodwatch, Almanya’da benzer bir ‘şeker vergisi’ talep ediyor. Dernek meşrubatlardan alınacak şeker vergisine karşılık, sebze ve meyvenin katma değer vergisinden muaf olmasını öneriyor.

Almanya Gıda ve Tarım Bakanı Julia Klöckner ise şeker vergisi önerisini reddeti. Şeker vergisi önerisinin cazip olduğunu belirten Klöckner, ancak bu şekilde sağlıksız beslenme sorununun çözülemeyeceğini savundu. Klöckner, bilinçli beslenme konusunda halkın aydınlatılmasının ve şeker ile birlikte yağ ve tuz oranlarının azaltılacağı genel bir strateji üzerine çalışılmasının gerektiğini dile getirdi.

Dünyada kim ne kadar nükleer enerji kullanıyor?

Atomun parçalandığı zamanlardan bu yana kullanımda olan nükleer enerji üretimi için ilk santraller 1950’li yıllarda inşa edildi.

Birleşmiş Milletler (BM) bünyesinde faaliyet gösteren Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (IAEA) verilerine göre, bugün dünyada toplam 30 ülkede faal 449 nükleer reaktör bulunuyor. 56 yeni reaktörün yapımı 15 ülkede devam ediyor.

Dünyadaki enerji ihtiyacının yaklaşık yüzde 11’i nükleer enerjiden sağlanırken, 12 ülke ise ihtiyacının yüzde 30’undan fazlasını nükleer santrallerden karşılıyor.

Nükleer santrallerin yarısından fazlası Kuzey Amerika ve Avrupa’da yoğunlaşırken, yavaş da olsa Avrupa’daki reaktörlerin sayısında bir azalma görülüyor. Buna karşın Uzak Doğu’daki reaktör sayısı giderek artıyor.

2018 verilerine göre, Çin’de 18 yeni reaktör inşa edilirken, Çin’i altışar reaktörle Hindistan ve Rusya takip ediyor.

AB’de durum

Avrupa Birliği ülkesi üyeler enerji ihtiyaçlarının yaklaşık yüzde 30’unu nükleer güç ile karşılıyor. 14 üye ülkede toplam 130 nükleer reaktör bulunuyor.

Fransa, 58 nükleer reaktör ile AB üyeleri arasında birinci sırada bulunmanın yanı sıra, enerji tüketiminin yüzde 70’inden fazlasını nükleer güç ile sağlaması bakımından da dünyada başı çekiyor. Nükleer enerjiye bağımlılığını azaltmaya çalışan ülke, 2025 yılına kadar elektrik üretimindeki nükleer enerji payını yüzde 50’ye çekmeyi planlıyor.

AB içinde ikinci sırada ise yakında Birlik’ten çıkmayı hedefleyen İngiltere bulunuyor. Ülke, 15 reaktör elektrik üretiminin yaklaşık yüzde 19’unu sağlıyor.

Üçüncü sırada 10 reaktör ile İsveç bulunuyor. İskandinav ülkesinin elektrik ihtiyacının yüzde 40’ı nükleer güç ile sağlanıyor.

Almanya ise 8 reaktörle dördüncü sırada. 2011 yılında Japonya’daki deprem ve takip eden tsunami sonrası Fukuşima Daiçi Nükleer Santrali’nde yaşanan radyasyon sızıntısı üzerine Berlin yönetimi tüm reaktörlerini 2022 yılına kadar devre dışı bırakma kararı aldı. Almanya’daki enerji üretiminin yaklaşık yüzde 13’ü nükleer güçten sağlanıyor.

Fukuşima Daiçi Nükleer Santrali'ndeki çekirdek erimesi sonrası Almanya tüm nükleer santrallerini kapama kararı aldı

Fukuşima Daiçi Nükleer Santrali’ndeki çekirdek erimesi sonrası Almanya tüm nükleer santrallerini kapama kararı aldı

AB içinde beşinci sırada elektrik üretiminin yarısını nükleer güçten sağlayan 7 reaktör ile Belçika ve onu takiben aynı sayıda reaktörle ihtiyacının yaklaşık yüzde 21’ini karşılayan İspanya bulunuyor.

Fransa’nın başını çektiği grupta, 28 üyeli AB devletleri arasında enerji üretiminin en az yüzde 30’unu nükleer güçten sağlayan sekiz ülke bulunuyor.

AB üyelerinin nükleer enerji politikaları devletlerin egemenlik alanına giriyor. Avrupa Komisyonu’nun raporuna göre, 2025 yılına kadar Birlik bünyesindeki nükleer reaktörlerin yaklaşık üçte biri ömürlerinin sonuna gelerek kapatılma sürecine girecek.

Kuzey Amerika birinci sırada

Nükleer reaktörler ve üretim kapasitesi bakımından Amerika Birleşik Devletleri dünyada birinci sırada. 100 reaktörün faal olduğu ülkenin elektrik ihtiyacının yaklaşık beşte biri nükleer güçten karşılanıyor. İki yeni reaktörün inşaat aşamasında olduğu ABD’de aynı zamanda üç yeni reaktörün inşası planlanıyor.

Kanada 19 reaktörle ABD’yi takip ediyor ve elektrik üretiminin yaklaşık yüzde 15’ini nükleer güçten sağlıyor. İki reaktörü bulunan Meksika’da ise üretimin yaklaşık yüzde 6’sı nükleer santraller aracılığıyla gerçekleşiyor.

Asya ve Uzak Doğu yükselişte

Asya ve özellikle de Uzak Doğu değerlendirildiğinde, Rusya ve Çin gibi geleneksel nükleer güçlerin yanı sıra Japonya ve Güney Kore gibi devletlerin nükleer enerjiden oldukça fazla yararlandıkları görülüyor.

Rusya’da halen faal 36 nükleer reaktör bulunuyor ve ülkenin elektrik üretiminin yaklaşık yüzde 17’si nükleer güçten sağlanıyor. Dünyadaki genel eğilimin aksine, Rusya gelecek planları kapsamında nükleer güce bağımlılığını arttıracak adımlar atıyor. 2030 yılına kadar enerji üretiminde nükleer payını yüzde 30’a çıkarmayı planlayan Moskova, 2050’de yüzde 50’ye ve yüzyıl sonuna kadar da yüzde 80’e ulaşmayı hedefliyor.

Rusya elektrik üretiminde nükleer enerji payını arttırmayı hedefliyor

Rusya elektrik üretiminde nükleer enerji payını arttırmayı hedefliyor

Dünyanın en büyük enerji üreticisi Çin ihtiyacını büyük ölçüde fosil yakıtlardan karşılıyor. Ancak 2000’li yılların başından bu yana nükleer enerji alanında artan yatırımlarla birlikte ülkedeki nükleer reaktör sayısı 36’ya ulaşmış durumda. Ayrıca 18 yeni reaktörün yapım ve planlama aşamasında olduğu Çin’de elektrik üretiminin yüzde 3 kadarı nükleer güçten karşılanıyor.

2011’deki Fukuşima felaketi sonrası nükleer enerji konusunda köklü değişiklikler yapan Japonya’da halen faal 43 reaktör bulunuyor. 2030 yılına kadar nükleer güce bağımlılığını yüzde 22’ye indirmeye hedefleyen ülkede felaketten bu yana nükleer güvenliği arttıracak önlemler alındı, ancak tüm reaktörlerin kapatılması gibi bir hedef bulunmuyor.

Elektrik üretiminin yüzde 30’unu nükleer güçten sağlayan Güney Kore’de ise 25 reaktör bulunuyor. Ülkede halen dört reaktör inşaat aşamasında.

Infografik Photovoltaik Windkraft Atomkraft weltweit Vergleich 20007-2017 TUR

Rüzgar ve güneş enerjisi üretim kapasitesinin artmasıyla birlikte nükleer enerji geride kaldı

Yeni oyuncular

IAEA verilerine göre Hindistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Pakistan ve Bangladeş gibi ülkeler nükleer kulübüne yeni dahil olan ya da varlıklarını pekiştiren aktörler olarak öne çıkıyor.

Örneğin şu anda 22 nükleer reaktöre ev sahipliği yapan Hindistan’da altı yeni reaktör inşa ediliyor ve toplam elektrik üretiminde yüzde 3 civarında olan nükleer payı giderek artıyor.

Toplam dört reaktörü bulunan Pakistan iki yeni reaktörü 2020 yılına kadar hizmete sokmayı ve nükleer gücün enerji pastasındaki yerini yüzde 4’ün üzerine çekmeyi hedefliyor.

Henüz nükleer enerji üretmeyen Birleşik Arap Emirlikleri dört reaktör inşa ederken, Bangladeş, planladığı iki reaktörü 2024 yılına kadar hizmete sokmayı düşünüyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Rusya Devlet Başkanı Putin Akkuyu Nükleer Santrali'nin temelini 3 Nisan'da attı

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Rusya Devlet Başkanı Putin Akkuyu Nükleer Santrali’nin temelini 3 Nisan’da attı

Türkiye’nin hedefi en az yüzde 5

1960’lı yıllardan beri nükleer enerji üretmeyi dönem dönem gündemine alan Türkiye’nin bu alandaki somut adımları Mart 2008 tarihli Nükleer Güç Santrallarının Kurulması ve İşletilmesi ile Enerji Satışına İlişkin Kanun ile birlikte atıldı.

Rusya ile Şubat 2010’da Akkuyu Nükleer Santrali için başlayan görüşmeler aynı yılın Mayıs ayında tamamlandı. Sinop’a kurulması planlanan nükleer santral için de Japonya ile yapılan görüşmeler Fukuşima felaketini takip eden günlerde rafa kaldırılsa da, 2015 yılında tamamlanan süreçlerle birlikte fizibilite çalışmalarına başlandı.

Akkuyu ve Sinop’ta toplam sekiz reaktör kurmayı planlayan Türkiye, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı verilerine göre 2025 sonuna kadar toplam elektrik ihtiyacının en az yüzde 5’ini nükleer güç ile sağlamayı hedefliyor. Türkiye halihazırda elektrik ihtiyacının yüzde 38’ini doğalgaz, yaklaşık yüzde 27’sini kömür santrallerinden ve yüzde 18’ini hidroelektrik santrallerden sağlıyor. Yenilenebilir enerjinin üretimdeki payı ise yüzde 6 civarı. (Deutsche Welle)

B2B Tourismus Workshop in Istanbul

In Kooperation mit der Österreich Werbung veranstaltet das AußenwirtschaftsCenter Istanbul den alljährlich wiederkehrende

Wien.  B2B Tourismus Workshop in Istanbul.  Nutzen Sie die Chance und präsentieren Sie sich vor den wichtigsten Playern der türkischen Tourismusszene!

Wann: 03.05.2018   Anmeldung bis: 08.04.2018

Anmeldung bei: Österreich Werbung Wien

anfrage@austria.info 

T +43 1 588 66-0

2017 sind insgesamt 9,4 Mio. Türkinnen und Türken ins Ausland gereist.

Dies bedeutet ein Zuwachs von 17,1 % im Vergleich zum Vorjahr trotz des gestiegenen Lira-Wechselkurses.

Davon waren ca. 103.000 in Österreich.

Türkische Besucherinnen und Besucher wollen in Österreich besonders folgende Punkte erleben:

-Familienausflüge

-Kulturreisen, Sightseeing

-Wochenendreisen, Shopping

-Skifahren

-Geschäftstermine

Turkish Airlines fliegt neben Wien (5 Verbindungen täglich) seit Mai 2013 auch Salzburg (2 Verbindungen täglich) und Graz (seit Juni 2015) an. Neben Turkish Airlines bieten Pegasus Airlines, Sun Express und Onur Air günstige Flüge zwischen Istanbul, Ankara und Wien an.

Beliebte Destinationen in Österreich

Wien ist für die türkischen Gäste das Tor zu Mittel- bzw. Osteuropa (zum goldenen ‘Dreieck’ Wien-Prag-Budapest, Schweiz-Deutschland-Liechtenstein). Wien war im Gesamtjahr 2017 mit ca. 56 % der gesamten Nächtigungen die beliebteste österreichische Destination türkischer Gäste, und v.a. in der Sommersaison ein beliebtes Reiseziel.

Mit 13 % der Gesamtjahresnächtigungen liegt im Übernachtungsranking das Bundesland Tirol vor Salzburg (10 %).

Die beliebtesten Reisemonate im Winter sind Dezember und Jänner.

Nutzen Sie die exklusive Möglichkeit und präsentieren Sie sich vor den führenden Reiseveranstaltenden der Türkei.

Kneissl: “İslam hayır, Müslümanlar evet”

Viyana- Avusturya Entegrasyon ve Dışişleri Bakanı Karin Kneissl, geçtiğimiz Salı günü Avusturya Entegrasyon Fonu’nca (ÖİF) sunulan “Değerler ve Oryantasyon” kursunu ziyaret etti. Kneissl, İslam’ın Avusturya’ya ait olup olmadığına yönelik bir soruya, İslam’ın değil ancak Müslümanların Avusturya’ya ait olduklarını vurgulayarak yanıt verdi.

Kısa adı ÖİF olan Avusturya Entegrasyon Fonu kurslarının önemine dikkat çekmesinin yanı sıra Kneissl, 2016 göç krizinin 2018 entegrasyon krizine dönüşmesine izin verilmemesi gerektiğine dair uyarıda bulundu. Kneissl ve ÖİF’e göre Avusturya İş Kurumu’nun (AMS) kesintilerine rağmen kurslar sunulmaya devam edilecek. 2017 yılında yaklaşık 25.000 kişi ÖİF’in “Değerler ve Oryantasyon” kursunu ziyaret etti. 2018 yılı Şubat ayı sonuna kadar ise bu rakam 4.200 olarak tespit edildi. Kursların temel hedefler arasında olduğunu ve sürdürülmesi gerektiğini ifade eden Kneissl, “radikal siyasal İslam eğilimleri” nedeniyle paralel bir toplumun oluşmasından sakınıyor.

Kneissl’a göre “Değerler ve Oryantasyon” kursu, “Avrupa’nın en iyi uygulama örneklerinden biri” haline geldi. Kneissl, 1 günlük etkinliğin, ilk defa Avusturya’ya gelen ve temel bilgileri öğrenmesi gereken insanlar için çok iyi bir başlangıç olduğunu ifade etti.

Strache:“Hayır! İslam Avusturya’nın bir parçası değil. Bizim Orta Avrupa’da Hristiyan-Yahudi karakterimiz var.”

Avusturya Başbakanı Sebastian Kurz ve Başbakan Yardımcısı Heinz-Christian Strache de, 21 Mart 2018´de Heute Gazetesi’nin sorularını yanıtlarken aynı yönde cevap vermişti.

FPÖ Lideri Heinz-Christian Strache yaptığı açıklamada kesin bir dille; “Hayır! İslam Avusturya’nın bir parçası değil. Bizim Orta Avrupa’da Hristiyan-Yahudi karakterimiz var. Ama İslam dini inancına sahip olan halk toplumun bir parçasıdır” ifadelerini kullanırken, Başbakan Kurz ise ‘’Yasal olarak İslam 1912’den beri Avusturya’da tanınmış bir din. Din özgürlüğü var, herkes kendi dinini yaşayabilir ama radikal düşünce ve politik İslam’a tolerans yok’’ şeklinde konuştu.

Kurz, “İslam Avusturya’nın bir parçasıdır” demişti

Bugün aşırı sağcı parti ile hükümet kuran Sebastian Kurz, henüz dışişleri ve entegrasyon bakanlığı görevlerini yürüttüğü 22 Ocak 2015 tarihinde IRPA’da katıldığı etkinlikte yaptığı konuşmada, kendisine sürekli “İslam, Avusturya’nın bir parçası mı?” diye sorduklarını hatırlatarak, “Bunun cevabı açık ve net ortadadır: 500 bin Müslüman, Avusturya’ya ait ve İslam evet Avusturya’ya ait” ifadelerini kullanmıştı.

Kneissl: “Islam nein, Muslime ja”

Wien-Außen- und Integrationsministerin Karin Kneissl hat am Dienstag (4. April) einen Wertekurs des Österreichischen Integrationsfonds (ÖIF) besuch.Auf die Frage, ob der Islam zu Österreich gehöre, betonte Kneissl, dass Muslime zu Österreich gehören und nicht Islam.

Anschließend betonte Kneissl sie die Wichtigkeit der ÖIF-Kursangebote und warnte, dass die Migrationskrise 2016 nicht zur Integrationskrise 2018 werden dürfe. Laut Kneissl und ÖIF wird das Kursangebot trotz der AMS-Kürzungen beibehalten. Im Vorjahr besuchten rund 25.000 Personen einen Werte- und Orientierungskurs des ÖIF, heuer waren es bis Ende Februar bereits 4.200. Die Kurse seien auch ein wesentliches Ziel und müssten beibehalten werden. Auch möchte Kneissl die Bildung einer Parallelgesellschaft vermeiden, auch weil es dort “Tendenzen in Richtung des radikalen politischen Islam” gebe.

Die Werte- und Orientierungskurse sind für Kneissl mittlerweile “zu einem der Best-Practice-Beispiele in Europa geworden”. Die 1-Tages-Veranstaltung sei ein sehr guter Einstieg für Menschen, die erstmals in Österreich sind und die Grundlagen kennenlernen müssen.


Strache : “Hayır! İslam Avusturya’nın bir parçası değil. Bizim orta Avrupa’da Hristiyan-Yahudi karekterimiz var.”

Avusturya Başbakanı Sebastian Kurz ve başbakan yardımcısı Heinz-Christian Strache’ye ‘Heute’  Heute gazetesinin 21 Mart 2018´de sorularını yanıtlarken aynı yönde cevap vermişlerdi.

FPÖ lideri Heinz-Christian Strache yaptığı açıklamada kesin bir dille; “Hayır! İslam Avusturya’nın bir parçası değil. Bizim orta Avrupa’da Hristiyan-Yahudi karekterimiz var. Ama islam dini inancıyla olan halk toplumun bir parçasıdır’ ifadelerini kullanırken, Başbakan Kurz ise ‘’Yasal olarak İslam 1912’den beri Avusturya’da tanınmış bir din. Din özgürlüğü var, herkes kendi dinini yaşayabilir ama radikal düşünce ve politik İslam’a tolerans yok’’ şeklinde konuştu.

“Kurz, İslam Avusturya’nın bir parçasıdır” demişti

Bugün aşırı sağcı parti ile hükümet kuran Sebastian Kurz, henüz dışişleri ve entegrasyon bakanlığı görevlerini yürüttüğü 22 Ocak 2015 tarihinde IRPA’da katıldığı etkinlikte yaptığı konuşmada, kendisine sürekli “İslam, Avusturya’nın bir parçası mı?” diye sorduklarını hatırlatarak, “Bunun cevabı açık ve net ortadadır: 500 bin Müslüman, Avusturya’ya ait ve İslam evet Avusturya’ya ait” ifadelerini kullanmıştı.

Ömer Özcan (21): “Çamur Türk (KANAKE) söylemlerini sıkça duymaya başladım ”

Kısa adı JVP olan Avusturya Halk Partisi Gençlik Kolları’nın üç yıl boyunca üyesi olan 21 yaşındaki Türk kökenli Avusturya vatandaşı Ömer Özcan, ÖVP Lideri ve Başbakan Sebastian Kurz’un “biber” dergisinin birkaç ay önceki baskısında haberi yapılan üç fanatik hayranından biriydi. Özcan şimdi NEOS’da, çünkü kendini JVP’de dışlanmış hissediyordu.

JVP’den ayrılarak daha liberal  NEOS Partisi ile yeni bir başlangıç yapan Ömer Özcan, “biber” dergisinde Abdullah Bağ adlı genç Türk’ün bloğuna konuştu.

Almanca yapılan mülakatı Yeni Vatan Gazetesi Türkçe diline şöyle tercüme etti:

Sacre Coeur Ticaret Akademisi’nde, öğretmenlerin sınıf anahtarlarını emanet ettiği bir öğrenciydiniz ve kısa bir süre öncesine kadar mesleki eğitim veren orta ve yüksek dereceli okulların (BMHS) öğrenci temsilcisi vekiliydiniz. Sebastian Kurz’un yanında bir kariyer istiyordunuz ama şimdi NEOS’a geçtiniz. Ne oldu da parti değiştirdiniz?

Özcan: Okul bitti ve şimdi yeni perspektifler gerek. Vicdanı temiz olmadan hareket edemeyen bir insan olarak bilinçli şekilde bu yeni yola girdim. Bölen ve yakınlaştırmayan bir tutumu, kendimle bağdaştıramıyorum. Politika beni her zaman büyülemiştir. Bu yüzden de yönümü bu yola çevirdim. Benim için NEOS’da yeni bir dönem başlıyor ve yeni görevler beni bekliyor, çünkü burada kökeninize indirgenmiyorsunuz.

JVP’de aktif olarak yer almaya o zamanlar sizi ikna eden neydi? Şu an farklı olan ne?

Eski bir okul arkadaşım, JVP’ye bir göz atmam için beni ikna etmişti. Avusturya siyaseti ile – 15 Ekim’de iflas etmemiş olduğunu umduğum – zaten ilgileniyordum. JVP’de beni çok içten karşılamışlardı. Ama bir süre sonra, “Türk” ve/veya “ Çamur Türk  (KANAKE-Türkler için  daha çok Almanya´da kullanılan Çamur anlamına gelen aşağılama sözü-Çamur Türk) yine geldi.” gibi söylemler sıkça duyulmaya başlandı.

Biber dergisine konuşan Ömer Özcan’ın sarsıcı ve üzücü ifadeleri dikkat çekti.

Bu değişiklikten sonra şu cümleyi nasıl tamamlardınız? “Kurz listesi, … için iyi bir örnektir.”

Kurz listesi, 21. yüzyılda insanların, bir kişi tarafından gözlerinin boyanmasına izin verilmemesi gerektiğine iyi bir örnektir. Zaten eğer kendi fikirlerini inşa edebilecek kadar gelişmiş insanlarsak, buna izin vermememiz gerekir.

Neden başka bir parti değil de NEOS?

Eğitime çok değer veren bir insan olmam nedeniyle NEOS, bana en çok hitap eden partiydi. Okullarda özerklik, beni NEOS’a çeken noktalardan biri.

Göçmen kökenli Avusturyalıların sesi olmak istediğinizi söylediniz. Bu düşüncenizde bir şey değişti mi?

Aslında hayır! Her şey her zaman değişebilir. Mesele sadece, bu yolda nasıl ilerleyeceğim. Bölmek yerine iletişim kuracağım, doğru ve doğrudan iletişim, başkaları üzerinden değil.

 “Bir Türk olarak baştan itibaren herkesle aynı fırsatlara sahip olmadığımı biliyorum.” açıklamasında bulunmuştunuz. Hala öyle mi düşünüyorsunuz? Eğer öyleyse, neden?

FPÖ güruhu ve ÖVP patırtısı sayesinde bölünmüş olan topluma bakarsak, evet! Bu, daha en basit iş aramada başlıyor. Hangi niteliklere sahip olursanız olun, “Avusturyalı olmayan” bir isimle dezavantajlısınızdır.

Seçimlerden önce insanlara iletmek istediğiniz mesaj nedir?

İnsanlık, zengin bir çeşitliliğe sahiptir. Ayrıştırmak yerine, bu çeşitliği toplumumuza katmalıyız.

Ömer Özcan kimdir?

21 yaşındaki Ömer Özcan, siyasi bir aktivist. Özcan, Sacre Coeur Ticaret Okulu öğrenci temsilcisiydi ve beş yıl boyunca öğrenci konseyinde yer aldı. 2015/2016 öğretim yılında Öğrenci Birliği’ne kabul edildi. Türk kökenli bir Avusturyalı olan Özcan, mesleki eğitim veren orta ve yüksek dereceli okulların (BMHS) öğrenci temsilcisi vekili olarak seçildi. Genç yıldız, üç yıl boyunca Penzing JVP’nin üyesiydi ve şimdi NEOS’a geçti.

http://www.dasbiber.at/blog/ex-kurz-fanboy-packt-ausab-jetzt-neos-weil-man-da-nicht-auf-seine-herkunft-differenziert-wird

Kern: ‘Okullarda öğle yemeği ücretsiz olsun’

VİYANA  – Avusturya’nın eski başbakanı SPÖ Lideri Christian Kern, hükümetin yaklaşık 200 milyon avroyu eline alıp tüm gün okullarında öğle yemeğini ücretsiz yapmasını talep etti.

Edinilen bilgilere göre SPÖ başkanı Christian Kern’in tüm gün süren okullardaki öğle yemeğinin bütün çocuklar için ücretsiz olmasının yıllık yaklaşık 200 milyon avroya mal olacak. Kern, bunun mümkün olacağını savunurken, oteller için öngörülen vergi muafının son baharda yürürlüğe girmeden kaldırılması halinde, 120 milyon avro elde edilebileceğini açıkladı. Bunun yanında büyük şirketlere daha çok yapılacak olan vergi denetlemesiyle geri kalan gerekli miktarın tamamlanacağını savundu.

Kern’in Kleinformat gazetesine verdiği demeçte ailelerinin yıllık öğle yemeğine 700 milyon avro ödediklerini söylediğini ve bu tüm gün okullarındaki öğle yemeğinin sosyal bir sorun olduğunu kaydetti.  (yenivatan.at)

“Nihat Doğan karaktersizliğini bir kez daha ortaya koydu, pişmanız”

Nihat Doğan, Özgecan Aslan’ın babası Mehmet Aslan ile buluşurken, bu buluşmanın fotoğrafını da kişisel Instagram hesabından paylaştı. Mehmet Aslan ise, Doğan’ın paylaşımına çok sert tepki gösterdi.

11 Şubat 2015 tarihinde 19 yaşındaki Özgecan Aslan, bindiği minibüsün şoförünün tecavüz girişimine direndiği için hunharca katledilmişti. Tüm Türkiye o dönem Aslan’a sahip çıkmış, birçok kentte Özgecan için eylemler yapılmıştı.

Nihat Doğan ise o dönem, “Siz de mini eteği giyip soyunup laik sistemin ahlaksızlaştırdığı sapıklar tarafından tacize uğrayınca da bas bas bağırmayacaksın” diye tweet atmış ve kamuoyunda büyük tepki çekmişti. Doğan, daha sonra ise, “Zerre-i miskal kadar pişman değilim. ‘Ben sokağa mini etekle çıkacağım’ diyen birine; ‘Bacım, sokağa mini etekle çıkarsan, dışarısı sapık dolu, seni taciz ederler’ demişim. Bunda ne var” demişti.

ÖZGECAN’IN BABASIYLA BULUŞTU

Odatv`nin verdiği habere göre Nihat Doğan, geçen günlerde Özgecan Aslan’ın babası Mehmet Aslan ile bir araya gelirken, bu buluşmanın fotoğrafını da kişisel Instagram hesabından paylaştı.

Buluşmada, Aslan’la beraber yemek yiyen Doğan, sosyal medya hesabından da bunu duyurdu.

İşte o buluşma:

 

Doğan, paylaştığı fotoğrafta şu ifadelere yer verdi:

“Karşımda oturan, ‘Bunca sapığın kol gezdiği sokaklara çıktığınızda biraz daha tedbirli olup mini etek giymeyin’ minvalinde Ahu Sungur adlı bayana cevaben attığım tweetimi, Kışın ortasında mini etek giymediği halde onunla özdeşleştirmeye çalıştırılan hunharca katledilmiş Özgecan Aslan kardeşimizin Babası her zaman konuştuğum evine gittiğim Survivor öncesi uçağa binmeden beni arayıp başarı dileyen en son kişi olan yüce gönüllü Mehmet Aslan abimdir. Özellikle sosyal medyada kendi ahlaksız yaşam tarzlarını Özgecan kardeşimiz üzerinden tahakküm etmeye çalışmak suretiyle her seferinde şahsıma saldıran bizden gibi görünen fakat bizden olmayan ‘Zulüm 1453 te başladı’ diyen, Mankurt, Hakk düşmanı batılın piçleri, çomarları bu fotoya çok iyi baksın…Özgecan Aslan kardeşimizin ailesi benim ailemdir ben de onların evladıyım… Buradan size ekmek çıkmaz. Ayrıca konuşmak her kişinin, hak konuşmak er kişinin işidir, ben hak konuşuyorum hakikat konuşuyorum. Sizin derdiniz benle değil benim hak konuşmamla… Dönen dönsün ben dönmezem yolundan haydi şimdi başka kapıya… #ÖzgecanAslan”

“PİŞMAN ETMİŞTİR”

Mehmet Aslan ise, Doğan’la buluşmasından bir gün sonra duruma çok sert tepki gösterdi.

Aslan, kişisel Facebook hesabından, “Nihat Doğan’ın adımızı, insanlığımızı ve nezaketimizi kullandığı için şahsiyetsizliğini ve karaktersizliğini bir kez daha ortaya koymuş ve bizleri de, kendisini ve annesini kabul ettiğimiz için pişman etmiştir. Kendisini kınıyorum” diye bir mesaj paylaştı.

İşte o mesaj:

 

 Mehmet Aslan iki yıl önce yaşananları Hürriyet’e ise şöyle anlattı :

Vahşice katledilen Özgecan Aslan’ın ardından sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımla tepki çeken Nihat Doğan’ın 2 yıl önce Özgecan’ın babası Mehmet Aslan çekilmiş bir fotoğrafı sosyal medya hesabından paylaşması çok konuşulmuştu.

İki yıl önce annesiyle birlikte Tarsus’a gelen Nihat Doğan`ı  kabul ettikleri için pişman olduklarını söyleyen Mehmet Aslan ” Birileri Nihat Doğan’a akıl vermiş ” Git barış” diye… Her gün arıyordu, bizi sürekli taciz etti. Bu haftalarca sürdü. Biz de sonunda ısrarlara dayanamayıp kabul ettik. Çünkü bizim ağzımızda, gönlümüzde barış ve kardeşlik var. Ama kendi kavgasında bizi kullanması bizi üzdü. Bu yüzden sosyal medya hesabımda “ Nihat Doğan’ın adımızı insanlığımızı ve nezaketimizi kullandığı için şahsiyetsizliğini ve karaktersizliğini bir kez daha ortaya koymuş ve bizleri de kendisini ve annesini kabul ettiğimiz için pişman etmiştir. Kendisini kınıyorum” yazdım. Kendisi ile görüşmeyi kabul ettiğimiz için pişmanız, hata etmişiz” dedi.

İstanbul Ermenileri, Viyana’daki yarışmalara damga vurdu

Avrupa Ermeni Oyunları’nda Türkiye’yi temsil eden İstanbul Ermenileri şampiyon oldu

İSTANBUL  – Her yıl Avrupa’nın farklı şehrinde düzenlenen ve Avrupa’da yaşayan Ermenileri bir araya getiren Avrupa Ermeni Oyunları’nda (EURO Armenian Games), Türkiye’yi temsil eden İstanbul Ermenileri şampiyon oldu .

Avusturya’nın başkenti Viyana’da 30 Mart-1 Nisan tarihlerinde gerçekleştirilen oyunlarda Türkiye’yi, İstanbul takımları Bolsohay, Sahakyan Basketbol, Anatolia Futsal ve İstabolis ekipleri temsil etti.

İstanbul takımları, bu yıl 12 ülkenin katıldığı Avrupa Ermeni Oyunları’na damga vurdu.

Antrenör Arto Akay yönetimindeki futsal şampiyonu Bolsohay, finalde Paris Nubar takımını 2-1 yendi. Bolsohay Futsal Takımı’ndan Harutyun Kuran, turnuvanın en iyi kalecisi seçildi.

Satrançta Bolsohay oyuncusu, fide unvanı bulunan Ari Kiremitçiyan 10’da 10 yaparak şampiyonluğu elde etti.

Bolsohay Voleybol Takımı da Ermenistan’ın Adaam takımını 2-0 yenerek şampiyonluğu elde etti. Kafilenin antrenörlük görevini Alen Narsüz üstlendi.

Aleks Karaköse’nin kafile başkanlığını yaptığı Sahakyan Basketbol takımı ise finalde Ararat Viyana takımını 32-12 yenerek mutlu sona ulaştı.

Medya sponsorluğunu LUYS Gazetesi’nin üstlendiği Bolsohay yetkilileri, turnuvanın gelecek yıl İstanbul’da yapılmasının en büyük dilekleri olduğunu belirtti.

– Patrik Genel Vekili Başpiskopos Ateşyan’dan kutlama

Türkiye Ermenileri Patrik Genel Vekili Başpiskopos Aram Ateşyan, başarı elde eden sporcular için tebrik mesajı yayımladı.

© AA

İstanbul’u temsil eden ekiplerin aldıkları sonuçlarla kendilerini mutlu ettiğini aktaran Ateşyan, şunları kaydetti:

“Hristiyanlığın en büyük bayramlarından biri olan Paskalya Bayramımızda, Viyana’da organize edilen turnuvada ülkemiz adına ortaya koymuş olduğunuz üstün performans, en çok ihtiyaç duyduğumuz birlik ve beraberlik içerisinde şu günlerde hepimizi büyük bir sevince boğmuştur. Her başarı üstün emek, çaba ve inanmakla sağlanır. Özverili çalışmalarıyla sportif anlamada ülkemizi Avrupa’da en iyi şekilde temsil eden sporcu kafilelerimizi, yöneticilerini, maddi manevi katkı sağlayan herkesi canı gönülden kutluyor, dua ve takdislerimle hepinize sevgilerimi iletiyorum.” (AA)

“Çocuklarınızı okula yollamayın, cehennemde yanarsınız”

Bir yandan FETÖ ile mücadele devam ederken, başka tarikat ve cemaatler de halkı tahrik edici broşürler dağıtmaya devam ediyor.. Bu broşürler Avusturya’ya gönderilirse ne olacak?

Bir yandan FETÖ ile mücadele devam ederken, başka tarikat ve cemaatler de halkı tahrik edici broşürler dağıtmaya devam ediyor.

Gaziantep’te parklar ve meydanlarda vatandaşlara dağıtılan broşürlerde skandal sözler yer aldı. “İçinde bulunduğumuz çağda demokrasi bir kurttur, okullar bir kurttur, okullardaki putlar bir kurttur” şeklinde yapılan açıklamalar şaşkınlık yarattı.

NEVRUZ İÇİN ‘KAFİR BAYRAMI’

Sözcü’den Ali Ekber Ertürk’ün haberine göre, broşürde velilere “Çocukları zorunlu eğitimden koruyun ki cehennem ateşinde yanmayasınız. Çocuklarınızı okullara göndermeyin” çağrısı yapıldı. Milli Eğitim Kanunu içinde “Bu eğitim kurumları kimin ilkelerine önem veriyor” ifadeleri var…

Tahrik etmek için babalara ise şöyle seslenildi: “Ey baba sen hâlâ çocuklarını bu okullara göndermeye devam mı edeceksin? Bir daha düşün.” Broşürlerde Nevruz’un “kafir bayramı” olduğu da öne sürüldü. Öte yandan Gaziantep’teki Ümit Derneği, bütün okullarda Said-i Nursi’nin kitabı üzerine bir yarışma düzenledi.

Viyana’da kiralar artış gösterdi

VİYANA – Viyana’da kira artışı en çok 1. Viyana’da olurken Viyana’nın en ucuz semtleri Ottakring (16. Bölge) ve Simmering (11. Viyana) olarak belirlendi.

DiePresse’de yer alan habere göre kira fiyatları 2016 yılına nazaran %6 artış gösterdi. İmmowelt.at’nin verilerine göre en yüksek artış 1. Viyana’da en düşük artış ise 13. Viyana’da (Hietzing) oldu.

1. Viyana’daki %12 kira artışına sebep eski binaların restore edilmesi ve yüksek kalite ile tekrar kullanıma sunulması olduğu kaydedildi. Böylece 1. Viyana’da kiralık dairelerin m2 fiyatı 15,60 Euro olarak bildirildi. 1. Viyana’yı Donaustadt (22. Viyana) m2 fiyatı 14,10 Euro ile takip etti. Farkın sadece 1,50 Euro olduğuna dikkat çekilirken bir önceki sene fiyatın neredeyse yarısı olduğu açıklandı. Yüzde 7’lik bir yükselişin sebebi ise yapılan yeni binalardan dolayı olduğu gelen bilgiler arasında.

Öte yandan m2’si 14 Euro olan Mariahilf (6. Viyana) ve Neubau (7. Viyana) bölgeleri Donaustadt’ı takip ediyor. 7. Viyana’da kira artışının %7, 6. Viyana’nın ise yüzde 6 olduğu açıklandı.

En ucuz bölgeler m2’si 12,30 Euro ile Simmering (11) ve Ottakring (16) olduğu belirlenirken bu bölgeleri m2 fiyatı 12,50 Euro ile Penzing (14) ve Rudolfsheim-Fünfhaus (15) takip ediyor.

‘Kreşte ve ilkokulda başörtüsü yasaklansın’

VİYANA – Aşırı sağcı Avusturya Özgürlük Partisi (FPÖ) Genel Başkanı ve Başbakan Yardımcısı Heinz Christian Strache, kız çocukların gelişimi ve uyumu için başörtüsünün ilkokul ve kreşlerde yasaklanması gerektiğini söyledi.

STRACHE, ulusal yayın yapan Kronen gazetesine verdiği röportajda, ilkokula başlama koşulu olarak Almanca yeterliliğinin yanı sıra anaokulu ve ilkokulda başörtüsünün yasaklanmasının, uyum için atılması gereken ikinci önemli adım olduğunu ileri sürdü.

Kız çocuklarının özgür gelişimleri ve uyumu için 10 yaşına kadar korunması gerektiğini belirten Strache, “Kreş ve ilkokullarda başörtüsünün yeri yok” dedi.

Strache, başörtüsünün ayrıştırıcı ve uyuma engel olduğunu savunarak, ülke genelinde kreş ve ilkokullarda başörtüsünün yasaklanması gerektiği değerlendirmesinde bulundu. Başörtüsünü ‘siyasal İslam’ın simgesi olarak tanımlayan Strache, buna engel olabilmek için çocukların erken yaşta bu duruma karşı eğitilmesi gerektiğini iddia etti. (AA)

Türkiye Kaliteli Yaşamda Sınıfta kaldı1

OECD’de 5.5 puanla sondan 4’üncü sıradayız. Parasızlık, işsizlik, uzun çalışma saatleri ve kirli hava gibi nedenler Türkleri en mutsuz halklardan birisi yaptı. “Yaşamdan memnuniyet” anketinde Türkiye, 35 OECD ülkesi arasında 32. sırada yer alıyor.

Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı’nın (OECD) Daha İyi Yaşam Endeksi’ndeki “yaşamdan memnuniyet” anketinde 35 ülke arasında sondan 4. olduk. OECD ortalaması 10 üzerinden 6.5 puan olduğu halde Türkiye, 5.5 puanla en kötü durumdaki ülkeler arasında yer aldı.

Norveç’in 7.6 ile “halkı hayatından en memnun” ülke olduğu listede Türkiye’nin arkasında Macaristan, Yunanistan ve Portekiz bulunuyor.

GELİR OECD’NİN ÇOK ALTINDA

“Para mutluluğu satın alır mı?” tartışılır ama yaşam standartlarını yükselttiği kesin. Türk insanının hayatından memnun olmamasının başlıca nedenleri arasında hanehalkı gelirinin düşük olması geliyor.

Türkiye’de yıllık hane halkı harcanabilir kişisel gelir miktarı 19.139 TL iken (4.833 dolar) OECD ortalaması 30.563 dolar.

Türkiye, 15-64 yaş arasında iş sahibi olma oranıyla (yüzde 51), yüzde 67 olan OECD ortalamasının oldukça altında bulunan ülkeler arasında yer alıyor.

Çalışan insan nüfusunda kadınların oranı ise sadece yüzde 31.

Ayrıca çalışanların yüzde 34’ünün çok uzun saatler (haftada 50 saatten fazla) çalıştığını söylemesi de Türkiye’yi yine OECD ortalamasının (yüzde 13) gerisine itiyor.

İyi eğitim ve yetenekler iş bulmada önemli faktörler. Türkiye’de orta öğretimi tamamlayan 25-64 yaş arasındaki yetişkinlerin oranı yüzde 39’la yine OECD ortalamasının (yüzde 74) oldukça altında yer alıyor.

Üniversiteyi bitiren erkeklerin oranı ise yüzde 43’le kadınların (yüzde 34) üzerinde.

SOLUDUĞUMUZ HAVA KİRLİ
Ortalama yaşam süresinde ise 78 yılla OECD ortalamasının (80) sadece 2 yıl gerisindeyiz.

Ancak hava kirliliği konusunda aynı şeyi söylemek mümkün değil. OECD ortalaması metreküpte 13.9 mikrogram olduğu halde Türkiye’de rakam 20 mikrogram olarak akciğerde ve sağlıkta hasara yol açabilecek bir seviyede bulunuyor.

Su kalitesinde de çok iyi durumda olduğumuzu söyleyemeyiz. İnsanların yüzde 63’ü su kalitesinden memnun olduğunu söylerken OECD’de bu oran yüzde 81 düzeyinde bulunuyor.

NEDEN MUTSUZUZ?

– Kazanılan para yetmiyor.
– İşsiz sayısı yüksek.
– Çalışan kadın sayısı az.
– Çalışma süreleri çok uzun.
– Eğitim düzeyi düşük
– Üniversite bitiren kadınların sayısı az.
– Hava kirliliği sağlığa zarar verecek düzeyde.
– Su kalitesi düşük.

“MUTSUZ ÇALIŞAN DAHA AZ ÜRETİR”
Endeksteki “iş-yaşam dengesi”nde en iyi performans, 9.3 puanla Hollanda’ya aitken biz 5.5 puanla sonuncu sırada yer alıyoruz.

Great Place to Work Türkiye Genel Müdürü Eyüp Toprak, sağlıksız ve mutsuz çalışanların uzun saatler çalışsalar bile daha az üretken olduklarını vurgulayarak, şunları söyledi:. “Çalışanlarda görülen tükenmişlik sendromu ve bunu izleyen işten ayrılmalar kaynak israfına neden oluyor. Diğer çalışanlar işlerine odaklanmak yerine yeni çalışanı eğitmek için zaman ve emek harcamak zorunda kalıyor. Mutlu çalışan mutlu müşteri demektir.”

Paskalya gününde anlamlı temizlik

VİYANA – Viyana, Paskalya Günü’nde anlamlı bir temizliğe tanıklık etti.

Nazi’ler tarafından  1938 yılında 6. Viyana’da bulunan evlerinden alınarak götürüldükleri toplama kamplarında insanlık dışı uygulamalara maruz kalan ve vahşi işkenceler sonucu hayatlarını kaybeden Yahudilerin anısı Viyana’daki evlerinin önünde yaşatılıyor.

İnsanlık dışı uygulamalarla katledilen Yahudilerin evlerinin önünde bulunan ve kurbanların isminin doğum ve ölüm tarihlerinin yer aldığı bakır – çelik karışımı anı sembollerinin pas tutan yüzleri 2 yabancı Müslüman  bir Hiristiyan yabancı tarafından 31. Mart günü Yahudi bir derneğin desteği Paskalya günü temizlenmesi dikkat çekti. 

Yahudi Derneği girişimleriyle yapılan temizlik işlemi. (31.03.2018) © Yeni Vatan

Avusturya’da ‘sahte diploma mafyası’ çökertildi

(VİYANA) – Avusturya’da oturum vizesi almak isteyen kişiler için gerekli olan “dil diplomalarını” sahte belgelerle uyarlayan ve bundan milyon avroluk kazanç elde eden şebeke çökertildi.

Yıllarca devam eden araştırmalar sonucunda gerçekleştirilen operasyonda, şebekenin binlerce yabancı kişiye “sahte dil diploması” sattığı ve bundan yüksek miktarda yasal olmayan kazanç elde ettiği öğrenildi.

Krone’de yer alan habere göre şebekeye dair bulunan ilk iz yabancılar polisini 16. Viyana’da bulunan ve ruhsatlı olduğu belirlenen bir dil kursuna götürdü. Burada yapılan araştırmalar sonucu kurumun çok sayıda sahte dil diploması hazırladığı öğrenilirken, yapılan anonim bir şikayet sonrası bir avukat ve eşinin de tutuklandığı bildirildi.

Öte yandan Graz’da eş zamanlı yapılan incelemelerde sahte dil sertifikalarının yanında başka suçlar da tespit edildi.

Çökertilen şebekenin 10 grup halinde iş birliği içinde oldukları öğrenilirken, şebekenin 2’si Avusturyalı olmak üzere toplam 25 ana suçludan oluştuğu belirtildi.

Edinilen bilgiye göre bunun yanı sıra 80 suç ortağı Facebook üzerinden kısmen posta yoluyla sahte dil diplomalarını Bosna’dan, 100 ile 2.700 Euro arasında değişen ücret karşılığında adreslere yolluyordu.

Bu sahte diplomalar, Avusturya’da oturum izni almak için kullanılıyordu. En son vaka 9 Mart 2018 de ortaya çıkarken, sadece o grubun 600 vakasının bulunduğu, toplamda ise 8 bin sahte dil diploması için yasal işlem başlatıldığı kaydedildi. (yenivatan.at)

Demircan :”Diriliş dizisinde İslâm’a recm iftirası”

Ali Rıza Demircan “Diriliş dizisinde İslâm’a recm iftirası” başlıklı şu analizi  ile dikkat çekti

Asırlar boyunca geleneksel ulemamız ve onları taklit eden asrımız alimleri iftira nitelikli bir yanlışı nakledip durdular. Söylem şuydu:

Savaş Esirlerinin Köleleştirilip Odalık Olarak Satılması

İslam kölelik ve cariyelik düzenini ilga etmemiş ama tedrici bir yöntemle kaldırılmasını amaçlamış, bunun için oluşumu önleyici ve mevcudu giderici kurallar getirmiştir.”

Bu yanlış sürdürülürken dünya geleneksel kölelik-cariyelik düzeninden modern köleliğe-cariyeliğe geçmiş ama bizim fıkhımız 14 asırdır tedriciliği bir türlü sonuçlandıramamıştır. Kaynak eserlerimiz hâlâ köleler ve avret yerleri erkeklerin avret yerleri gibi kabul edilen üryan cariyelerle doludur. Bir diğer anlatımla göğüsleri ortada genç Müslüman cariyelerin bile nikâhsız odalık yapılmak üzere pazarlarda satılması caiz görülmüştür. Sırtımızda taşıdığımız iftira nitelikli bu kamburu İslâm’a da taşıtmışızdır. (Geniş bilgi için bak. Ali Rıza Demircan, Kur’ân ve Sünnet Işığında Cariyeler ve Sömürülen Cinsellikleri)

Üç Defa Boş Ol Demekle Nikâh’ın Geçerli Olacağı İftirası

İslâm’a yükletilen bir kambur da yazılı örneklerini geleneksel fıkhımızda, görsel örneğini en son Vatanım Sensin dizisinde izlediğimiz ard arda “üç defa boş ol diyerek yapılacak boşamanın geçerli olacağı” iftirasıdır. (İlgili makalemize bakılabilir: Boşanma Sistemimizin Karanlığında Kur’ân-ı Kerîm’e Göre Boşa(n)manın Aydınlığı)

Hele hele İslâm’a taşıtılan bir diğer kambur daha var ki O da Recm cezasıdır.

Asırlar boyunca geleneksel ulemamız ve onları taklit eden asrımız alimleri iftira nitelikli bir yanlışı nakledip durdular. Söylem şuydu:

Savaş Esirlerinin Köleleştirilip Odalık Olarak Satılması

İslam kölelik ve cariyelik düzenini ilga etm

 

emiş ama tedrici bir yöntemle kaldırılmasını amaçlamış, bunun için oluşumu önleyici ve mevcudu giderici kurallar getirmiştir.”

Diriliş Dizisinde Recm İftirası

28 Mart 2018 tarihinde yayınlanan bölümünde İslâm’a yapılan Recm iftirasının -hiç de gerek yok iken- tekrar gündeme getirildiğine tanık olduk.

Dizinin kahramanlarında Sadettin Köpek muhalifi olan bir veziri müğanniye/şarkıcı bir kadınla yaşadığı ilişkiyi gerekçe göstererek zina suçlamasıyla Recm ettirir. Bir diğer ifadeyle yarı bele kadar toprağa gömdürüp taşlatarak öldürtür. Yanılmıyorsam dizi de Recm iki defa konu edilir ve Recm’in İslâmî bir ceza olduğu zihinlere kazınır.

Gerçi Recm, İslâm’ın kendi öz çocuklarının bilerek veya “eski bilginlerce böyle kabul edilir gördük” diyerek İslâm’a yamadığı iftira nitelikli yanılgıdır. Ama iftira nitelikli bu azim yanılgıyı yeniden milyonların önünde tekrarlamanın; ak zihinleri karanlığa gömmenin sorumluluğunu kim taşıyacak?

İktidarımızın iftihar ettiği ve yayın desteği verdiği bu dizide merhum İbn-i Arabi’nin şahsında sergilenen bazı hurafeleri sineye çekmiştik. Ama bu iftira çekilir gibi değil.

Büyük bir televizyon kanalında haftalarca ve saatlerce sürdürülen –bize göre İslâm’ı küçültmek amacı güdülen- programlarla Recm iftirası gündeme taşınmıştı. Orada programcının amacını algılayabiliyorduk, ama Sayın Cumhurbaşkanımızın ilgilendiği dizideki hatayı kime yükleyeceğiz?

İslâm’da Recm Cezası Yoktur

Büyük bir günah, azim bir suç olan ve en az dört kişinin tanık olduğu zinaya Kur’an’da belirlenen ceza şöyledir:

“ Zina eden kadın ve zina eden erkekten her birine yüz celde/sopa vurun. Allah’a ve Âhiret Günü’ne inanıyorsanız Allah’ın dinini tatbik hususunda sizi sakın acıma duygusu kaplamasın. Müminlerden bir topluluk da onlara uygulanan Azaba; cezaya şahit olsun.” (Nûr 24/2)

Kur’ân’da yer almayan Recm cezası, aslında Allah’ın Resûlü Hz. Muhammed’in bizi bağlayıcı yürürlükteki Sünnet’inde de yoktur. Sünnet/Hadis kaynaklarımızda açıkça belirtildiği üzere Peygamberimiz Medine döneminde –henüz Kur’ânî ceza indirilmediği için- kendisini de bağlayan Tevrat Şerîati’ne göre Recm cezasını, önce zinalarını itiraf eden bir yahudi çifte, -eğer rivayetler doğruysa- sonra da biri erkek diğeri kadın iki Müslümana uygulamıştır. Ancak Allah’ın Resûlü Kur’ân’ın evli bekâr ayırımı yapmaksızın dört şahidin tanık olduğu zina cezasına getirdiği “bir topluluk önünde yüz sopa vurulması” şeklinde ki cezanın indirilişinden sonra asla Recm uygulamamıştır. Çünkü Peygamberimiz Kur’ân’ın 23 senelik indiriş süresince sürekli olarak kendisine indirilen Kur’ân âyetlerini uygulamakla yükümlü kılınmıştır:

“ (Ey Peygamber) Sen sana indirilen Kur’ânî Vahye uy. Sen (ancak bu uyuşunla) dosdoğru yol üzerindesin.” (Zühruf,43/43)

 “Biz sana bu Kitâb’ı ancak insanların, hakkında ihtilâfa düştükleri şeyleri kendilerine açıklayasın ve imân edecek bir topluluğa bir hidâyet ve bir rahmet olsun diye indirdik.” (Nahl 16/64)

Recm Tevrat’ta Getirilen Cezadır

Rabbimiz, İsrail oğulları için Tevrat’ta yasalaştırdığı ‘suça tıpa tıp benzeri ile ceza’ olan Kısas’ı ve eşlerle özel günlerinde ilişki yasağını Kur’ân’a taşımıştır. (Maide 5/45;Bakara 178,222) Ama silah çekmeksizin dinden çıkışa ölüm cezası verilmesi ve Recm’i Kur’ân’a aktarmamışıtır.

Kur’ân ile uygulamadan kaldırılan, özgün ifadesiyle Nesh edilen Recm eldeki mevcut Tevrat’ta varlığını sürdürmektedir:

“Eğer bir adam başka birinin karısıyla yatarken yakalanırsa hem kadınla yatan adam, hem kadın ikisi de öldürülecek. İsrail’den kötülüğü atacaksınız.” (Tesniye Baba 22,Cümle 22. Ayrıca bak. Levililer Bab 20,Cümle 10)

Frohe Osterfeiertage-Hayırlı Paskalya! So feiert man Ostern in der Türkei

Türkische KULTURgemeinde wünscht frohe Osterfeiertage wie folgt: ” Wir wünschen unseren christlichen Freunden, Nachbarn und auch allen anderen, die dieses christliche Fest nicht begehen, frohe Osterfeiertage und ein schönes Wochenende.”

Hayirli Paskalya! So feiert man Ostern in der Türkei

Auch in der Türkei wird an manchen Orten Ostern gefeiert, vor allem in Ostanatolien. Will man sich gegenseitig „Frohe Ostern!“ wünschen, so sagt man dort „Hayirli Paskalya!“. Aber wie wird Paskalya in der Türkei gefeiert? Hier ein paar Eindrücke.

Was wäre Ostern ohne einem leckeren Hefezopf? Das dachte man sich wohl auch in der Türkei. Deshalb wird dort an Ostern ein Osterkuchen aus Hefeteig gebacken. Das Besondere daran ist, dass in den Kuchen traditionell eine Münze eingebacken wird – wer diese dann beim Verspeisen findet, der kann sich über Gesundheit und Glück freuen. Aber natürlich gibt es in der Türkei noch viele weitere Gaumenfreunden zu Ostern. Deswegen kommt an den Feiertagen meist die ganze Familie zusammen, um gemeinsam leckeren Fisch und grüne Linsen zu essen. Das ist nämlich Brauch am Karfreitag.

Gibt es in der Türkei auch Ostereier?

Und auch auf die Ostereier muss man bei einem Osterfest in der Türkei nicht verzichten. Hierzu gibt es sogar einen speziellen Brauch. Zwei Personen müssen ihre Ostereier gegeneinander schlagen und derjenige, dessen Ei nicht zerbricht wird auch wieder mit Gesundheit und Glück beschenkt. Neugierig geworden? Wer nun vielleicht sogar über die Osterfeiertage einen Urlaub in der Türkei machen möchte, weiß nun zumindest, dass man auch dort sehr gut Ostern feiern kann. In manchen Orten in der Türkei gibt es außerdem auch christliche Kirchen, in denen man zur  Ostermesse gehen kann. Na dann, Hayirli Paskalya! (Myheimat.de)

 

Izmir – türkische Ostern für Anfänger

von Marie Christen

Die Türkei fällt einem vielleicht nicht als erstes ein, wenn man an das Osterfest denkt, doch auch hier wird das Fest mit seinen ganz eigenen Osterbräuchen zelebriert! Erlebt türkische Ostern mit uns!

FROHE OSTERN!

Hayirli Paskalya! (Frohe Ostern!) wird euch in der Türkei gewünscht! Nicht viele Türken feiern das Osterfest, auch ist es kein gesetzlicher Feiertag und doch überrascht die Türkei mit einigen Osterbräuchen.

Ostern ist auch hier ein Fest der Familie, alle kommen zusammen und veranstalten ein großes Festessen! Für die Feiertage wird ein Osterkuchen aus Hefeteig gebacken, also ganz ähnlich wie bei uns. Doch das Besondere und außergewöhnliche steckt hier im Detail: In den Hefezopf wird nämlich eine Münze mit eingebacken und wer diese dann findet oder verspeist, soll sich dem Glauben nach besonderer Gesundheit und Glück in diesem Jahr erfreuen dürfen. Aber natürlich gibt es noch andere Freuden für den Gaumen wenn man türkische Ostern feiert. An Karfreitag zum Beispiel wird sich in großer Runde getroffen und statt Osterbrot werden traditionell Fisch und grüne Linsen zum Mittag serviert.

izmir_stock_000008072578small

Auch die Ostereier werden in der Türkei nicht vergessen. Hier muss man sie allerdings nicht erst finden, denn in der Türkei gibt es diesbezüglich einen speziellen Brauch. Hierbei schlagen zwei Personen ihre Ostereier gegeneinander und derjenige, dessen Ei nicht zerbricht wird auch hier wieder mit Gesundheit und Glück gesegnet! Neugierig geworden? Dann besucht doch mal…

IZMIR

Die Perle an der türkischen Ägäis hat dir so einiges zu bieten! Die drittgrößte Stadt der Türkei, nach Istanbul und Ankara, wurde 3000 v. Chr. gegründet und ist somit eine der ältesten Städte der Welt. Viele verschiedene Kulturen haben während der wechselvollen Stadtgeschichte ihre Spuren hier hinterlassen.

Das Hafenviertel sowie der moderne Innenstadtbereich mit seinem Basarviertel, dem Museum und dem Kulturpark bieten eine Vielfalt an Besichtigungsmöglichkeiten. Besonders Kulturliebhaber kommen hier voll auf ihre Kosten. Neben zahlreichen Museen findet man in Izmir auch ein Staatstheater und die Staatsoper mit einem berühmten Orchester. Musikfreunde reisen aus der ganzen Türkei an, um das Orchester spielen zu hören!

izmir_istock_000011334293xsmall

Der Uhrturm auf dem Konak-Platz ist nicht nur Wahrzeichen der Stadt sondern auch ein Symbol für die Befreiung von der griechischen Besatzung. Unweit davon befindet sich das Archäologische Museum, das mit Funden aus der Antike aufwarten kann und absolut einen Besuch wert ist. Wer einen besonderen Ausblick über die Bucht von Izmir erleben möchte, sollte sich nicht scheuen, den Berg Kadifekale zu erklimmen. Auf diesem Berg lassen sich heute noch Ruinen einer eindrucksvollen Burg und ihrer Mauern, die während der Herrschaft von Alexander des Großen errichtet wurden, finden. Man kann also sagen, dass Izmir ein Ort mit großer Vergangenheit hat, die bis in die Moderne hineinreicht. Ein toller Ort um Kultur hautnah zu erleben oder für ein paar Tage zu entspannen. Also…packt die Ostereier ein, fahrt nach Izmir und Hayirli Paskalya! (blog.surprice-hotels.com)

 

CHRISTENTUM STAMMT AUS DER TÜRKEI VON BIROL KILIC

http://www.turkischegemeinde.at/christentum-stammt-aus-der-tuerkei/

 

 

Çifte vatandaşların Avusturya vatandaşlığı tehlikede

VİYANA – Yasal olmayan şekilde hem Avusturya hem Türk vatandaşlığı bulunan kişilerin Avusturya vatandaşlıkları elinden alınabilir.

Viyana’daki 1500 Türkiye kökenli Avusturya vatandaşının, yasal olmayan şekilde çifte vatandaşlığından dolayı Avusturya vatandaşlığını kaybedecekleri aktarıldı.

Die Presse gazetesinde yer alan habere göre Viyana’daki 1500 Türkiye kökenli çifte vatandaşın, Avusturya vatandaşlığından çıkarılmaları için işlemler sürüyor. 

Haberde MA 35 kurumunun işlemleri daha hızlı şekilde sürdürebilmek için ek olarak 26 memuru daha görevlendirdiği bildirildi.

“İhbar Mektubu Gönderildi”

Geçtiğimiz dönemde çifte vatandaşlığı bulunan 1500 Türkiye kökenli vatandaşa gönderilen ihbar mektubunda, kişilerden nüfus kayıt bilgileri istenmişti. İstenilen bu bilgilerle kişinin neden ve ne zaman yeniden Türk vatandaşlığına alındığının tespiti hedefleniyor.

“Viyana’da 12 bin kişi incelemeye alındı”

Medyada yer alan haberlerde ise Viyana’da yaklaşık 12 bin kişinin çifte vatandaşlıktan dolayı incelemeye alındığı aktarılırken, MA 35’in bu bilgilere “seçim listesinden” ulaştığı bilgisine yer verildi.

“Süreç karmaşık”

Avusturya Devlet Televizyonu’na (ORF) göre süreç karmaşık bir hal aldı. Buna sebep ise MA 35 kurumunun Türk makamlarından istedikleri nüfus kayıt örneklerini temin edemediklerinden dolayı, bu bilgilere farklı yollardan ulaşmaya çalışması gösterildi. (yenivatan.at)

Avrupa’da en genç Türkler anne oluyor

Türkiye, Avrupa Birliği (AB) ülkeleriyle karşılaştırıldığında en genç ilk doğum yapan kadın nüfusa sahip ülke olarak dikkati çekiyor.

AA muhabirinin Avrupa İstatistik Ofisi (Eurostat) ve Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerinden derlediği bilgilere göre,  Türkiye’de ilk canlı doğum yapan kadınların ortalama yaşı 25,3’te bulunuyor. AB üyesi ülkelerde ise ilk canlı doğumda ortalama yaş 29’u buluyor. Türkiye, AB üyesi 28 ülke ile karşılaştırıldığında kadınların en genç ilk doğum yaptığı ülke konumunda yer alıyor.

AB ülkeleri arasında ise en genç anne Bulgaristan’da olunuyor. Bulgaristan’da ilk canlı doğum yapan kadınların ortalama yaşı 26 oluyor. İlk doğum yaşı Romanya’da 26,4, Letonya’da 26,8, Slovakya’da 27, Polonya’da 27,2’yi buluyor.

Bu oran, AB’nin öncü ekonomilerinden Almanya’da 29,4’e, Fransa’da 28,5’e, İngiltere’de 28,9’a çıkıyor.

AB ülkelerinde kadınların en yaşlı ilk anne oldukları ülke ise İtalya oluyor. İtalya’da kadınlar ortalama olarak ilk canlı doğumlarını 31 yaşında gerçekleştiriyor. Onu 30,8’le İspanya, 30,5’le Lüksemburg, 30,3’le Yunanistan ve 30,1’le de İrlanda izliyor.

– Türkiye’de doğum sayısı AB ülkelerini geçiyor

Türkiye’de 2016 yılı itibarıyla 1 milyon 309 bin 771 canlı bebek doğumu bulunuyor. Bu dönemde AB üyesi 28 ülkede doğan bebek sayısı ise toplam 5 milyon 148 bin 162’ye ulaşıyor. Türkiye’deki bu doğum sayısı, AB üyesi ülkelerin hepsini geride bırakıyor.

Avrupa genelinde Türkiye’yi, 792 bin 137 doğumla Almanya, 784 bin 325 doğumla Fransa, 774 bin 386 doğumla da İngiltere takip ediyor. Doğum sayısı, İtalya’da 473 bin 438, İspanya’da 408 bin 734 olarak hesaplanıyor. Polonya’da 382 bin 257, Hollanda’da ise 172 bin 520 bebek doğumu buluyor.

Avrupa ülkeleri arasında en düşük sayıda doğuma gerçekleşen ülke ise 4 bin 476 ile Malta olurken onu 6 bin 50’yle Lüksemburg, 9 bin 455’le de Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) izliyor.

Eurostat ve TUİK verilerine göre 2016  itibarıyla AB ülkeleri ile Türkiye’deki ilk doğum yaş ortalaması şöyle:

© AA/Murat Usubaliev

 

Rusya’dan sert misilleme

(MOSKOVA) – Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, ABD’nin St. Petersburg’daki konsolosluğunun faaliyetine yönelik izni geri çekeceklerini belirterek, ABD’nin sınır dışı ettiği Rus diplomat sayısı kadar ABD’li diplomatın sınır dışı edileceğini açıkladı.

Lavrov, başkent Moskova’da düzenlenen basın toplantısında, ABD’nin Moskova Büyükelçisi Jon Huntsman’in Rusya Dışişleri Bakanlığına çağrıldığını kaydetti.

ABD’nin Rusya’ya yönelik adımlarına mütekabiliyet gereği Rusya’nın atacağı adımlarla ilgili Huntsman’in bilgilendirildiğini anlatan Lavrov, “ABD’nin St. Petersburg’daki konsolosluğuna yönelik izni geri çekeceğiz ve ABD’nin sınır dışı ettiği Rus diplomat sayısı kadar ABD’li diplomatı sınır dışı edeceğiz.” dedi

Lavrov, Rus diplomatları sınır dışı eden diğer ülkelere de aynı şekilde karşılık verileceğini bildirdi.

Rusya Dışişleri Bakanlığından yapılan yazılı açıklamada da ABD’nin Moskova Büyükelçiliğinde çalışan 58 personelin yanı sıra ABD’nin Yekaterinburg Konsolosluğunda çalışan 2 personelin “istenmeyen şahıs” ilan edildiklerine ve 5 Nisan’a kadar Rusya’yı terk etmeleri gerektiğine yönelik kararın ABD Büyükelçisi Huntsman’e iletildiği belirtildi. (AA)

Dünya Kupası’nda görev yapacak hakemler belli oldu

FIFA’dan yapılan açıklamaya göre Cüneyt Çakır, Dünya Kupası’nda düdük çalacak 36 hakem arasında yer alıyor. Çakır’ın yardımcıları Bahattin Duran ve Tarık Ongun ise 63 yardımcı hakem arasında bulunuyor.

2018 FIFA Dünya Kupası’nda görev alacak 36 hakem ve ülkeleri şöyle:

Cüneyt Çakır (Türkiye), Fahad Al Mirdasi (Suudi Arabistan), Joel Aguilar (El Salvador), Matthew Conger (Yeni Zelanda), Alireza Faghani (İran), Mark Geiger (ABD), Norbert Hauata (Tahiti), Ravshan Irmatov (Özbekistan), Jair Marrufo (ABD), Mohammed Abdulla Mohamed (Birleşik Arap Emirlikleri), Ricardo Montero (Kosta Rika), Felix Brych (Almanya), Ryuji Sato (Japonya), John Pitti (Panama), Nawaf Abdulla Shukralla (Bahreyn), Cesar Arturo Ramos Palazuelos (Meksika), Sergey Karasev (Rusya), Bjorn Kuipers (Hollanda), Mehdi Abid Charef (Cezayir), Julio Bascunan (Şili), Szymon Marciniak (Polonya), Malang Diedhiou (Senegal), Enrique Caceres (Paraguay), Antonio Miguel Mateu Lahoz (İspanya), Bakary Papa Gassama (Gambiya), Andres Cunha (Uruguay), Milorad Mazic (Sırbistan), Ghead Grisha (Mısır), Nestor Pitana (Arjantin), Gianluca Rocchi (İtalya), Janny Sikazwe (Zambiya), Sandro Ricci (Brezilya), Damir Skomina (Slovenya), Bamlak Tessema Weyesa (Etiyopya), Wilmar Roldan (Kolombiya), Clement Turpin (Fransa)

Video Yardımcı Hakem (VAR) sistemi de 2018 FIFA Dünya Kupası’nda kullanılacak.

– Cüneyt Çakır üst üste 2. kez

Türkiye Futbol Federasyonundan yapılan açıklamada, Cüneyt Çakır’ın üst üste 2. kez Dünya Kupası’nda maç yönetecek ilk Türk hakem olacağı belirtildi.

Açıklamada, Çakır’ın, yardımcı hakemler Bahattin Duran ve Tarık Ongun ile üst üste 2 Avrupa Şampiyonası ve 2 Dünya Kupası’nda maç yöneterek dünya klasmanında çok önemli bir başarıya imza atacağı vurgulandı.

2001 yılında Süper Lig hakemi olarak düdük çalmaya başlayan Çakır’ın 17 sene boyunca bu ligde 292 maç yöneterek en fazla maç yöneten Türk hakem olduğu belirtilen açıklamada, kariyeriyle ilgili şunlar kaydedildi:

“2007’deki 19 Yaş Altı Avrupa Şampiyonası’nda düdük çalan Çakır, 2009’daki 21 Yaş Altı Avrupa Şampiyonası’nda yarı final, 2011’de Kolombiya’da yapılan FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası’nda turnuvanın açılış maçı ve yarı final maçı da olmak üzere toplam 5 maçta görev aldı. Cüneyt Çakır, FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası Türkiye 2013’te de görevdeydi. Cüneyt Çakır, her iki 20 Yaş Altı Dünya Kupası’nın da açılış maçını yönetme başarısı gösterdi. Çakır ayrıca FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası Güney Kore 2017’de de görev yaptı. Çakır, kariyerinde 2 kez Avrupa Ligi yarı finali ve 4 kez Şampiyonlar Ligi yarı finali yönetme başarısına sahip. Ayrıca aynı sezon içerisinde Şampiyonlar Ligi’nde 2 yarı final yöneten ilk hakem olarak tarihe geçti. Cüneyt Çakır, Polonya-Ukrayna ortaklığında düzenlenen UEFA EURO 2012’de de görev almış ve aralarında yarı finalin de olduğu 3 maçı yönetmişti. Çakır, 4 yıl sonra Fransa’da düzenlenen UEFA EURO 2016’da da 3 karşılaşmada görev aldı.

Cüneyt Çakır ayrıca 2016 yılında Brezilya’da düzenlenen olimpiyatlarda çeyrek final maçını yönetti. Çakır, Japonya’da düzenlenen FIFA Dünya Kulüpler Şampiyonası 2012’de de Chelsea-Corinthias finalini yönetti. Brezilya’da düzenlenen 2014 FIFA Dünya Kupası’na da katılan başarılı hakemimiz, Hollanda ile Arjantin arasında oynanan yarı final maçında görev yaptı. Katıldığı turnuvalar ve yönettiği üst düzey maçlarla dünyanın sayılı hakemleri arasında gösterilen Cüneyt Çakır, 2015 yılında Juventus ile Barcelona arasındaki Şampiyonlar Ligi finalini yöneterek tarihe geçmişti. Cüneyt Çakır, bugüne kadar 11 turnuvada, 10 yarı final ve 2 final yönetme başarısı gösterdi.”

Açıklamada, Cüneyt Çakır, Bahattin Duran ve Tarık Ongun’u Dünya Kupası’na kadar olan süreçte yoğun bir hazırlık programının beklediği, hakem üçlüsünün ilk olarak nisan ayında İtalya’da düzenlenecek olan seminere katılacağı ifade edildi. (AA)

Frohe Ostern: Türkischer Imam reinigt seit 13 Jahren armenische Kirche

„In meiner Freizeit gehe ich regelmäßig in die Kirche und schau, dass es dort gepflegt ausschaut. Meine Frau und meine Kinder helfen mir auch dabei”, so Metin Halıcı, Imam (Vorbeter) der Terzili Moschee in Sarıkaya in der mittelanatolischen Provinz Yozgat. Seit 13 Jahren reinigt der islamische Geistliche eine armenische Kirche – Ein Beispiel für gelebte Toleranz und Respekt!

Yozgat (Türkei)-Bestimmte Armenier aus aller Welt, die bis 1960 im Stadtteil Terzili gelebt haben, kommen an bestimmten Zeiten des Jahres in ihre alte Ortschaft. Sie wollen in der historischen Kirche ihre Gebete verrichten. Dank dem islamischen Seelsorger ist das für die Christen problemlos möglich. Egal zu welcher Zeit man die Kirche besucht, man findet eine saubere Ortschaft vor um seine Religion frei zu praktizieren.

Die “uralte” Kirche wird von Menschen aus aller Welt besucht

Die fast 2.000 Jahre alte Kirche, befindet sich im Hof des Imams und wird seit 13 Jahren von ihm gereinigt und gewartet. „Als ich vor 13 Jahren in diesem Stadtteil als Imam beauftragt wurde, hat mich die Kirche mitten in meinem Hof natürlich verwundert. Mit der Zeit habe ich mich daran gewöhnt. Aus Respekt habe ich es für mich als eine Aufgabe gesehen, die benachbarte Glaubenseinrichtung zu säubern, “ sagte er. Die meisten Besucher sind aus Argentinien, der Türkei und den USA.

Zur Zeit der Osmanen soll es zu einer Tradition geworden sein

„Auf diesem Land hat die Toleranz und Barmherzigkeit des Osmanischen Reichs gelebt. Wir wollten, dass diese Werte hier weiterhin ihren Platz finden. Meistens wird sie von christlich-orthodoxen Personen besucht. Die früheren Imame haben diesen Auftrag auch übernommen und durchgeführt. Außerdem gehört die Gebetsstätte unserer “Nachbarreligion”. So habe ich es mit besonderer Vorsicht als eine Pflicht gesehen, diesen religiösen Ort sauber und jederzeit zum Beten bereit zu halten“, fügte er hinzu. Es ist auch zu vermerken, dass die türkischen Gastarbeiter in Wien größtenteils aus derselben Provinz stammten. So ist dieser Ort der Toleranz die zweite Heimat vieler hier lebender Türken in ganz Österreich. (yenivatan.com)

Avusturya’daki ‘Peçe Yasağı’ Asyalı Turistleri Etkiledi

Avusturya’da 2017 yılının Ekim ayında uygulanmaya başlayan ‘peçe yasağı’, ülkeye gelen turistleri de etkiliyor.2017 yılının Mayıs ayında parlamento tarafından kamusal alanda yüzün tamamının örtülmesini yasaklayan yasa, 1 Ekim 2017 tarihinde yürürlüğe girmişti.

“Asyalı turistler de etkilendi”

İngiliz Guardian gazetesinde yer alan habere göre yasadan, Viyana Havalimanı’na iniş yapan ve çevre kirliliği maskesi takan bir grup Asyalı da etkilendi.Habere göre, havalimanında görevli polisler Asyalı turistlerden kirlilik maskelerini çıkarmalarını istedi.

Yasa kapsamında daha önce yaşanan olaylarda, polis maskotla müzik çalan sokak sanatçılarına da müdahale etmiş ve maskotlarını çıkarmalarını istemişti.

“Birçok polis yasayı uygulamaktan kaçınıyor”

Avusturya Polis Sendikasından Hermann Greylinger’in, birçok polisin yasayı uygulamaktan kaçındığı yönündeki ifadelerine yer verilen haberde, Greylinger’in yasayı “Eğer bu yasa radikal İslam ile mücadeleye destek için çıkarıldıysa ancak şunu söyleyebilirim ki bu yasa bozuk” ifadeleriyle yorumladığı aktarıldı.

Yasa kapsamında bugüne kadar 2 gözaltının yapıldığı Avusturya’da peçe yasağına taraftar olanlar, bunun “Avusturya kültürel değerlerini korumak amacı” taşıdığını savunuyor.

Bir başka kesim de yasağı, İslam dinine karşı ülkede gelişen tahammülsüzlüğün parçası olarak görüyor.

Kamusal alanda yüzün tamamının örtülmesini yasaklayan yasa, tanımlama eksikliğinden dolayı hukuki karmaşaya neden olduğu gerekçesiyle eleştiriliyor. (yenivatan.com)

Suudi Prens’ten itiraf: Batı komünizmin yayılmasını önlemek için…

Suud Arabistan’ın veliaht prensi Muhammed bin Salman, vahabi tarikatını soğuk savaş döneminde Batı’nın isteği üzerine yaygınlaştırdıklarını belirtti.

İran’ın Fars haber ajansında yer alan habere göre; Bin Salman bu itirafı, çeşitli ülkelerin üst düzey yetkilileri vahabi tarikatının Suud hanedanı tarafından yaygınlaştırılmasından kaygı duyduklarını dile getirdikleri bir sırada yaptı.

Bin Salman, asıl Batılı devletler soğuk savaş döneminde komünizmin yayılmasını önlemek için Arabistan’dan vahabi tarikatını yaygınlaştırmalarını istediklerini, bu tarikat Riyad yönetimi tarafından değil, Suud vakıflarca finanse edildiğini kaydetti.

Türk vatandaşlarının ilticasında artış

2018’in ilk iki ayında iltica talebinde bulunan Türklerin sayısı bir önceki yılın aynı dönemine göre 300 kişi arttı.

Türk vatandaşlarının Almanya’ya yaptıkları iltica başvurularında artış devam ediyor. 2018’in ilk iki ayında iltica talebinde bulunan Türklerin sayısı bir önceki yılın aynı dönemine göre 300 kişi arttı.

Türkiye’den Almanya’ya yapılan iltica başvuruları 2018 senesinin ilk iki ayında artmaya devam etti. Rakamlar, 2016’daki darbe girişimi sonrası iltica başvurularının artış göstermeye devam ettiğini ortaya koyuyor.

DW Türkçe’de yer alan habere göre; Ocak ile Şubat 2018’de Almanya’ya iltica başvurusunda bulunan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının sayısı bir önceki yılın aynı dönemine göre 300 artarak bin 429 oldu. Bu veriler Federal Göç ve Mülteci Dairesi’nin (BAMF) en son açıkladığı rakamlar.

BAMF’ın verilerine göre 2018’in ilk iki ayında Almanya’nın Türk vatandaşlarına ait iltica başvurularını onaylama oranı da arttı. Türk vatandaşları tarafından yapılan iltica başvurularının Ocak ile Şubat 2018’de Alman devleti tarafından kabul edilme oranı yüzde 42,3 oldu.

15 TEMMUZ’DAN SONRA

BAMF’ın geçen ay açıkladığı verilere göre 2018 yılının ilk ayında Türkiye’den 741 iltica başvurusu kayıt altına alınmıştı.

15 Temmuz darbe girişiminin yaşandığı 2016’da 5 bin 742 Türk vatandaşı Almanya’ya iltica başvurusunda bulunurken, 2017 senesinde Türkiye’den başvuruda bulunanların sayısı 8 bin 483 olmuştu.

Sol Parti’nin soru önergesine Almanya İçişleri Bakanlığı’nın Mart ayının başında verdiği yanıtta Türk vatandaşlarının Almanya’da olumlu sonuçlanan iltica başvurularının oranının Ocak 2017’de yüzde 6,4 olduğu ve bu oranın bir sene sonra Ocak 2018’de yüzde 38,2’ye çıktığı kaydedilmişti.

“Ülkemizin gele­ceği Boğaziçili çocuklarımıza kıymayınız…”

Sözcü yazarı Soner Yalçın , ” Size birine tanıtayım” başlığı ile kaleme aldığı analizinde Boğaziçi Üniversitesi gençlerine , “Hangi politik görüşte olur­sa olsunlar ülkemizin gele­ceği Boğaziçili çocuklarımıza kıymayınız…” diye yazdı.

Yalçın’ın dikkat çeken yazısı şöyle :

Önce şunu yazmama izin veriniz:
Komünist, anti emperya­list‘tir.
Komünist, yurtsever‘dir.
Komünist, ulusalcı olma­dan enternasyonalist olamaz.
Boğaziçi Üniversitesi’n­de Afrin şehitlerini ananla­ra saldıranlar komünist filan değildir; sadece “öğrenci”dir! Daha, “olmak” için kırk fırın ekmek yiyecekler!
Genç, adı üzerinde de­likanlı‘dır; o yaşlarda hata kaçınılmaz. Önemli olan dev­letin yanlışlık yapmamasıdır.
İktidarların dün ne yaptığı biliniyor:
-1968 kuşağını biçti…
-1970 kuşağını doğra­dı…
Dün devrimciyi-ülkücü­yü tasfiye etti.
Bugün… Kandırılmış-ze­hirlenmiş FETÖ kurbanı Müslüman gençlere yaşam hakkı tanımıyor!
Bugün… İktidar “başı ezilmesi” gereken komünist öğrencilerden bahsediyor! Dediğim gibi gençlerin “hata yapma lüksü” var!
Önemli olan, pırıltılı Boğaziçili gençleri kazan­maktır; ezmek-yok etmek kolaydır!Dağa çıkmaları­na-terörist olmalarına zemin hazırlamak kolaydır!
Bir ülke, geleceğin aklı­na karşı hoyrat olmamalıdır.
-Madem konu, komünist gençlerden açıldı…
-Madem konu, Boğaziçi Üniversitesi’nden açıldı…
-Madem konuAfrin‘den açıldı…
Ne demek istediğimi bir isim üzerinden anlatmaya çalışmalıyım:
Mehmetçik Afrin’e girdi…
Teröristlerin kenti baştan aşağı bombalı tuzaklarla dol­durduğu sır değil.
Dedim ki içimden, “Meh­metçik bu tuzaklarla nasıl başa çıkacak?”
Elbet teknolojik üstünlükle!
Peki… Bu bilimsel çalışma­ları kim yapacak?
Doç. Dr. Alper Boz­kurt adını duyanınız var mı?
Boğaziçi Üniversite­si Elektrik ve Elektronik Mü­hendisliği Bölümü’nden 2001 yılında mezun oldu. Yüksek lisansını Drexel Üniversite­si Biyomedikal Mühendisliği, doktora eğitimini ise Cornell Üniversitesi Elektrik ve Bil­gisayar Mühendisliği bölümle­rinde tamamladı.
2010 yılında North Caro­lina State Üniversitesi‘nde doçent olarak çalışırken Pen­tagon/ABD Savunma Bakanlığı’ndan davet aldı!
Burada ne üzerinde çalıştı­ğını yazmadan önce konuyu biraz açmalıyım
Çünkü Afrin ile ilgisi var yazacaklarımın…

VİETNAM’DA KÖPEKLER

Tarih: 6 Temmuz 1961.
Pentagon/ABD Savunma Bakanlığı “Gizli Askeri Araştırmalar Merke­zi” Başkanı William Godel başta CIA üyeleri olmak üzere dışişleri ve savunma bakanlı­ğı yöneticilerine gizli brifing verdi. Konu…
Vietnam’a gizlice soku­lacak dört askeri teçhi­zat programıydı.
Örneğin…
Bunlardan biri; kısa boy­lu-çelimsiz “yandaş” Vietnam­lılar, ABD üretimi (M1 Garand ve Browning Bar) silahları taşıyamıyor, ateş edince yuvarlanıyorlardı! İşte… Bun­lar için (Eugene M.Stoner tarafından) “AR-15” adlı yarı otomatik tüfekler üretildi. Bu, halen ABD Ordusu (ve Türk Ordusu’nun da) kullandığı -yeni adıyla- M16 idi…
Örneğin…
Bunlardan biri; hafif, ses­siz, çok iyi manevra yapabilen ve sadece bir depo yakıtla Vietnam ormanları üstünde uçabilen (bugün İnsansız Hava Aracı/İHA‘nın atası) motorlu planör/pırpır idi. “Havadaki Volkswagen” diyorlardı.
Detaya boğmayayım…
Biri de, köpekler idi!
Köpeklerin geleneksel gözcü ve koruyucu rolü biliniyordu. Bu kez…
Pentagon kimyagerleri A.C Peters ve W.H. All­ton, yeni “köpek programı” ile, kokusunu insanların algılayamadığı ancak köpekle­rin tespit edeceği kimyasallar üzerinde çalıştı. Amaç, köylü ile Vietkong savaşçılarını ayı­rabilmekti.
Georgia’daki Fort Ben­ning üssünde Alman çoban köpekleri eğitildi. Uzatma­yayım, boğucu sıcak-nemli ormanlarda köpeklerin keskin koku alma duygusu pek yararlı olamadı.
Ama… Pentagon‘un çalış­maları bitmedi…

IRAK’TA ARILAR

Tarih: 26 Mayıs 2003.
Jeremiah D. Smith, Bağdat yakınlarında tuzak bombay­la Irak’ta öldürülen ilk ABD’li asker oldu. Tuzak saldı­rılar ardı ardına olmaya başlayın­ca ABD Merkez Komutanı Ge­neral John Abizaid Vietnam Savaşı’ndan yıllar sonra aynı sözü sarf etti:
“Irak’ta gerilla savaşı yapa­cağız!”
Örneğin… Bombanın yerini tespit etmekten ziyade, bomba yapanları bulacaklardı!
Vietnam’da nasıl köpekler­den yararlanmayı düşündüler ise, Irak‘ta -köpeklerin koku alma yeteneğini saniyede bir trilyon kez aşan- arıların olağa­nüstü hissetme performansından yararlanacaklardı!
Pentagon’daki bilim adamları New Mexico ve Los Alamos laboratuarında şunu yaptılar:
Arı gruplarını buzdola­bında sakinleştirip, küçük kutulara -kafaları ve duyargaları kutuların üstünde olacak şekil­de- maskeleme bandıyla bağla­dılar. -Ödüllü şekerli su sis­temini kullanarak- arılara, patlayıcıları tespit ettiklerinde, çiçek toplamada kullandıkları dillerini/hortumlarını dışarı çıkar­mayı öğrettiler!
Arılar, TNT ve C4 gibi çeşitli patlayıcıları öğrendi!
Bunlar Pentagon’un “biyosis­tem” çalışmalarıydı.
Bir de “biyohibrit” alanında yapılanlar vardı: Hayvanların vü­cutlarına minik alıcılar-uyarıcılar yerleştirerek, onları uzaktan komutayla kontrol etmek! Yani, robot haline getirmek…
İşte… Binlerce “beyin göçü­müzden” biri olan Doç. Dr. Alper Bozkurt, Pentagon’da “yarı makine-yarı böcek” bö­cekbot çalışmaları yapan ekip içinde yer aldı. Beyaz Saray‘a brifing bile verdi…
Demem o ki:
Terörle mücadelede de bilim insanlarına ihtiyacımız var.
Ama… Gençlerin geleceğini karartmakta üstümüze yok! Bu da bir “beyin cinayetidir” aslında!
Afrin sadece kahraman Mehmetçik’in mücadelesiyle kazanılmaz.
Hangi politik görüşte olur­sa olsunlar ülkemizin gele­ceği Boğaziçili çocuklarımıza kıymayınız…

Paris-TKG: “Es gibt kein Wort unser Mitgefühl gegen diese Unmenschlichkeit und Antisemitismus ausdrücken”

Es gibt kein Wort, keinen Satz um unser Mitgefühl gegen diese Unmenschlichkeit auszudrücken

Wien (OTS) – Die Türkische Kulturgemeinde in Österreich (TKG) ist zutiefst betroffen über den abscheulichen Mord an der 85-jährigen Holocaust-Überlebenden Mireille Knoll in Ihrem Haus in Paris am Sabbat.

Laut unseren Informationen hat sich Mireille Knoll bereits vor der Attacke über gewalttätige Drohungen gegenüber ihrem Leben bei der Pariser Polizei beschwert und Anzeige erstattet.

Der Obmann der Türkischen Kulturgemeinde in Österreich dazu: „Wir, als aus der Türkei stammende ÖsterreicherInnen sind zutiefst traurig und teilen die Schmerzen der Familie Mireille Knoll, der Jüdischen Gemeinde in Frankreich und in der Welt. Es gibt kein Wort, keinen Satz um unser Mitgefühl gegen diese Unmenschlichkeit und Antisemitismus ausdrücken. Die muslimischen Menschen haben Jahrhunderte lang in der Türkei und in der Osmanischen Zeit ab dem Mittelalter, friedlich vom Balkan, über die jetzige Türkei, bis zum Nahen Osten zusammengelebt. 1492 haben die Türken aus Spanien und Portugal die Juden aus der Inquisition (Verfolgungen, Folter, Verbrennungen etc.) in den Balkan und in die Türkei aus eigenem Interesse und mit Selbstverständlichkeit gerettet. 1992 wurde in Istanbul mit allen türkischen Juden ein 500-jähriges Zusammenleben gefeiert. Da sehen wir, dass der Glaube eigentlich kein Hindernis ist, sondern der politisierte Glaube, Fanatismus, die Nahost-Konflikte und die dauernde Hetze. Wir müssen mit allen demokratischen Kräften gegen diesen Fanatismus arbeiten und unbedingt die Spreu vom Weizen trennen. Wir rufen alle Muslime und Musliminnen auf, dagegen etwas zu tun. Wir werden in Österreich in Zukunft mit mehreren Vereinen darüber reden um eine Aktion und Informationskampagne in unseren Gemeinden beginnen zu können.“

TKG-AUFKLÄRUNG: „WAS SAGT DER QUR’AN (KORAN) ZUM JUDENTUM?“

TKG-AUFKLÄRUNG: „DIE GESCHICHTE DER TÜRKISCHEN JUDEN“

Viyana Büyükelçiliği’nde anlamlı Çanakkale Deniz zaferi ve şehitleri anma günü

Viyana’da 18 Mart Çanakkale Deniz Zaferi ve Şehitleri  Günü Viyana’da dualar ile Büyükelçilik tarafından anlamlı bir şekilde anıldı.

Viyana(yenivatan.at)-Viyana Büyükelçisi Mehmet Ferden Çarıkçı 18 Mart Çanakkale Deniz Zaferi ve Şehitleri Anma Günü vesilesiyle  Elçilikte yaptığı konuşmasından sonra Şehit P.Uzm.Çvş. Sadık Asparagil ve Şehit Devlet Memuru Güner Altınok  Avusturya ikametli ailelerine „Devlet Övunç Madalyası” verildi. .

ATİB Din Görevlisi  Ahmet Yavuz’la birlikte Kur’an-ı Kerim tilaveti ve ardından şehitler için dua edilerek sonlanan törende Büyükelçi Çarıkçı’nın dikkat çeken konuşmasından satır başları şunlardı :

“Sayın Büyükelçilerim,

Viyana’daki Misyonlarımızın Değerli Mensupları,

Kıymetli Misafirler,

Bugün burada Çanakkale Deniz Zaferi’nin 103. Yıldönümünü kutlama onurunu birlikte idrak etmek; aynı zamanda vatanımızın ve milletimizin bekası için hayatını feda etmiş kahraman şehitlerimizi anmak üzere toplandık.

Tarih boyunca üç kıta ve yedi iklimde, Çanakkale’de, Galiçya’da, Yemen’de,  Kurtuluş Savaşı’nda, Kore’de, Kıbrıs’da, sınır ötesi harekatlarda, terörle mücadelede, 15 Temmuz menfur darbe girişiminde, Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı Harekatlarında bağımsızlığımızı ve kutsal vatanımızı kanıyla ve canıyla müdafaa eden şehitlerimizin aziz hatıraları önünde minnet ve saygıyla eğiliyoruz.

Unutmayalım ki, birliğimize, bütünlüğümüze, vatanımıza, bayrağımıza ve hür irademize saldıran dahili ve harici düşmanlar hep milli gücümüzün temel direği şehit ve gazilerimiz sayesinde bertaraf edilebilmiştir.

Değerli Konuklar,

En uzun konuşmalar da yazılsa, en uzun ağıtlar da yakılsa şehitlerimizi anmak, anlatmak ve şükranlarımızı sunabilmek için kelimeler yetersizdir. Bu hislerimizi tarihe nakşeden yüce  mertebeye en çok yaklaşabilen kişi şüphesiz “İstiklal ve İstikbal Şairimiz” Mehmet Akif Ersoy’dur. Malum, bu sene İstiklal Marşımızın kabulünün 98. Yılını idrak ettik. Yine çok iyi bildiğiniz üzere, İstiklal Marşı’nın kabul edildiği 12 Mart günü aynı zamanda kanunla Mehmet Akif Ersoy’u anma günü ilan edilmiştir. Mehmet Akif Ersoy Vakfı’nın kurucularından Sayın Cemal Çiftçigüzeli ile şair ve yazar Sayın Yavuz Bülent Bakiler de aramızdalar.

Kendilerine bugün saat 16’da Yunus Emre Enstitüsünde düzenlenecek anma programına sağlayacakları katkılardan ötürü şimdiden teşekkürlerimi sunuyorum.

Mehmet Akif’in şiirlerini okumak, şehitliğin manasını ve şehitlerimize olan borcumuzu idrak bakımından bizler için olmazsa olmazdır. Şehitlerimiz ve hatta “şehit oğlu, şehit kızı şehitlerimiz”in kanlarıyla yoğrulan ülkemiz topraklarında yaşananlar, ne zaman ve nerede okunursa okunsun onun şiirlerinde adeta canlanır ve bize şanlı tarihimizi anlatırlar. Akif merhum,

“Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?

Gömelim gel seni tarihe desem, sığmazsın”

Derken, hepimizin hislerine tercüman olmaktadır.

Değerli Konuklar,

Bugün burada “Devlet Övünç Madalyası” verilmesi kararlaştırılan, Mehmet Akif Ersoy’un deyişiyle “tarihe sığmayacak” Şehit Piyade Uzman Çavuş Sadık Aparangil ve Şehit Devlet Memuru Güner Altınok’un kıymetli evlatları da aramızda bulunuyor.

Şehit P.Uzm.Çvş. Sadık APARANGİL, 30 Ağustos 1980 tarihinde Sinop’ta dünyaya gelmiştir. İlk ve orta öğrenimini Ankara’da tamamlamıştır.

26 Ağustos 2002 tarihinde Piyade Uzman Çavuş rütbesiyle Türk Silahlı Kuvvetlerine katılarak, Dağ Komando Okulu ve Eğitim Merkezi Komutanlığı emrinde göreve başlamıştır. Müteakiben 2002-2006 yılları arasında Hakkari’de Dağ ve Komando Tugay Komutanlığı emrinde çeşitli görevlerde bulunmuştur. 14 Ağustos 2006 tarihinden itibaren ise, Genelkurmay Özel Kuvvetler Komutanlığı emrinde görev yapmıştır.

4 Kasım 2015 tarihinde, Oramar Tepe Hakkari Yüksekova bölgesinde bölücü terör örgütü mensupları ile çıkan çatışmada şehit düşmüştür.

Müsaadelerinizle, sevgili babasının Devlet Övünç Madalyası’nı Sayın Cumhurbaşkanımız adına takdim etmek üzere, kızı Ümmügülsüm Aparangil’i, kardeşi Kenan Aparangil’le birlikte, kürsüye davet ediyorum.

Şehit Devlet Memuru Güner Altınok, 1 Ocak 1965 tarihinde Erzurum Aşkale’de kalabalık bir ailenin en küçük kız çocuğu olarak  dünyaya gelmiş; henüz 4 aylıkken babasını kaybettiği için, maddi sıkıntılar nedeniyle devlet yetiştirme yurduna verilmiştir. İlkokul eğitimini Erzurum’da tamamladıktan sonra, Ortaokul ve Lise eğitimi için Gümüşhane’ye gitmiştir.

Şehit Güner Altınok, Gümüşhane Ticaret Lisesini ikincilikle bitirmiş, ancak okul etkinliklerine faal katılımı, öğretmenleri ve arkadaşlarıyla ilişkileri ve örnek davranışları gözönünde bulundurularak Kurul kararıyla Lise birincisi olarak seçilmiş; müteakiben Gazi Üniversitesi İşletme Fakültesi’nden başarıyla mezun olmuş; Türkiye Demir-Çelik İşletmeleri’nde 14 yıl hizmet verdikten sonra, Uzman Yardımcısı olarak Milli Savunma Bakanlığı’na atanmış ve 17 Şubat 2016 tarihinde Merasim Sokak’ta düzenlenen kahpe terör saldırısında şehit olana dek çalışmayı sürdürmüştür.

Şehidimiz, keza bir 17 Şubat günü şehit olan Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis’le aynı şehitlikte sonsuzluğa uğurlanmıştır.

Şimdi müsaadelerinizle, biricik annesi Güner Altınok’un Devlet Övünç Madalyası’nı Sayın Cumhurbaşkanımız adına takdim etmek üzere, oğlu Orkun Kaan Özcan’ı kürsüye davet ediyorum.

Değerli Konuklar,

Viyana’daki Türk diplomatik temsilcilikleri olarak bizim de üç şehidimiz var:  Ermeni terör örgütleri tarafından 1975’te şehit edilen Viyana Büyükelçisi Daniş Tunalıgil, 1984’te birkaç ay arayla şehit edilen Çalışma Müşavirimiz Erdoğan Özen ve Uluslararası Memurumuz Evner Ergun’u da bu vesileyle rahmetle yadediyoruz. Aramızda bulunarak bizleri onurlandıran Büyükelçiliğimiz Çalışma Müşaviri Şehit  Erdoğan Özen’in saygıdeğer eşleri Monica Özen’i de can-ı yürekten selamlıyorum.

Şehitlerimize ve onları bu millete armağan eden ailelerine minnetimiz sonsuzdur.

Kabirleri uzak illerde olsa da, hatıraları kalbimizde yaşayan şehitlerimizin, milletimizin refahı, özgürlüğü ve bekası için canlarıyla ödedikleri bedel, bugün bizlere en büyük azim ve ilham kaynağıdır. Görevimiz, şehitlerimizin bizlere bıraktığı kutsal emanete sahip çıkarak, ülkemizin geleceği için yılmadan, yorulmadan çalışmaktır.

Milli duygularımızın şaha kalktığı bu anlamlı günde başta Cumhuriyetimizin Kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları  olmak üzere, tarih boyunca Türk Milleti ve vatanı için canını feda eden tüm şehitlerimizin ve ebediyete intikal etmiş gazilerimizin aziz hatıraları önünde bir kez daha tazimle eğiliyorum. Ruhları şad, mekanları cennet olsun! ”

Viyana Büyükelçisi Mehmet Ferden Çarıkçı

 

“Avusturya modeli diye bir model ortaya koydular”

Türkiye Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, “Bugün Avrupa’daki bazı ülkeler ve dışişleri bakanları, Türkiye’ye yanaşmak için ‘Avusturya modeli’ diye bir model ortaya koydular. ‘Avusturya Dışişleri Bakanı gibi samimi olmamız gerekiyor.’ demeye başladılar. Evet öyle olacaksınız, olmak zorundasınız.” dedi.

Türkiye’yle ilişkileri düzeltmek için yeni modeller ortaya çıkmaya başladığına işaret eden Çavuşoğlu, şu değerlendirmeyi yaptı:

“Bugün Avrupa’daki bazı ülkeler ve dışişleri bakanları, Türkiye’ye yanaşmak için Avusturya modeli diye bir model ortaya koydular. ‘Avusturya Dışişleri Bakanı gibi samimi olmamız gerekiyor.’ demeye başladılar. Evet öyle olacaksınız, olmak zorundasınız. Çünkü biz samimiyiz, açığız. Kimseye karşı düşmanlık yapmıyoruz, kötülük de yapmıyoruz. Bizimle işbirliği yapmak istiyorsanız, ilişkileri normalleştirmek istiyorsanız bu anlayışa geleceksiniz. ABD’ymiş, büyük ülkeymiş, küçük ülkeymiş fark etmez. Kudüs’teki dayatmayı da AB sürecindeki siyasi engelleri de reddederiz. Bize karşı alınan gerçek dışı kararları da hiçbir zaman kabul etmeyiz. Tıpkı bugün yaptığımız gibi.”  (AA)

Çelik: “Kurz gibilere rağmen işimize bakıyoruz.”

Varna’da düzenlenecek olan Türkiye-AB zirvesi öncesi Avusturya Başbakanı Sebastian Kurz, gerilimi yükseltti. Kurz, Türkiye ile üyelik müzakerelerinin sonlandırılması gerektiğini söyledi. 

AB Bakanı Çelik: Avusturya Başbakanı Kurz’un Türkiye’ye yönelik açıklamalarına karşı, “Kurz gibilere rağmen işimize bakıyoruz. Dünyanın ve bölgemizin ihtiyacı olan pozitif gündemleri üretmek için çalışıyoruz.” dedi.

ANKARA /Anadolu Ajansıä´nın  verdiği haber göre Avrupa Birliği (AB) Bakanı ve Başmüzakereci Ömer Çelik, Avusturya Başbakanı Sebastian Kurz’un Türkiye ile üyelik müzakerelerinin sonlandırılması gerektiği şeklindeki sözlerine ilişkin, “Kurz gibilere rağmen işimize bakıyoruz. Dünyanın ve bölgemizin ihtiyacı olan pozitif gündemleri üretmek için çalışıyoruz.” değerlendirmesinde bulundu.

Çelik, resmi Twitter hesabından yaptığı açıklamada, hem Türkiye hem de AB, ilişkilerde pozitif gündeme yoğunlaşmışken her zaman olduğu gibi Kurz’dan “akıl dışı açıklamalar” geldiğini belirtti.

Kurz’un, Türkiye ile üyelik müzakerelerinin sonlandırılması gerektiğini söylediğini hatırlatan Çelik, “sadece Türkiye konusunda değil, hemen her konuda Kurz’un açıklamalarının ciddiye alınacak bir tarafı olmadığını” kaydetti.

Çelik, Avusturya Başbakanı Kurz’un Türkiye-AB ilişkilerinin iyileşmesinden niye bu kadar korktuğunun ve bu konuya ve diğer konulara AB yanlısı değil, AB düşmanı ırkçılar gibi yaklaşmasının sebebinin ne olduğunun sorulması gerektiğini vurguladı.

Avrupa’da üretilmiş en büyük yalanın “Türkiye’nin AB üyeliğine karşıyız ama komşuluk ilişkilerimizi geliştirmek istiyoruz” cümlesi olduğuna işaret eden Çelik, “Başta Kurz olmak üzere bu yalanı yayanların niyetini biliyoruz. Kurz gibilere rağmen işimize bakıyoruz. Dünyanın ve bölgemizin ihtiyacı olan pozitif gündemleri üretmek için çalışıyoruz.” ifadelerini kullandı.

Türkiye ile üyelik müzakerelerinin sonlandırılması

Varna’da düzenlenecek olan Türkiye-AB zirvesi öncesi Avusturya Başbakanı Sebastian Kurz, gerilimi yükseltti. Kurz, Türkiye ile üyelik müzakerelerinin sonlandırılması gerektiğini söyledi.

Brüksel ile Ankara arasındaki son diyalog fırsatlarından biri olarak görülen bugün Bulgaristan’ın Varna şehrinde Türkiye ile yapacağı toplantı öncesinde gerilimi tırmandıran bir açıklama geldi. Avusturya Başbakanı Sebastian Kurz, Türkiye ile üyelik müzakerelerinin “sonlandırılması” gerektiğini söyledi.

ERDOĞAN ZİRVEYE KATILACAK

Cumhurbaşkanı Erdoğan ile AB Konseyi Başkanı Donald Tusk ve AB Komisyonu Başkanı Jean-Claude Junker bugün Varna’da düzenlenecek olan Türkiye-AB zirvesine katılacak.

ZİRVENİN ARDINDAN ORTAK BASIN TOPLANTISI DÜZENLENECEK

Saat 19.00’da ev sahibi Borisov’un konuklarını karşılamasıyla başlayacak ve en az 2 saat sürmesi planlanan zirvenin ardından ortak basın toplantısı düzenlenecek.

Zirvede, Türkiye-AB ilişkileri başta olmak üzere ekonomi, ticaret, güvenlik, terörle mücadele, dış politika gibi konuların yanı sıra bölgesel meseleler de ele alınacak.

AVUSTURYA BAŞBAKANI’NDAN KRİZ ÇIKARACAK SÖZLER

Zirve öncesi Alman Die Welt gazetesine konuşan Avusturya Başbakanı Sebastian Kurz, Türkiye’ye ilişkin önemli açıklamalarda bulundu.

Sebastian Kurz, “Türkiye ile AB arasındaki üyelik görüşmelerinin sona erdirilmesi gerektiğini” ifade etti.

“KOPENHAG KRİTERLERİ UYGULANMADIĞI İÇİN ÜYELİK GÖRÜŞMELERİ SONLANDIRILSIN”

Kurz, “Temel demokratik değerler ve insan hakları ihlalleri göze alınırsa Türkiye ile AB arasındaki üyelik görüşmeleri, Kopenhag kriterleri artık uygulanmadığı için sonlandırılmalı” dedi.

Avusturya Başbakanı Kurz, Türkiye’nin halen önemli bir ortak olduğunu ve Ankara ile birlik arasındaki ilişkilerin iyi komşuluk zemininde sürdürülmesi gerektiğini belirtti.

”Bizler Alevi olmak gibi büyük bir şansı yakalamış olan insanlarız”

Cem Vakfı Onursal Başkanı Prof. Dr. İzzettin Doğan Cem TV ekranlarından Alevilerin uzun yıllar verdiği mücadelenin süreçlerini anlattı. Doğan, Alevilerin AİHM’den kazandığı kararların uygulanmamasını, hükümetin samimiyetsizliğini eleştirdi.

Cem Vakfı ve Alevi Vakıflar Federasyonu Onursal Başkanı Prof. Dr. Doğan, Cem Vakfı 24. Olağan Mali Genel Kurulu’nda konuştu.

Doğan’ın konuşmalarının satırbaşları;

Alevilerin vermiş olduğu mücadelerle ilgili olarak,  yıllardır  Alevi vatandaşlar kendi çabaları ile yaşamaya devam etmeye çalıştı. Biz 20-25 senedir Alevilerin eşit haklara sahip olması için hukuk mücadelesi veriyoruz. Baktığınız zaman hala Alevi kökenli vali, kaymakam ve emniyet müdürü yok.  Devletin karar mercilerinde Aleviler yer almıyor. Neden Aleviler bu hukuki statüden yararlanamıyor? Neden 2. sınıf vatandaş muamelesi görüyor?

Bizler Alevi olmak gibi büyük bir şansı yakalamış olan insanlarız

Türkiye’de ve dünyada büyük bir kitlenin temel hak ve özgürlüklerinin anası sayılan inanç özgürlüğünü barış içinde kimsenin burnunu kanatmadan 25 30 milyona varan Alevilerin temel haklarını gözeten, demokratik bir düzen içerisinde neticeye gitmeye çalışan bir hareketi başlattık.

Hergün 2 saatte bir cami yapılıyor

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kendi resmi ifadesinde olduğu gibi her 2 saatte bir cami yapılıyor. Üstelik bu marifet sayılıyor. Ne yazık ki camiler büyük oranda boş. Cuma’dan Cuma’ya birazcık cemaat bulunabiliyor. Bunu o kurumun başında olan başkanlarla da görüştüm ve politiklarının yanlış olduğunu söyledim. ”Siz durmadan cami yapıyorsunuz  ama eğer camiler boşsa o ülke halkının o dine karşı yani ibadet yeri olan camilere karşı bu ilgisizliği farklı yorumlanır ve din duyguları gittikçe gücünü yitirir dedim.

Dönemin Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz’dı. Cumhurbaşkanı olan Süleyman Demirel  Yılmaz’a nedir bu alevi sünni sorunu,  Hocayla (Doğan) konuşun ve  bu sorunu çözün demiş.

Doğan: Bahçeli ile görüştüm

Koalisyon Hükümeti üyeleri olan Ecevit ve Yılmaz ; Biz bir koalisyon hükümetiyiz , Bahçeli ile görüşsen iyi olur dedi. Bunu ilk kez anlatıyorum. Sayın Devlet Bahçeli’yle görüştüm ve Bahçeli’den alevi kesimin koalisyonun diğer iki ortağı tarafından kabul edeceği tüm şeylere gözümüz kapalı kabul ediyoruz” yanıtını aldım.

Sonrasında bende Ecevit’e ve Mesut  Beyfendiye sizin böyle düşündüğünüzü söyleyebilir miyim diye sordum. Bahçeli de tabiki söyleyebilirsiniz dedi.
Bahçeli’nin yanından ayrıldıktan sonra MHP acaba karşı çıkar mı diye düşünüyordunuz ve Bahçeli bana böyle söyledi dedim ve ikisi de şaşırdı.

Daha sonrasında Mesut Bey bana telefon etti ve üçlü koalisyon olarak karar verdik dedi

Yılmaz; 16 Ağustos’ta Hacı Bektaş’ta buluşmayı teklif etti. Cumhuriyet tarihinde ilk defa hükümet toplantımızı Ankara dışında yapacağız  ve o kararımızı orada açıklayacağız dedi. Bende çok iyi olur dedim. 1 gün sonra 15 Ağustos’ta tekrar arandım; ilköğretim 8 yıla çıkacak ve biz Meclis’te olmazsak bu kanun çıkmaz denildi ve  benden de halkı 1 gün daha tutabilir misiniz talebinde bulundu. Gerekli hazırlıklar ve koşullar hazırlandı.

1997 yılı, ilk defa aleviler için  değişimin gerçekleştiği tarih

Demirel’in de Cumhurbaşkanı olduğu ve başbakanlardan oluşan koalisyon hükümetinin üyelerinin bulunduğu bir ortamda karar açıklandı.

”Cami de bizimdir Cemevi de bizimdir. Devlet bütçesinden inançlar için bir pay ayrılacaksa bu pay hakça bölüştürülecektir” denildi.  Sembolik olarak da 2-3 gün öncesi rahmetli Ecevit’le konuştuğumda Maliye Bakanı Zekeriya Temizel’e verdiği görevle  Cem Vakfı’na kendilerine cemevi yapacakları bir yer tahsis edilecek ve temelini de ben atacağım dedi. Sayın Bülent Ecevit ve eşi Rahşan Ecevit’in varlığıyla temel atıldı. Bundan böyle Türkiye’de cemevlerinin temelleri atıldığında hiçbir şekilde ne savcı ne de adli yada idari makam halkı rahatsız etmedi.

Bunu anlatıyorum  çünkü bütün bu gelişmelere rağmen Türkiye’de önemli bir noksanlık var ve bugünde bu noksanlık devam ediyor

25 – 30 milyon olan insanın temel ihtiyacı olarak kabul ettikleri özellikle alevilerin köylerden kentlere gelmesi, aleviler için büyük problem doğuruyordu. Çocuklarının kontrol altında tutulması, eğitimlerinin yapılması, zor şartlarda büyük şehir koşullarına intibak etmesi kolay iş değildi.

Anaysamızın 10. maddesi ‘ırkı,dini, dili ve rengine bakmaksızın herkes eşittir’ diyor bizde bundan farklı bir şey söylemiyoruz. Ama bu kadar hukuki bir talep görmezden geliniyor. Bu taleplerin siyasi partiler tarafından görmezden gelinmesinin sebebi oy meselesi.

“SÜNNİ OYLARI KAYBEDERİZ”

Açıklamasının başında, dava açılmasından önceki süreci anlatan Doğan şöyle devam etti:”Kendi içimizde Mevleviliği, Caferiliği, Bektaşiliği ve kendilerini buna yakın kabul eden başka düşünce ekollerini de Aleviliğin birer parçası olarak kabul ettik ve Alevi olarak bütün bu gruplara inanç özgürlüğünün, vicdan özgürlüğünün diğer kesimlere, özellikle Sünni kesime tanındığı gibi ve tanındığı kadar tanınmasını istedik. Koalisyon hükümetleri döneminde önemli adımlar atılmasına rağmen, sonuca bir türlü varmaya cesaret edemediler. Ve her seferinde de siyasi parti liderleri, başbakan düzeyinde, cumhurbaşkanı düzeyinde, ’Hocam biz bu adımları atarsak Sünni oyları kaybederiz dediler’ ve sadece Sünni oylarını kaybetme kaygısı Türkiye’de büyük haksızlıkların yapılmasına ve yıllar yılı, aşağı yukarı 90 yıllık Cumhuriyet döneminin her safhasında bu kesime büyük haksızlıklar yapılmaya devam edildi. Bunun böyle devam etmesi halinde yargı yoluna başvurmaktan başka çaremiz kalmıyordu. Birince derecedeki isteğimiz genel bütçeden pay almaktı. İkinci derecedeki isteğimiz Alevi İslam anlayışının okul kitaplarında yer almasıydı. Üçüncüsü, cemevlerinin hukuki statüye kavuşturulmasıydı.”

AİHM’den önemli bir karar çıktı ve  bu karar için henüz adım atılmıyor olmasına değinen Doğan,

Türkiye de hukuk yolları bitince AİHM’e gittik 47 devlette hukuki güce sahip bunların içersinde Türkiyede var. Biz bunu kendi içimizde çözelim sitedik baktık ki iktidarların kapasitesi buna yetmiyor. Biz bir ekiple davayı açtık. Devletin temsilcisi davada şöyle ceveplar verdi, ‘Biz ayrımcı değiliz aleviliğin bir belirginliği yok biz hangi yöntemin uygun olacağını bilemiyoruz dediler. Yani Alevilerin kendi aralarında anlaşmazlıklar mevcut’ dediler ama divan ‘demokratik bir toplumda fikir ayrılıkları olur bu buna engel bir durum teşkil etmiyor’ dedi. Divan, ‘Alevilik hakkında konuşa bilme yetkisinin yine alevilerin kendisindir inanç önderleridir’ dedi

Alevilere verilen hizmetin kamu hizmeti olarak kabul edilmesi, ibadetlerini yapmalarını sağlayacak o mekanları kamil halde tutacak olan imkanları sağlamak devletin yapması gereken kam u hizmeti olmalı kararı çıktı. Cemevleri belirli kadrolarla tahsis edilmeli güçlendirilmeli.Dedelerin babaların alevi, bektaşi ve mevlerinin  inanç ibadetlerini yaptıkları yerler onların ibadethaneleridir. Onaların ibadethanelerine gereken saygı ve maddi imkan sağlanmalıdır.

Çünkü Divan şöyle diyor; her grubun kendi inançlarını ilerideki nesillere aktarmaları temel haklarıdır. Köylerden büyük şehirlere göçen çoğu yoksul aleviler bunu nasıl sağlayacaktı.

Karar sonrası Hükümet yetkilileri ile görüşmelerimiz oldu

Prof. Dr. Doğan, Davutoğlu ile görüşmelerinin olduğunu bu görüşmede AİHM kararının bağlayıcılığını hatırlatarak Davutoğlunun ‘yardımcı olun biz bunu halledelim’ dediğini belirtti. Bunun üzerine resmi davet istediğini söyleyen Doğan sözlerine şöyle devam etti:

’12 kişilik bir heyet istediler Ankaraya davet edildik orada Mahkeme kararını uygulaycağız dediler. Cemevlerine hukuki statüyü kabul ettik, cemevlerine kadro tahsisi yapmayı kabul ettik ama o kadro tahsisi konusunda tıkanıyoruz bazı dede okullarının yapılmasınıda kabul ettik dedi hükümet yetkilileri. Dede Okulları talebimiz var Çünkü AİHM İmama hatiplere binayen Aleviler için dede okulu açılması lazım kararına vardı. Biz bu konuda mutabık kaldık gerekli okulların yapılacağını bir tane Halkalı’da bir tanesinde İzmit’te arsa tahsis edildi ve şu an bir tanesi inşaat halinde. Vergi veren askere giden Alevilere genel bütçeden hiç bir şey verilmiyor hepsi sünni islama gidiyor bu adaletsizlik bu bir ayıp dedik ve bunu da kabul ettik dediler ve gerekli tahissat genel bütçeden alevilere verilcek dediler. Ama  bizim bir sorunumuz var bu parayı kime verceğiz bu parayı kim kullanacak diye soru sordu Davutoğlu. Bende bu soruya; toplumun inanç önderlerin bu paranın nereye harcanması gerektiğini tayin etmesini söyledim. Biz bu sorunu çözeriz bunun cevabını biz vereceğiz dedim. Bakın 5 tane inanç önderleri toplantısı yaptık bu zamana kadar bir çok devletten temsilciler geldi ve Hükümet’de iştirak etti. En son toplantıda Cumhurbaşkanı bende katılmak istiyorum istiyorum dedi, sonra tekrar arayıp başka bir programının olduğunu ama İstanbul valisi ve Belediye Başkanı’nın kenidisini temsilen orada olacağını belirtti. Bu toplantılar sonunda bir temsilciler heyeti olacak ve bu heyet harcamaları ve denetimini onlar yapacak dedim bu konuda da mutabık kaldık sayın Davutoğlu ile..

Ama bir kaç gün sonra Ankara Katliamı oldu sonra GenelKurmay Başkanlığı önünde patlama yaşandı ve Alevi önderlerin toplanmasını erteledik. Bekliyoruz hala Cumhurbaşkanı ile görüşmemizde halledeceğiz dedi o halledeceğiz dedikten sonra bir kaç seçim geçti. Artık bu vaatlere ihtiyacı yok toplulumun ve toplum gereğinin yapılmasını istiyor.

Türkiye tarihinde hiç bu kadar domuz eti yememişti. 

GIDA, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı taklit veya tağşiş yaptığı kesinleşen firmaları ve ürünleri açıkladı.

Bakanlığın açıkladığı listede 173 firmanın 282 ürünü buluyor.

Ankara-Listede et ve et ürünleri, süt ve süt ürünleri, yağ, bal, bitkisel yağ, çikolata ve enerji içeceği üretcilerinin ürünleri yer alıyor. Özellikle et ve yağlarda yapılanKuru köftede domuz eti, pul biberde boya, sucukta at- eşek eti, yoğurtta jelatin… taklit ve tağşişin boyutları inanılmaz boyuta ulaştı.

KÖFTEDE DOMUZ ETİ

Bir çok markada tek tırnaklı etine (at,eşek) rastlanırken, bazı firma ve restoranların domuz eti kullandığı ortaya çıktı. İstanbul Esenyurt’taki, bir restoranda Adana kıymasında, Tekirdağ Çorlu’da bir firmanın ürettiği kuru köfte ve sebzeli pişmiş köftede domuz eti tespit edildi.

Domuz eti tespit edilen bir diğer firma da Aydın’da üretim yapan bir sucuk üreticisi. Söz konusu firmanın ısıl işlem görmüş dana sucuğunda domuz etine rastlandı.

Kuru köftede domuz eti, pul biberde boya, sucukta at- eşek eti, yoğurtta jelatin…

BOYALI PUL BİBER

Domuz eti ve tek tırnaklı etlerinin yanı sıra geçtiğimiz yıllarda devreye giren ve sucuk, salam, sosis gibi ürünlerde et karışımını engelleyen tebliğin de delindiği görüldü. Sadece dana eti ile üretildiği iddia edilen ürünlerde kanatlı etine rastlandı. Yine bazı restoranların kıymalarında sakadat tespit edildi.

Türkiye’nin en büyük gıda firmalarından birinin ‘Uzun sosis avantajlı’ paketinde ise ‘baş eti’ görüldü. Özellikle bazı zeytinyağı üreticilerinin de taklit ve tağşişe sıklıkla başvurduğu ortaya çıktı. Edirne’de üretim yapan bir yağ üreticisinin ‘riviera zeytinyağı’ olarak sattığı ürüne mumsu maddeler ve pirina yağı karıştırıldığı ortaya çıktı. Şanlıurfalı bir biber üreticisinin isot kırmızı pul biberinde ‘boya’ kullandığı ortaya çıktı.

TULUMDA BİTKİSEL YAĞ

Birçok bal üreticisinin de ürünleri listede yer aldı. Ballarda fruktoz ve glukoza rastlandı. Takviye edici birçok gıdada ve enerji içeceklerinde ise ‘ilaç etken maddeleri’ bulundu. Süt ve süt ürünleri üreticileri de listede kendisine geniş yer buldu. Tulum peynirlerinde bitkisel yağ ve nişastaya, manda yoğurtlarında süt yağı ve harici yağlara rastlandı. Bazı yoğurtlarda ise jelatin tespit edildi.

Sağlıksız Sahte ürün yapan firmalar genellikle İstanbul, Ankara ve izmir ağırlıklı. Ama nüfusa göre kıyaslandığında, Afyonkarahisar, Kayseri, Konya, Denizli, Manisa, Gaziantep, Urfa, Maraş gibi muhafazakar Şehirler ön plana çıkıyor.

Eski çalışanları Doğan Grubu’nun satılması hakkında ne dedi

Uzun yıllar Doğan Grubu’nda çalışan gazeteciler Emin Çölaşan, Uğur Dündar, Yılmaz Özdil, Fatih Altaylı, Akif Beki ve Yiğit Bulut da satışla ilgili görüşlerini yazdılar.

Türkiye’nin son günlerde en çok konuştuğu konu; Doğan Medya Grubu’nun Demirören Ailesi’ne satılması oldu.

Doğan Grubu’nun satılmasıyla medyada iktidarın tekel haline geleceği yorumları yapıldı. Birçok isim konuyla ilgili görüşlerini bildirdi.

Uzun yıllar Doğan Grubu’nda çalışan gazeteciler Emin Çölaşan, Uğur Dündar, Yılmaz Özdil, Fatih Altaylı, Akif Beki ve Yiğit Bulut da bu satışla ilgili görüşlerini yazdılar.

“LÜTFEN HATIRINDAN ÇIKARMA”

Sözcü gazetesi yazarı Emin Çölaşan köşesinde Doğan Grubu’nun satışını ele aldı. Çölaşan yazısını şu satırlarla bitirdi:

“Ah Aydın Doğan ah, keşke biraz daha yürekli olsaydın da onurunu ve kişiliğini siyasetçilere çiğnetmeseydin.  Sana doğruları göstermek isteyen iyi niyetli kimseleri keşke elinin tersiyle itmeseydin. Satıştan cebine yaklaşık bir milyar dolar para girecekmiş. Ailece güle güle harcayın, hayrını görün. Ancak, kapının dışına koyduğun, aç ve işsiz bıraktığın nice gariban çalışanlarını da lütfen hatırından çıkarma!.. Ve bazen kendi kendine düşün… ‘Onların ah’ları hep üzerimde olacak. Kendim ettim kendim buldum’ demeyi unutma. Bu arada, aklına gelirse, büyük zarar eden gazetelerin sahibi Erdoğan Demirören’e bir soruver bakalım, bu bir milyar doları nereden ve nasıl elde etmiş! Sağlık ve mutluluk dileklerimle.” 

“HAYATIM BOYUNCA MÜTEŞEKKİR KALACAĞIM”

Sözcü yazarı Uğur Dündar ise, satışla ilgili düşüncelerini aktarırken kendisinin Doğan Grubu’ndan ayrılmasının ardından verdiği röportaja köşesinde yer verdi. Dündar köşesine aktardığı röportajda Aydın Doğan’la ilgili şu ifadeleri kullandı:

“Aydın Bey ile bir bakıma ‘vedalaşma’ olarak değerlendirebileceğim son görüşmemizde bana ‘Uğur, sen Türkiye’nin bir numaralı televizyon habercisisin. Ölüyü dirilttin! Bunu her yerde söylüyorum. Ayrıca düzgün, karakteri sağlam adamsın. Ailen de çok düzgün. Ben ve ailem, seni ve aileni çok severiz.’ dedi.

Ayrıldıktan sonra Aydın Bey’le görüşmedim. Ama karşılıklı endirekt mesajlar oldu. İzin verirseniz bu özel mesajları paylaşmayayım. Az önce de söyledim. Aydın Bey’e hakaret etmemek için servet kaybetmiş bir gazeteciyim. Dün hakkında ne söylemiş isem, bugün de aynısını söylerim. Asla saygısızlık yapmam, ama sitem ederim! Ölüyü diriltmesine dirilttik ama bunu bir de bize sorun! Hiç de kolay olmadı. Şöyle bir televizyon düşünün: Ana haber bülteninin önünde seyirci taşıyacak hiçbir program yok! Bültenin sonrasında seyirciyi bekletecek diziler de yer almıyor. Bülten biter bitmez seyircimiz, adeta akşam kuşları gibi “pırr” diye başka kanallara uçuyor. İşte bu zor koşullarda imkansızı başardık. Sevgili Yılmaz Özdil ve birbirinden değerli mesai arkadaşlarımla bu televizyonu 4 yıla yakın bir süre sırtımızda taşıdık. Ekibimiz başarıdan başarıya koştu. Tüm önemli günlerde özellikle reklam verenlerin tercihi olan seyirci grupları, hep bizi seyretti. Özellikle 12 Haziran seçimlerinin sonuçlarını, tüm Türkiye Star TV’den izledi. Değeri 80 milyon dolara düşmüş bir televizyonu, patronumuzun 320 milyon dolara satmasını sağladık. En pahalı reklamlar, haber önü ve arkasına geldi… Bu arada biz haberde kazandırırken, patronun yaklaşık 100 milyon doları, tutmayan diziler ve programlar yoluyla çöpe gitti!

Aydın Bey çok zor süreçler yaşadı ve halen de yaşıyor. Kaldırılamaz ağırlıktaki vergi cezaları, onun dünyaya bakışını ve medya patronu olarak duruşunu da etkiledi. Cezaların peş peşe yağdığı günlerde en büyük korkusu, binlerce çalışanının aylıklarını zamanında ödeyemeyecek duruma düşmekti. Bu son derece rahatsız edici atmosferde uzatmaları oynadığımızı biliyor ve doğrusunu isterseniz işimizden eskisi kadar zevk alamıyorduk. Birkaç defa görevi bırakmayı düşündüm ama arkadaşlarım vazgeçirdi. Ama Allah için, patron veya onun görevlendirdiği bir profesyonel, en sıkıntılı günlerde bile telefonu açıp, ya da yanımıza gelip “Bugün bültende ne var?” diye sormadı. İşte bu nedenle bırakın saygısızlık yapmayı, bize sağladığı özgür ortam nedeniyle Aydın Bey ve ailesine hayatım boyunca müteşekkir kalacağım.”

“ATATÜRKÇÜ, YURTSEVER, DEMOKRAT AYDIN DOĞAN’IN TASFİYE EDİLMESİ…”

Sözcü gazetesi Yılmaz Özdil de 3 yıl önce Aydın Doğan’la ilgili yazdığı yazıyı yeniden yayımladı. Özdil bugünkü yazısına şu notu düştü:

“Bu yazıyı üç sene önce yazmıştım, pek kavranamamıştı. Belki bu defa anlaşılır umuduyla tekrar yazıyorum. Kişisel menfaat çatışması nedeniyle, kişisel husumet nedeniyle ‘oh olsun, olacağı buydu’ filan diyen arkadaşları boşverin. Mesleği boyunca broşür bile yönetmemiş tahta kafalı tiplerin, basın ilkeleri üzerine ahkam kesmesinden gına geldi artık… Atatürkçü, yurtsever, demokrat, çok iyi bir aile babası Aydın Doğan’ın tasfiye edilmesi, Doğan Grubu’nun imha edilmesi, Türkiye için çoook çook çok kötü bir gelişmedir. Sadece siyaseten değil, sosyal hayatı, Türkiye’nin yaşam biçimini felç edecek bir gelişmedir. Kuzey Kore’ye ramak var… Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil misali bir kez daha altını çizelim, Sözcü köprüden önce son çıkıştır.”

“ASIL MESELE, GRUBUN GRUP OLMA ÖZELLİĞİNİ BİR SÜREDİR YİTİRMİŞ OLMASI”

Doğan Grubu’nun satışını yazan bir diğer isim de uzun yıllar Doğan Grubu’nda çalışmış olan Habertürk yazarı Fatih Altaylı’ydı. Altaylı köşesinde şu ifadeleri kullandı:

“Aydın Doğan, yıllarca medyada rakibi kalmaz ise çok güçlü olacağını düşünen bir medya patronu olarak göze çarptı. Ama sonunda bu işin öyle olmadığını görmek zorunda kaldı. Doğa ve sistem böyle çalışmıyor. ‘Herkes gidince meydan bana kalır’ diye bir şey yok. Herkes giderse sen de kalamazsın.

İktidar muhalifi kesimlerde büyük bir karamsarlık hâkim gibi görünüyor sosyal medyaya ve sağda solda yazılıp çizilenlere bakılınca. Bu kadar karamsarlığa gerek yok. Bir şeye ihtiyaç var ise onun arzı öyle veya böyle olur.

‘Doğan niye sattı?’ sorusuna yanıt arıyor herkes. Tek bir nedenden sattığını zannetmiyorum. ‘Siyasi baskıya dayanamadı’ diyenler var. Elbette bir faktördür ama tek ve en önemli faktör olduğunu zannetmiyorum. Bence asıl mesele, grubun grup olma özelliğini bir süredir yitirmiş olması.

Mehmet Ali Yalçındağ’ın grubun başına getirilip aile içi tartışmalardan dolayı ayrılmak zorunda kalmasının ardından grup çok başlı hale geldi. Yurtdışında yıllar önce alınmış bir reklam pazarlama şirketinin zararları Hürriyet’i sıkıntıya soktu. Star TV’nin satılmasından sonra piyasadaki hâkimiyetini yitiren ve kötü yönetilen Kanal D, büyük kârlardan büyük zararlara döndü. Grubun Posta Gazetesi dışında kâr eden hiçbir yayın şirketi kalmadı. Aydın Doğan giderek eriyen grubu yeniden kontrol altına alıp yönetebilecek ne yaşta, ne de dinamizmdeydi. Grupta uyum ve eşgüdüm sağlanamayınca, hırslar ön plana çıkınca geriye kalan tek çare satmaktı. Ve sattı. 5 yıl önce 2.2 milyar dolar teklif edilen grubun borçlar düşüldükten sonra 890 milyon dolara gitmesi aslında satışta geç bile kalındığını gösteriyor. Çünkü borsa değeri bunun bile altına inmişti.

YALÇINDAĞ NE DEDİ

Altaylı köşesinde ayrıca kulislerde grubun başına geçeceği konuşulan Mehmet Ali Yalçındağ’la konuşmasını da aktardı. Altaylı şöyle dedi:

“Önceki gün dedikodular dolaştı. ‘Aydın Doğan’ın damadı ve grubun eski başkanı Mehmet Ali Yalçındağ, Demirören’le ortak olacak ve grubun başına geçecek’ diye. Ben de önce bu dedikoduları ‘dedikodu’ diye yazdım. Sonra da ‘Fatih, Mehmet Ali tanımadığın adam değil. Ara sor da gerçeği öğren’ diye düşündüm ve aradım. Yalçındağ’ın yanıtı ilginçti: ‘Ben de olan biteni etraftan duyuyorum. Hayırlı olur inşallah’ diyerek konuyla bir ilgisi olmadığını söyledi.

“GERİYE, AYDIN DOĞAN’IN SUÇU NEYDİ SORUSU KALIYOR”

Bir diğer eski Doğan çalışanı Karar gazetesi yazarı Akif Beki de satışla ilgili şu satırları kaleme aldı:

“Aydın Doğan’ın kendi lafıdır, ne zaman eski günlerden söz açılsa ‘patron mezarlığıdır’ derdi Babıali için. Ne ibretlik hikayelerle doluydu matbuat tarihimiz… Kimler gelip geçmemişti ki, nice heveskarlar kendi kuyularını kazıp tüm servetleriyle gömülmemişti ki içine… Hatıralardan konuşurken anlardınız, elbet bir gün kendisinin de veda edeceğini biliyordu. Bu sonu mukadder görmese, tekerleme gibi tekrarlar mıydı ‘patron mezarlığı’ lafını. Bütün mesele, kendisi için diğerlerinden farklı bir son hazırlayıp hazırlayamayacağıydı.

Yine de en uzun ayakta kalmayı başaran Aydın Bey oldu. Bir yıl daha dayansa, patron koltuğunda 40 yılını tamamlayacaktı. Tamamlayamadan gitti. Medya patronluğunu, kendiliğinden bırakmayacak kadar çok sevdiği muhakkak. Hangi şartlar zorladı onu bu kararı almaya, neden çekildi, çekilmeyebilir miydi, çokça su kaldırır… Kendisine yakıştırdığı veda bu muydu, hayal ettiği gibi mi oldu derseniz, sanmıyorum.”

Beki yazısında “Günahıyla sevabıyla, medya tarihimize en uzun ömürlü patron olarak adını yazdırdı. Düşündüğü gibi olmasa da nihayet final yaptı ve evet, bu finalle bir devir kapandı, yeni bir devir açıldı. Fakat buna sevinse miydiniz, kestiremiyorum. Patronlar gelir geçer ama baki kalan hep bu medya düzeni olmalı diyorsanız, sevinilecek bir gelişme. Çünkü en büyük medya grubu, tek parça halinde el değiştirdiyse değişen sadece patrondur, medya düzeni değil. O zaman geriye, Aydın Doğan’ın suçu neydi sorusu kalıyor…” dedi.

“BİR BİR TARİHİN ÇÖPLÜĞÜNDE YERLERİNİ ALIYORLAR”

Yine Doğan Grubu’nda uzun yıllar çalışmış olan Cumhurbaşkanlığı başdanışmanı ve hükümete yakın Star gazetesi yazarı Yiğit Bulut, Doğan Grubu’nun satılışını “Tam 200 yüzyıl sonra bu Coğrafya’da ‘Alman destekli medya devri’ kapandı!” diye yorumladı.

Bulut yazısında şunları yazdı:

“Son gelişmeyi hep birlikte gördük: Alman destekli 28 Şubat medyası havlu attı ve 1980 darbesi sonrasında oluşan son dalga da dağılmaya başladı. Türkiye’nin üzerine çöken kara bulutlar tek tek dağılıyor ve gerçekten de emperyalist odaklar ve vatan, millet, ümmet düşmanı iç uzantıları bir bir tarihin çöplüğünde yerlerini alıyorlar!

Bazı arkadaşların içinden şu soruyu sorduğunu duyar gibiyim; ya bu millet ve ülkemize verdikleri zararların hesabı ne olacak?

Bir sonraki yazımda da bu konuyu ele alacağım! 28 Şubat dosyası, ‘Türkiye’nin Tahrir Meydanı neresi olacak’ yazısı, FETÖ ile pazarlıklar, bunlar asla tozlu raflarda kalmayacak!

Kendini bu coğrafyanın ‘hakimi’ ve ‘kontrol edeni’ sanan PKK’nın baş destekçisi Almanya’ya da geçmiş olsun! Siyasette, medyada kısacası her alanda ‘yetiştirmelerini’ süratle kaybediyor!”

Niye bomboş ? Kandil gecesi Fatih Camii’nden çok konuşulacak görüntü

Hükümete yakın gazetecilerden Nevzat Çiçek’in sosyal medyada paylaştığı fotoğraflar dikkat çekti.

Müslümanlar için oldukça önem arz eden Regaip Kandili dün gece yaşandı. Regaip Kandili’nde gündüzün oruç tutularak, gecenin ise namazla ve ibadetlerle geçirilmesi tavsiye ediliyor.

Kandillerde bugüne dek camilerde yaşanan yoğunluk televizyonlara da aktarılıyordu.

Ancak, Hükümete yakın gazetecilerden Nevzat Çiçek’in sosyal medyada paylaştığı fotoğraflar dikkat çekti. Nevzat Çiçek, kandil gecesi Fatih Camii’nden fotoğraflar paylaşarak “Kandil Gecesinin bu saatinde Fatih Cami. Geçmiş yıllardaki kandillerde bu saatlerde burası kalabalık olur bu saatlerde Tesbih Namazı kılınırdı…Toplum mu dinden uzaklaşıyor yoksa…” mesajını paylaştı.

İşte o mesaj:

 

Denizbank Dubai´nin en büyük bankasına satılıyor

“Denizbank’ın Dubai’nin en büyük bankasına satışı Erdoğan onay verirse tamamlanabilir”

Denizbank, Rus bankası Sberbank’a ait. Reuters, Denizbank’ın Dubai’nin en büyük bankası Emirates NBD’ye satışının Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan‘ın onay vermesi takdirinde haftalar içinde tamamlanabileceğini aktardı. Reuters, BAE ve Türkiye arasında son dönemde yaşanan diplomatik kriz dolayısıyla Erdoğan’ın Denizbank’ın satışına direnç gösterdiğini öne sürdü

Reuters, dört farklı kaynağa dayandırdığı haberinde Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Türkiye arasında son dönemde yaşanan diplomatik kriz dolayısıyla Erdoğan’ın Denizbank’ın satışına direnç gösterdiğini öne sürdü.

DenizBank Genel Müdürü Hakan Ateş’in, 5,3 milyar dolar değerinde olan anlaşmanın önemini anlatmak için Ankara’da Erdoğan ve diğer yetkililerle bir araya geldiği iddia edildi.

Haberde Erdoğan’ın bankalar üzerinde direkt hakimiyetinin olmadığı ancak BDDK (Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu) aracılığıyla satışa engel olabileceği belirtildi.

İki ülke arasındaki ilişkiler son dönemde BAE’den gelen açıklamalar yüzünden gerilmişti.

 

Hayırlı olsun: Doğan Grubu artık Demirören’in

Yıldırım Demirören, Aydın Doğan’la yeniden görüştü. Görüşmede iki grubun avukatları da hazır bulundu.

Patronları katını hareketlendiren bu ziyaretle ilgili Demirören’in aklında Doğan Medya’nın olduğu konuşulmuştu.

Demirören Vatan ve Milliyet’ten sonra Doğan Medya’nın diğer organlarını da bünyesine katmayı istiyordu.Demirören’in satın alabilmek için ise devletten beklediği kritik bir ihale vardı. Bu ihaleyi alması durumunda gazetelere talip olacaktı.

Yeni Vatan Gazetesi´nin yakın kaynaklardan kesin doğrulanmayan habere göre  işte bu haberden 6 gün sonra Yıldırım Demirören, Aydın Doğan’la yeniden görüştü. Görüşmede iki grubun avukatları da hazır bulundu. Kulislerde iki ismin büyük oranda anlaştığı ileri sürüldü.

İddiaya göre Doğan Medya’nın satışı 1.2 milyar dolara gerçekleşti. Bu akşam saat 18.00’de satışın resmen açıklanacağı öğrenildi. Doğan Medya bünyesinde Kanal D, CNN Türk, Tv2, Dream TV, Dream Türk, Hürriyet, Posta, Fanatik, Hürriyet Daily News, TME, Doğan Burda Dergi, Doğan Egmont, Doğan Kitap, Dergi Pazarlama ve Planlama (DPP) bulunuyor.

“Algı ve ön yargı” arasında iş aramak!

Avusturya İş Kurumu’na (AMS) ait dâhili bir teftiş raporu, ana dili Almanca olmayan işsizlerin entegrasyonundaki yetersizlikleri ortaya koyuyor. Ana dili Almanca olmayan işsizlerin Viyana’daki oranı yüzde 61 ve rapora göre Çeçen kökenli işsizlerle büyük problemler yaşanıyor.

Viyana-Avusturya İş Kurumu’nun (AMS), göçmen kökenli Avusturyalılar ve yabancılarla ilgili işleri başlarından aşkın durumda. Die Presse Gazetesi tarafından yayınlanan AMS’e ait dâhili bir teftiş raporu, bu sonucu ortaya koyuyor. İş arayanların yüzde 42’sini, yabancılar ve göçmen kökenliler oluşturuyor. Bu kişilerin Viyana’daki oranı yüzde 61 ve bazı AMS ofislerinde bu rakam yüzde 70’e kadar çıkıyor.

Neredeyse 50 sayfadan oluşan rapora göre entegrasyonun önündeki en büyük engel, Almanca dil bilgisi yetersizliği. İlaveten dini ve kültürel nedenler de söz konusu. 2017 Haziran ayına ait olan ve Yukarı Avusturya, Salzburg, Vorarlberg, Viyana ofisleri kapsamında yapılan araştırma, AMS’e kayıtlı göçmenlerin yüzde 90’ının, ilk nesilden olduğunu ve bunların da büyük kısmının Türklerden oluştuğunu gösteriyor.

Evde Almanca konuşulmuyor

Müslümanlarda babalar ve erkek eşler, çocukların ve kadınların entegrasyona yönelik adımlar atmasını engelliyor. 18 yaşın altındaki Müslüman kızların, erkeklerle temas kurmalarının yasak olması gerekçesi ile eğitime katılmalarına izin verilmiyor. Müslüman kadınların çalışma hayatındaki rolü sınırlı, zira erkeklere temas etmemeleri gerekiyor. Avusturya’da okula gitmiş olmalarına rağmen ikinci kuşak gençlerin de Almancaları yetersiz çünkü evlerde Almanca konuşulmuyor.

Söz konusu raporun ortaya koyduğu AMS çalışanlarının “ortak algısı”, AMS yöneticilerinin hoşuna gitmiyor. Raporda yer alan bir ifadeye göre birçok danışman, “algı ve önyargı” arasında karar vermede zorlanıyor. Yönetim ise çalışanlarına “kültürlerarası anlayış eğitimi” önerisinde bulunuyor.

Çeçenler sıklıkla şiddete başvuruyor

AMS yöneticilerine göre “milliyetlere göre değişen çarpıcı noktalar” mevcut. Rapor, Çeçenlerle büyük sorunlar yaşandığı sonucunu ortaya koyuyor ve bu konuda çalışanların “ortak bir algısı” olduğuna dikkat çekiyor. Çeçenler, ortalamanın üzerinde şiddet eğilimine sahip. Danışmanlar ve yöneticiler tehdit ediliyor. Çalışanlar arasında korku hakim, hatta bazı durumlarda karşılarındaki kişiyi kızdırmamak için ne kurs ne de iş önerisinde bulunabiliyorlar. Rapor ayrıca, Çeçenler, Suriyeliler ve Afganların sosyal işlere ya da gastronomi alanına yönlendirilmelerinin de çok zor olduğunu zira hizmet etme düşüncesinin onlara ters geldiğini ifade ediyor.

 

 

Yunanlı dostumuzdan veda!

Viyana (yenivatan.at)-Dile kolay 27 yıl. ORF’de her pazar yayınlanan “Heimat Fremde Heimat (Vatan Yabancı Vatan)” adlı programının sunucusu, tüm yabancıların dostu, müzisyen, Yunan asıllı Avusturyalı Lakis Jornanopoulus, 25 Mart tarihinde programa emekli olması nedeni ile veda ederken sosyal medyada da şunları yazdı:

“Bu pazar günü saat 13.30’da ORF 2 ekranlarında, ORF programı Heimat Fremde Heimat’ı, 27 yılın ardından son kez sunuyor olacağım. Güzeldi! Bundan sonra ne yapacağım? Aklımda bazı şeyler var. Ama kesinlikle FPÖ’nün göç politikaları sözcüsü olmayacağım! Şeref sözü!”

Teşekkürler insan dostu Lakis Jornanopoulus.

Avusturya´da yabancıların 27 yıl  ORF üzerinden tüm insanlar için dostana ve güvenilir sesi oldun.

Yeni Vatan Gazetesi  ekibi olarak yolun açık ve en başta esenlik dolu olsun diyoruz. Hoşcakal…

 

İğneyi karşı tarafa ama çuvaldızı kendimize batırmak zorundayız

Her gün Avusturya basınında, özellikle İş ve İşçi Bulma Kurumu’nda Müslüman göçmenlerin yaşadığı zorluklara ve bunun nedenleri üzerine haberler çıkıyor. Bu araştırmaları dikkatlice okuduğumuzda, göçmen Müslümanlar arasındaki en problemli grubun Çeçen asıllılar olduğunu görüyoruz.

Daha sonra sırasıyla Afganlar ve Araplar geliyor ve sonrasında da Türkiye göçmenleri yer alıyor. Çeçen, Afgan ve Arap asıllı insanların, kendi ülkelerinde vuku bulan savaşın, gözyaşının ve gerici akımların içinden kaçıp gelerek Avusturya’ya ayak uydurmaları kolay değil.

Hâlbuki Çeçenlerin, Afganların ve Arapların 50 yıl önceki resimlerine baktığımızda, bu Müslüman ülkelerin çağın gerisinde olmayı bırakın, gayet modern insanlar olduğunu görüyoruz. Türkiye göçmenlerinin neden iş bulamadıkları üzerine kör-topal araştırma yapanların hoş olmayan ön yargılarını bir kenara bırakırsak özellikle babaların, kızlarına ne evde ne dışarda göz açtırmadıkları yazıyor raporlarda. Kadınlarımız ve kızlarımız iki arada bir derede kalmış durumda. İş bulmaları, hele hele bir de türban takıyorlarsa artık çok daha zor. Bu durum elbette üzücü.

Başı açık kızlarımız bir nebze daha kolay iş buluyor olsalar da, Türkiye partilerinin ve temsilcilerinin yangının üzerine benzinle gitmeleri nedeni ile Türkiye göçmenlerine karşı artan ön yargıların yıkılması da kolay değil. Çocuklarımıza, gençlerimize, kızlarımıza ve kadınlarımıza evde kesinlikle şiddet uygulamayın.

Şiddet, bağırma-çağırma ve/veya küfür etme ile de olur. Avusturya polisi, gençlik ve kadın kuruluşları alarm halinde.

Yeni Vatan Gazetesi Mart 2018’de, 21. yüzyılda bu uyarıyı yaptığı için pek mutlu değil ama Avusturya basını ve siyaseti bu haberlerle çalkalanıyor. Avusturya’da 20. yılına yaklaşan yayın hayatımızda, her daim tabanın çıkarlarını koruduk ve toplumun güvenine nail olduk. Bu şiddet, hem dinimize göre büyük günah hem de Avusturya kanunlarına göre büyük suç. Avusturya kadın evleri, çocuk ve gençlik yuvalarındaki Türkiye göçmenlerinin sayısı haddinden fazla. 

Birçok okuyucumuza, bu sorunlar hakkında yazıyor olmamız tuhaf geliyor. Çünkü hamdolsun ki onlar, bu sorunları tanımıyor, bilmiyor. Çünkü hayatlarını pırıl pırıl örnek Türkiye göçmenleri olarak yaşıyorlar. Ama bu sorunlar var ve hepimizin Avusturya’daki imajını lekeliyor. Toplumun ileri gelenleri, bu konularda uyarılarda bulunmalı ve ellerinden geleni yapmalılar. Bunun için, dürüst yüreği Hak rızası için atan cami imam ve yöneticilerine büyük görevler düşüyor.

Cuma namazlarından evvel insanlarımızı uyarmalıyız. Aynı şekilde diğer sivil toplum kuruluşları da bu konuda adımlar atmalı. İğneyi karşı tarafa ama çuvaldızı kendimize batırmak zorundayız.

Salman:”Ne giyeceğine kadın karar verir”-Sudi Arabistan nereye Türkiye nereye?

Suudi Arabistan Veliaht Prens Muhammed bin Selman, kara çarşaf ve peçeye bürünmek zorunda olmadıklarını dile getirdi.

Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman (MbS), ABD ziyareti öncesi CBS’e verdiği röportajda, Suudi kadınların, edepli ve saygın şekilde giyindikleri müddetçe kara çarşaf ve peçeye bürünmek zorunda olmadıklarını dile getirdi.

Sputnik’in haberine göre, 32 yaşındaki Suudi Veliaht Prensi şöyle konuştu:

”Şeriat tarafından koşulan şartlara dayanan yasalar çok net: Kadınlar da tıpkı erkekler gibi edepli ve saygın şekilde giyinecek. Bu özel olarak siyah çarşaf-siyah peçe giyecekleri anlamına gelmiyor. Hangi tipte edepli ve saygın kıyafet giymeyi seçeceği kararı tümüyle kadına ait.”

“KADINLA ERKEK KESİNLİKLE EŞİTTİR”

Suudi Arabistan’ın 1979 öncesinde kadınların haklarının tanındığı ılımlı bir ülke olduğunu ve o duruma geri dönülmesini istediğini söyleyen MbS ”Kadınla erkek kesinlikle eşittir. Hepimiz insanız. Aramızda hiçbir fark yok” vurgusu da yaptı.

Geçen ay da önde gelen bir din adamı, kadınların mütevazi giyinmesi gerektiğini, ama bunun illa çarşaf giymesi gerektiği anlamına gelmediğini söylemişti.

 

Bu açıklamaların Vahhabizmle yönetilen Suudi krallığında kadınların baştan aşağı örtünmeye zorlanması uygulamasının kalkacağına dair bir işaret olup olmadığı tartışılıyor. Bununla ilgili doğrudan yasa olmasa da bugüne dek tamamen örtünmeyen kadınlar polis tarafından yakalandı ve yargı tarafından cezalandırıldı.

PEMBE ÇARŞAF

Ama son yıllarda Suudi kadınların siyah yerine pembe-mavi gibi renklerde çarşaf giymeyi, uzun etek ya da kot pantolonun üzerine açık çarşaf geçirmeyi tercih etmesi dikkat çekiyor.

KADINLAR İÇİN İLKLER

MbS, kadınların otomobil kullanması, stadyumlara girmesi, konserlere katılması haklarını tanıdı. 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde Cidde kentinde kadınlar yeni tanınan koşma haklarını kullanıp maraton düzenledi.

Ancak diğer pek çok yasak hala yürürlükte.

Bununla birlikte sunucu Norah O’Donnell’ın ”Sizi durdurabilecek bir şey var mı”sorusunu MbS ”Sadece ölüm” diye yanıtladı.

Hasan Celal Güzel : “Devlet malı. Meğer ben ne enayimişim. “

Hasan Celal Gütel Hakk`ın rahmetine kavuştu. Merhuma Allah’dan rahmet diler mekanının firdevs-i cennet olmasını niyaz ederiz.

Hasan Celal Güzel ile siyasi hayatında aynı görüşte olabilirsiniz olmayabilirsiniz. Merhumun, “Devlet malı. Meğer ben ne enayimişim. Türkiye’de sayın Milletvekillerine ithaf olunur”  başlıklı yazısını  sonuna kadar okumanızı rica  ederiz.

Devlet malı. Meğer ben ne enayimişim!

Türkiye´de Sayın Milletvekillerine ithaf olunur!

Hasan Celal Güzel

Efendim, artık 68 yaşında, su katılmamış bir avanak, hakikî bir budala ve gayrikabil-i ıslah bir ‘enayi’ olduğumu itiraf ediyorum. Bana küçük yaşımdan itibaren ‘beytülmal’ın mukaddesliğini öğretmişlerdi. Hiç kimse ‘Devlet malı deniz, yemeyen domuz’ dememişti.
Bütün ömrüm tâbir-i âmiyanesiyle ‘eşşek gibi’ çalışmakla geçti. Çalışma hayatımda tek gün dahi izin kullanmadım. Bir gece bile doyasıya uyuyamadım. Kimileri bana ‘uykusuz müsteşar’ adını takıp uçup kaçtığımı söylerdi ama ‘Ne akılsız adam yahu!’ şeklindeki fısıltılar, her gün yüzlerce telefon konuşmasıyla çınlayan kulaklarıma kadar gelirdi.
Üzerinde ‘T.C. Hükümeti’ yazan kurşun kalemleri, silgileri ve kâğıtları, sadece resmî hizmetlerde, âdeta okşar gibi incitmemeye çalışarak kullanırdım. Çocuklarım devlet malına ellerini dahi süremezlerdi. Plakaları kırmızı ve siyah renkli resmî arabalara bir defa dahi binmediler. Yüzlerine bakmaya kıyamadığım Mustafam ve Elifim, bir saat daha az uyuyup belediye otobüsleri ve okul servisleriyle okula gittikleri esnada, bendeniz müsteşarlık ve bakanlık yapıyordum. Bırakınız eşime araba tahsis etmeyi, evde devletin personelini çalıştırmayı; idarecilik ve siyaset hayatımda lojmanda oturmadım. Koruma görevlisi de kullanmadım. Arabamın önünde ve arkasında fiyakalı eskortlar hiç bulunmadı.
Meğer ben ne enayiymişim!…
***
Yaptığım enayiliklerin haddi hesabı yoktur… Meselâ, bendeniz milletvekiliyken -birkaç zarurî toplantı dışında- Meclis lokantasında yemek yemezdim. Zira, burada çalışanlar kamu personeliydi ve çok ucuz olan yemekler milletin kesesinden sübvanse ediliyordu. Sonra, çok beğendiğim halde, aynı gerekçelerle TBMM Sigarası da içmedim. Ceplerim şıkır şıkır metal jetonlarla dolu olarak dolaşır, özel görüşmelerimi kulisteki ankesörlü telefonlarla yapardım. O zaman ‘beleş’ cep telefonlarımız da yoktu.
Hiçbir hediyeyi kabul etmez; ya reddeder veya demirbaşa kaydettirerek devlete intikal ettirirdim. Yıllarca üst yöneticilik, müsteşarlık, bakanlık yaptım; hâlen evimde bu dönemlere ait -bronz plaketler dışındatek bir hatıra eşya göremezsiniz.
Benim anladığım mânâda siyasete ‘Zengin girilir, fakir çıkılır’. Biz enayiler, devlet hizmetini ve siyaseti böyle anlıyoruz. Siyasî hayatımda önüme çıkan yüzlerce fırsatı teperek mal mülk edinmedim. Bilâkis, ANAP’taki Genel Başkanlık mücadelesinde, Bond çantalarda getirilen paraları reddederek, eşimin SSK kredisiyle aldığı Oran’daki daireyi; YDP’nin kuruluşunda da babamdan kalan Malatya’daki ev ile dedemden kalan Gaziantep’teki evin bana düşen hisselerini harcadım.
Bu arada, eşimin uzmanlığıyla ve alınteriyle hak ettiği ‘Vakıflar Genel Müdürü’ olarak tayin kararnamesini, nasıl engellediğimi de unutmayayım.
Sadece bununla kalsa neyse… ANAP döneminde, şiddetle muhalefetime rağmen çıkarılan ‘kıyak emekliliği’ reddedip tek maaşa devam ettim. Bu haksız uygulama hâlen devam ediyor. Başbakanlık Müsteşarı’yken, milletvekili maaşlarının buna göre ayarlanmasını gerekçe göstererek kendim için sözleşme yapmadım ve üç yıl müddetle emrimdeki daire başkanlarından bile daha az maaş aldım.
Meğer ben ne enayiymişim!…
***
Şimdi 70’ine merdiven dayadım. Hâlâ kirada oturuyorum. Kendime ait tek mülküm kitaplarım… Yani, sizin anlayacağınız, gerçek anlamda ‘Dikili ağacım dahi yok’. Hizmet hayatım boyunca, muhatabımın bıyık altından gülerek dinlediği, ‘Bu fukara millete ben bu masrafı hiç yaptırır mıyım?’ lâfım vardı.
Sevgili okuyucularım, bu yazdıklarımı okuyup da sakın bütün bunlardan pişmanlık duyduğumu sanmayınız. Enayilik öylesine içime işlemiş ki geriye dönmek mümkün olabilse gene aynısını yapardım.
Beni bütün ‘enayiliğime’ rağmen kimseye muhtaç etmeyen Yüce Allahıma hamd ediyorum.
Hasan Celal Güzel

Alarm: Okullarda çocuklarınız büyük sıkıntı içinde

Geçtiğimiz hafta başında, Viyana’daki yeni ortaöğretim okullarından (NMS – Neue Mittelschule) bir öğretmenle yapılan röportaj, büyük tartışmaları da beraberinde getirdi. Zira söz konusu öğretmen, okulundaki durumun, özellikle tutucu Müslüman çocuklar nedeniyle gittikçe daha da zorlaştığından şikâyet ediyordu.

Kurier Gazetesi, ilkokul 4. sınıftan sonra başlayan ve 4 sene süren bir ortaokul türü olan, Viyana’daki yeni ortaöğretim okullarından (NMS – Neue Mittelschule) Müdire Andrea Walach’a, problemin nerede olduğunu ve noksan kalan çözümleri sordu:

Müdire Hanım, Müslüman çocuklarla ilgili olarak okullarda bir sorunumuz var mı?

Andrea Walach: Bunun, dinle ilgili bir sorun olduğunu düşünmüyorum. Bazı ailelerin, rol model olarak sergiledikleri geleneksel davranışlarını haklı göstermek için dini değerleri öne sürdüklerini görüyorum. Bu, daha çok sosyal bir problem, dini değil. Bunu müteakip olarak da çocuklar iki dünya arasında büyüyor.

Bununla neyi kastediyorsunuz?

Okul hayatı ve evdeki durum arasındaki fark çok büyük. Okulumuzda kadın öğretmenler, saygı duyulan kişilerdir. Kadına yönelik şiddetin normal olarak görüldüğü evlerde ise geleneksel erkek rol modelleri bulunuyor.

Bu çocuklar hayatı nasıl görüyorlar?

Bu çocuklar, çok fazla kibirli. Sınavlarda genellikle ancak en kötü notun bir üstü olan 4 puana erişebilmelerine rağmen, matematik ve/veya Almanca alanlarında çok iyi olduklarına inanıyorlar. Sanırım bunun sebebi, aile üyelerine kıyasla gerçekten daha çok şey biliyor olmaları. Ama yine de toplumumuz için yeterli değil. Çabalamak için gereken motivasyon eksikliği de söz konusu. Ev ödevi desteği gibi fırsatlara rağmen, hiç ödev yapmamak daha kolay.

Ne yapmak gerekiyor?

Öğrencilerim, çoğunlukla göçmen kökenli ve eğitim seviyesi düşük ailelerden geliyor. Bu çocuklar,  eğitim biliminin de ortaya koyduğu gibi, iş yaşamında büyük zorluklarla karşılacak olan çocuklar. Bunu bilmek, kesinlikle yardımcı olacaktır, eğer sınıflar 25 çocukla yani maksimum rakama ulaşana kadar doldurulmaz ise.

Viyana okullarındaki öğretmenlerin, kimi zaman okul hayatına daha fazla tahammül edemiyor olmalarını anlayabiliyor musunuz?

Elbette dünyanın başınıza yıkıldığı durumlar oluyor. Bazen gerçekten zor. Ayrıca, devam zorunluluğu gibi kurallara da riayet edilmiyor. Üç gün okula gelmeyen ve bunun için herhangi bir bahanesi olmayan çocuklar söz konusu. İşte bunun üzerinde tam bir kontrole sahip değiliz.

 

 

Atatürk: Lise öğrencilerinden paylaşım rekorları kıran Atatürk yazısı.. 

Atatürk’ün hep “kahraman” olduğunu söylediler bize… Düşmanları nasıl yendiğini, ulusunu karanlıktan aydınlığa nasıl çıkardığını, yurdu nasıl kurtardığını, zaferden zafere nasıl koştuğunu, yurtsever biri olduğunu ve ulusu için neler yaptığını, her başarıyı kendisine değil de ulusuna mal ettiğini, dünyaya hükmeden kararlı bir devlet adamı olduğunu anlattılar. Her söyleyen, her söylediğinde gerçekten de haklıydı. O, bizim için hep ulaşılmaz, hep ayrıcalıklı biriydi.
Atatürk’ü bir “kahraman” olarak değil de bir “insan” olarak düşündünüz mü hiç? Oysa O, saydığımız tüm üstün niteliklerinin yanında bir “insandı”. O da bizim gibi banyo yapan, yemek yiyen, pijama giyen, ağlayan, üzülen, gülen, seven birisiydi. Herkes gibi O’nun yaşamında da hırslar, heyecanlar, öfkeler, iniş ve çıkışlar vardı.

Çanakkale´de açan kan çiçekleri ve gelincikler

Renkli bir kişiliği vardı… Erleriyle sigara içip sohbet eden, köylüyle ayran bölüşen, şekerli kahve içen, fal baktıran, gecelik entarisi giyen, bağdaş kuran sade bir vatandaştı. Yemek seçmez, sofraya gelen her yemeği yerdi. Karnıyarığı, kuru fasulyeyle pilavı, gül reçelini ve kavrulmuş leblebiyi çok severdi.
Arkadaşlarıyla sokaklarda korumasız yürüyen, Lebon’a pasta yemeye, Rejans’a Borç çorbası, Vefa’ya boza içmeye giden, aklına eseni yapmayı seven, özgür ruhlu bir entellektüeldi.
Gramofonunu başucundan ayırmayan, vals ve tangoya bayılan, balolarda genç kızların en gözde kavalyesi olan bir salon adamıydı. Bir iğde ağacının kesilmesine üzülen, bir tayın ölmesine ağlayan, doğayı seven, ulu bir çınarın görkemiyle büyülenen ve bir dalının bile kesilmesine gönlü elvermeyen bu nedenle de o yılların teknolojik olanaklarıyla bir binayı yerinden 4. 80 metre kaydırtan bilinçli bir çevreci, insan sevgisiyle dolu bir askerdi.
Sık sık Sarayburnu’na giderek halkın arasına karışmayı ve onlarla birlikte müzik dinlemeyi çok severdi.
O’na Sarı Paşa derlerdi… Kararlı bir devlet adamı sertliğine ve cesur asker kişiliğine karşın, özel yaşamında çok duygusaldı.
Belki de küllenmemiş aşklarıyla geçmişe özlem duyan, sık sık gözleri dolan bir adamdı… Selanik’teki çocukluk aşkını ve Fikriye’yi hiçbir zaman unutamadı. Başka aşklar da yaşadı. O’na neredeyse dönemin bütün kadınları âşıktı. Kadınlar, gazeteden kestikleri fotoğrafını, göğüslerindeki madalyonlarda taşırdı. Eşi Latife Hanım da genç kızlığında, Paris’te yayımlanan bir dergiden Paşa’nın fotoğrafını kesip madalyonuna koymuştu. Bunu da ilk karşılaştıklarında Mustafa Kemal’e göstermişti. Bu durum, romantik Mustafa Kemal’i, fazlasıyla duygulandırmıştı. O, genç kızlar için düş kurup özledikleri ve bir türlü ulaşamadıkları beyaz atlı bir prens, mavi gözlü çok yakışıklı bir asker, düşlere giren bir masal kahramanıydı.
Atatürk, tüm insanlara değer verirdi; ama kadına ve kadın haklarına verdiği değer kuşkusuz tartışılamazdı. Kadını kadın olarak değil de Avrupalılar gibi insan olarak görürdü. Onların eğitimini önemli bulurdu. Kadınların erkeklerden daha bilgili, daha aydın, daha verimli olmaları gerektiğini söylerdi. Kadınları geri kalmış toplumların uygar olmadığını düşünürdü.
Cumhuriyetin ilanından sonra Tarsus’a gittiğinde O’nu karşılayanlar arasında Kurtuluş Savaşı kahramanlarından iri yapılı, yağız çehreli Adile Çavuş da vardı. Adile Çavuş saygı, sevgi ve coşkusundan Atatürk’ün önünde yere kapanır, ağlayarak toprağı öper. “Bastığın toprağa kurban olayım Paşa’m! ” der. Atatürk, Adile Çavuş’un elinden tutarak onu yerden kaldırır. “Kahraman Türk kadını! Sen yerlerde sürünmeye değil omuzlar üzerinde göklere yükselmeye lâyıksın.” der ve toplumun anası olarak gördüğü kadını yerden kaldırır.
O, Türk kadınına örnek olsun diye seçtiği, Sorbon’da eğitim gören modern Latife Hanım’la olan evliliğinde çok mutsuz oldu. Bu evliliği sürdüremeyeceğini anlayınca çaresiz kalıp boşandı, kendini bekarlığa mahkum ederek bir daha evlenmemeye and içti. Eşinden ayrıldığı gün gramofonda Sadettin Kaynak’ın şu şarkısını dinleyip ağladı.
Gördüm seni bir gün yeni açmış güle döndüm.
Coştum, şakıyıp aşk okuyan bülbüle döndüm.
Bak ayrılığın şimdi karanlık kucağında
Bir bağrı yanık, boynu bükük sünbüle döndüm.
Ömrü boyunca evlat özlemiyle yanıp tutuşarak manevi çocuklarıyla avundu… Cumhurbaşkanı oldu; ama mutlu bir aile reisi olamadı.
O’nu çoğu kez kahraman bir asker, başarılı bir devlet adamı, kararlı ve cesur bir devrimci, çağdaş bir halkçı, ender rastlanan bir deha; şık giyinen, yakışıklı bir lider fotoğrafı olarak tanıdık, sevdik ve anımsadık…
O, koyduğu eşyaların yerinin değişmesini sevmeyen, değişiklik yapılacaksa bunu yalnızca kendisinin yapması gerektiğini düşünen birisiydi. O’nun doğasında kendisi seçmek ve düzenlemek, kendi istediği yere koymak vardı.
Oysa O, bütün bu değerlerinin arkasında gizlenen, utangaç, ârif, duygulu, seçkin zevkleri ve sanat tutkusu olan, milyonların arasında yaşayan birisiydi.
Kimi zaman acı, kimi zaman özlem çeken, kimi zaman ağlayan, kimi zaman pişmanlıklarla sarsılan bir yalnız adamdı. Bazen bir çocukla gülen, köpeğiyle dertleşen, atıyla yalnızlığını paylaşan bir yalnız adam. O, gerçekten yalnız mıydı? Devrim yapan her lider biraz yalnız değil midir? Halkından hiç kopmayan, halkla arasında perde olmasın diye koruma bile kabul etmeyen bir yönetici nasıl yalnız olabilirdi? Çiftlik’ten tohum almaya gelen köylülerle konuşan, şakalaşan bir halk adamı yalnız olabilir miydi?
Değil yaşarken, öldükten sonra bile yalnız kalmadı. Norveçlilerin “Atatürk gibi olmak” diye bir deyimlerinin, tüm dünyada “Atatürk çiçeği” adıyla bilinen bir çiçeğin olduğunu hepimiz bilmiyor muyuz? Yunan Başkomutanı Trikopis, her “Cumhuriyet Bayramı”nda Atina´daki Türk Büyükelçiliğine giderek Atatürk`ün resminin önüne geçip saygı duruşunda bulunurmuş. Düşmanlarının bile saygı gösterdikleri ulu bir devlet adamı yalnız olabilir mi hiç?
Haiti Cumhurbaşkanı, mezar taşının üzerine “Bütün ömrüm boyunca Türkiye´nin lideri Mustafa Kemal Atatürk´ü anlamış ve uygulamış olmaktan dolayı mutlu öldüm.” cümlesinin yazılmasını vasiyet etmiş. Vasiyeti de yerine getirilmişti. Bu vasiyet bile Ata’mızın hâlâ yaşadığını ve yalnız olmadığını kanıtlamaya yetmez mi?
Ne yapmak istediğini çok iyi bilirdi O. Adaletliydi. Başkalarını dinlerdi. Gazete kağıdına sardığı tütünü içmeye çalışırken eli yanan ve bu yüzden de kendisine söven bir köylüyü tutuklayıp yargılayanlara, “Bırakın o adamı, onu mahkemeye vereceğinize doğru dürüst sigara içmesini temin edin.” deyip köylüyü serbest bıraktırmıştı. Hoşgörülüydü. Bilet almadan yolculuk yapan ve bunu mebus ayrıcalığı olarak gören milletvekillerine kızar ve onları çok ayıplardı.
Toplantılarda sık sık görülmezdi; ama toplantıları kendi yaratırdı. Bir halk toplantısında, kendisine “Paşa’m, size diktatör diyorlar, ne dersiniz?” sorusunu yönelten gence, “Ben diktatör olsaydım, sen bana şimdi bu soruyu soramazdın! “yanıtını veren Sarı Paşa akıllı, hazırcevap bir yöneticiydi.
Türk ulusunun Ata’sı, kurtarıcısı, kahramanı, Cumhuriyet’in mimarıydı. Milyonlarca seveni, uğruna öleni, yoluna baş koyanı vardı.
Ömrünü ulusuna adadı, yüreğinde hep acıyı taşıdı, özel yaşamında ıssızlığı yaşadı… Aşklarını içine gömdü, baba olamadığı için çok üzüldü.
Bedevi bir falcının kehanetini 26 yıl içinde sakladı ve ondan çok etkilendi. Cumhurbaşkanlığının 15 yıl süreceğini, ne zaman öleceğini çok iyi biliyordu…
Savaşta yüz binlerce düşmanla çarpışıp onları yok etti; ama ölmek üzere olan atını vuramadı. Köpeği Foksi ölünce, onun doldurulmuş bedenini görmeye dayanamadı. Yeşile ve maviye tutkundu, kesilen bir ağaç için yas tutardı. Çankaya’dan Meclis’e giden yolun üzerindeki iğde ağacına sanki âşıktı. Bu benim ağacım der, gelip geçerken o ağacı selamlardı. Yol yapımı nedeniyle kesilen o ağaca çok üzülmüştü. Onu, bozkır Ankara’yı yeşile dönüştürecek bir umut simgesi olarak görmüştü. Çankaya Köşkü’nün bahçesindeki ağacı kesen bahçıvanın işine son verilmesini; ama bahçıvana başka bir iş bulunmasını söylemişti.
Şarkılardan fal tutar, aşk ve özlem şarkıları çalınırken ağlardı. Özgür ruhuyla, bazen ortalardan kaybolmak ister, bir sade vatandaş gibi yaşamanın özlemi ve coşkusuyla, otomobilinden inip hareket etmek üzere olan trene atlar, tramvaya binip Beyoğlu’na çıkar; aklına esti mi türkü söyler, coştu mu zeybek oynar, erleriyle güreş tutar, gece yarısı mutfağa inip aşçısıyla omlet ya da yakınlarının pek sevdiği menemene benzer bir yumurta yemeği yapardı.
Sofrasında oturup da düşüncelerini söyleyen insanları cesaretli olarak görmez, üstelik söylemeyenlere çok kızardı. Bir şeye karar vermeden önce herkesin düşüncesini alırdı.
Ankara’nın değişik yerlerinden gelen konukları kabul eden Latife Hanım’ın kabul günlerine O da arkadaşlarıyla katılırdı.
Florya’da kaldığı günlerde, halkın arasında denize girerdi. Çocuklarla şakalaşır, gençlerle söyleşir, sandala binip saatlerce kürek çekerdi. O’na pencereden el sallayan tanımadığı yaşlı kadınların yalısına sandalını yanaştırıp kahve içmeye giderdi. Onlarla saatlerce söyleşirdi. Bir şenliğe rastlasa “Galiba burada bir düğün var.” deyip sünnet çocuklarını ya da gelinle damadı ziyaret eder, onlara armağanlar verirdi. Bazen de rastgele bir kapıyı çalıp Tanrı misafiri olur, onlarla birlikte sofralarında pilava kaşık sallar, dertlerini dinlerdi.
Bir Adanalı kadar sıcakkanlı; Karadenizli olmamasına karşın, bir Karadenizli kadar cana yakın, bir Aydınlı kadar oturaklıydı. Kısacası O, Anadolu insanının mayasından, onun kumaşındandı.
Kendisini Türk ulusunun öğretmeni olarak görürdü.
Yakın arkadaşı Behçet Kemal Çağlar’dan, kendisinde gördüğü nitelikleri anlatan bir şiir yazmasını istemişti. Yarım saat sonra şiiriyle dönen ve Atatürk’ün yiğitliği, zaferleri ve devrimlerini bir bir dile getiren ünlü ozana, “Olmamış. Sen benim asıl niteliğimi yazmamışsın. Benim asıl niteliğim, öğretmenliğim, ben ulusumun öğretmeniyim, bunu yazmamışsın. “demiş ve buna da çok üzülmüştü.
Atatürk aslında öğretmen değil, dünyada “Başöğretmen” olarak kabul gören tek liderdi. Bir geometri kitabı yazmıştı. “Üçgen, açı, dikdörtgen …” gibi tam 48 geometri teriminin Türkçe ad babasıydı. Bu yönüyle de Mustafa Kemal, gerçekten bir öğretmendi.
En büyük düşü bir dünya turuna çıkmak, Türk dili ve tarihi üzerindeki çalışmalarını genişletmekti. Çok çalışkandı. Onun için çalışma saati diye bir şey yoktu. Yapacağı işi bitirinceye kadar uyumadan, dinlenmeden, yemek yemeden çalışırdı. Uykunun dostu değildi. Zaman zaman geçirdiği kısa hastalıklar bir yana, sabah güneşini görmeden yatağına girmez ve uyumazdı. Uykuda geçirdiği zamana acırdı. Başladığı kitabı çok sevmişse onu bitirmeden uyumazdı. Binlerce kitabı vardı; ama bunlardan birini, Reşat Nuri Güntekin’in “Çalıkuşu” romanını cephede bile başucundan ayırmazdı.
Giyimiyle ve ev düzeniyle yakından ilgilenirdi. Gömleklerinin hepsi beyazdı, başka renk gömlek giymezdi. Lacivert kıyafeti hiç sevmezdi. Çok şık giyinirdi. Takım elbiselerinin modellerini hep kendisi çizerdi.
Sabah kahvaltısını yapmak istemez, yataktan kalkar kalkmaz odasındaki divanın üzerine bağdaş kurup oturur ve kahvesini içerdi. Eğri duran eşyaları düzeltmeden rahat edemezdi.
Yufka yürekliydi. Gittiği yurt gezilerinde kendisi için kurban edilen hayvanlara bakamaz, böyle durumlarda sırtını dönerdi.
Sportmen bir kişiliği vardı. Her gün at biner, yüzmeye gider, kürek çeker ve tavla oynardı. Kısacası spor yapmayı çok severdi.
Değişik bir insandı.
Alçakgönüllüydü; ama hiç de uysal değildi, sertti. Yaşamı zor olaylarla geçmişti.
Her şeyi kazanarak elde etmek ister, hak etmediği hiçbir koltuğa oturmazdı. İstanbul Üniversitesinin bir salonunda yapılan açılış törenine katılmıştı. Herkes tahta iskemlelere, O da kendisi için hazırlanan kırmızı renkli süslü koltuğa oturacaktı; ama oturmadı. Yanındaki profesörlere bakarak “Sizlerden öğrenecek o kadar çok şeyim olduğuna göre bu koltuk yalnızca sizlere layıktır.” dedi. En kıdemli profesörü o koltuğa oturtup programı tahta iskemlede izledi. Böylece dünya lideri olmanın yolunu da herkese göstermiş oldu.
Yoğurda “yuğurt”, tabancaya “tapanca”, sarhoşa “sarfoş”, derdi. Kendini övenleri ve yağcıları hiç sevmezdi. Lafı uzatanların sözünü “yani” diyerek keser, anlamsız sorulara sinirlenirdi. İlk mecliste, bir oturum sırasında üyelerden birinin “Paşam, laikliğin ne anlama geldiğini anlamadım, anlatır mısınız?” sorusuna çok kızmıştı. Elini kürsüye vurmuş, soruyu soran din bilgini üyeye, “Adam olmak demektir hocam, adam olmak!” diye yanıt vermişti.
Herkese “çocuk” demeyi pek sever, armağan vermeye bayılırdı. Durup dururken odasına çıkar ve çok özel, seçkin, şık eşyalarını sofradaki dostlarına seve seve dağıtırdı. Eli çok açıktı. Kimine kravat, kimine gömlek, kimine kürk hediye ederdi. Sofradakiler bu özel armağanların değerinden çok, Atatürk’ten armağan aldıkları için sevinirlerdi.
Bazen de cimriliği tutardı… Gardırobundaki on beş – yirmi zarif kalpağı arkadaşlarının başına tek tek yerleştirir sonra da ” lıh… Veremeyeceğim…” der, kalpaklarını geri alarak yakın arkadaşlarına şakalar yapardı.
Her insan gibi düşleri ve aşkları vardı. Bursa’yı ziyaret ettiğinde onuruna bir akşam yemeği verilmiş. Kendisini neşeli ama düşünceli gören davet sahibi Laika Hanımefendi, cesaretini toplayarak Gazi’ye,” Paşam! Af buyurunuz, hiç âşık oldunuz mu? Sevdiniz mi?”diye bir soru yöneltmiş. “Sevmek!… Sevmeye acaba vakit bulabildik mi Hanımefendi? Ömrü, çeşitli mücadeleler içinde geçen, dağ, tepe, dere demeden dolaşan, çadırda, karargâhta ömür süren bir askerin sevmeye vakti kalır mı sizce?” diyerek soruya, soruyla yanıt vermiş. Ardından da “Biz de insanız Hanımefendi! Bizim de çarpan kalbimiz, bizim de his tarafımız var… Yoksa, askeriz diye, bu yönümüzden kuşku mu duyarsınız?” demiş. Bu yanıt da sevmiş, ama çok sevmiş; ancak sevgiyi dilediğince yaşayamayıp içine gömmüş Mustafa Kemal’in, Latife Hanımefendi ile evlenmesinden bir hafta önceki itirafı olmuştu.
Yaşamının her döneminde onurunu duygularından üstün tuttu. Birdirbir oynayan komşu çocuklarının oyun çağrısını kabul eder; ama onların üzerinden atlaması için eğilmezdi. Ama eğil ki atlayalım diyen arkadaşlarına başını sallayarak “Ben eğilmem, üstümden böyle atlayabiliyorsanız atlayın.” dedi.
Çok sık düş görür… Düşlerinin baş kahramanı Zübeyde Hanım’la, gelincik ve ayçiçeği tarlalarında buluşur, ömründe yalnızca bir kerecik giydiği mareşal üniformasıyla anasına kavuşmak için koşup durur, bir türlü ulaşamayıp ter içinde uyanırdı. Düşlerinde annesine ulaşıp onu kucaklayacağı gün, öleceğine inanırdı. Ölümü, Zübeyde Hanım’la randevu gibi düşünürdü. Bazı şeylerin olacağını önceden sezer, gördüğü kötü düşlere üzülürdü. Annesinin ölümünü de düşünde görmüş ve ardından da bu üzücü ölüm haberini almıştı.
Ankara’da, sıkça ve gizlice, Çiftlik arazisi içinde olan Söğütözü’nde bir kulübeye kapanır, ömründe en sevdiği kadın olan annesi için saatlerce Kur’an okurdu.
İnsanüstü değildi Atatürk; güzel insandı, tam insandı, büyük insandı. Onun büyüklüğünü yalnız biz değil, tüm dünya ulusları kabul etmişti. Kimi uluslar dünyanın tarihini değiştirdiğini, kimileri ise yüzyılın yetiştirdiği en büyük adam olduğunu belirtmişlerdi.
Her insan gibi O da ölümlüydü. Doğa O’nu da zamanı gelince alacaktı. Öyle de oldu, 1938 yılının 10 Kasım günü bu büyük insan, bu güzel insan aramızdan ayrıldı. Biz, bu ölüme hazır değildik kuşkusuz, o nedenle inanamadık. Bu ölüme bizim gibi başka uluslar da uzun süre inanamadı. Kimi uluslar bunu derinliği ölçülemez büyük bir kayıp büyük bir acı olarak gördü. Kimileri onun ölümünden sonra dünyayı eskisi kadar enteresan bulmadı. Kimileri ise Doğu’nun Ata’sının kaybolduğunu, bir güneşin battığını söyledi.
Yakasını ölümden kurtaramayan Ata’mızın o uğursuz ölüm haberi çok çabuk duyuldu. İstanbul’u taşa kesti, dondurdu. Dükkanlar kapandı, yaşam durdu. İnsanlar sustu, kendi içlerine çekiliverdi. İşte o gün İstanbul Üniversitesinde de saat dokuzu beş geçenin o uğursuz haberi duyuldu. Hukuk Fakültesinde çalışan bir Alman profesör ağlayan, üzülen öğrencilerin durumunu gördü ve çok şaşırdı.
Derse girsin mi, girmesin mi bir türlü karar veremedi. Durumu anlatmak ve bilgi almak için rektörün yanına gitti. Ona:

-Efendim, ne yapacağımı bilemiyorum. Kararsızım. Derslere girmeli miyim acaba ? diye sordu.

Rektör:
-Sizde böyle büyük bir adam ölünce ne yapılıyorsa onu yapın, yanıtını verdi.
İşte o zaman Alman profesör, kollarını iki yana sarkıtarak:
-Efendim, bizde bu kadar büyük bir adam ölmedi ki… dedi.
Sevgili Atatürk,
Bırakıp gittin bizi
Sen’i unuttuk sanma
Zaman alışmayı öğretir belki; ama

Unutmayı asla!

Hazırlayanlar:
Özel Izmir Tevfik Fikret Okulu öğrencileri
9/B’den
Hüma D
Ahmet G
Ege D..

Komşu Slovakya’da halk sokaklarda

Slovakya’da erken seçim talep eden halk meydanlardan geri adım atmıyor…

Slovakya’da erken seçim talep eden halk, meydanlardan geri adım atmıyor.

Yolsuzluk olaylarını araştıran gazeteci Jan Kuciak ve nişanlısının geçtiğimiz ay öldürülmesi sonrası ülkede hükümet karşıtı gösteriler başladı.

 

ERKEN SEÇİM ÇAĞRISI…

Euronews’ten Bahtiyar Küçük’ün haberine göre, başkent Bratislava’da toplanan on binlerce kişi, cinayetlerin soruşturulmasını istiyor.

27 yaşındaki gazeteci Kuciak’ın, Başbakan Robert Fico’ya yakın isimlerin İtalyan mafyasıyla bağlantısını ortaya koyan bir haber hazırladığı biliniyordu.

Olayın ardından Slovakya Başbakanı Fico istifa etti; Cumhurbaşkanı Andrej Kiska da, ülkede istikrarın sağlanması için erken seçime gidilmesi çağrısında bulundu.

Prag`da 8 yaşındaki Defne dünya birincisi seçildi

Ankara Bilkent Koleji Bale ve Müzik öğrencisi 8 yaşındaki Defne Güngör, Keman Yarışması’nda dünya birincisi oldu.

Prag-Çek Cumhuriyeti’nin Prag bölgesinde 9-11 Mart tarihlerinde düzenlenen 8-10 yaş arası keman çalma yarışmasına Türkiye’yi temsilen katılan Ankara Bilkent Koleji Bale ve Müzik öğrencisi 8 yaşındaki Defne Güngör, dünya birinciliğini Türkiye’ye kazandırdı.

Defne Güngör’ün başarısı anne Duygu, baba Mustafa’ya gurur verirken, akrabalarının bulunduğu Niğde’nin Ulukışla ilçesine bağlı Darboğaz Köyünde sevinçle karşılandı.

VIDEO:

http://www.mynet.com/tv/8-yasinda-dunya-birincisi-vid-4799292/?utm_campaign=page_performance&utm_source=video_detail&utm_medium=bottom_videos&utm_content=VID4799292

 

Danıştay Başkanı’ndan Nurettin Yıldız’a: “Cahillik, yobazlık, gericilik…”

Danıştay Başkanı Zerrin Güngör, ilahiyatçı Nurettin Yıldız üzerinden tartışılan kadına ve sosyal hayata yönelik söylemler hakkında değerlendirmede bulundu…

Danıştay Başkanı Zerrin Güngör, ilahiyatçı Nurettin Yıldız üzerinden tartışılan kadına ve sosyal hayata yönelik söylemler hakkında değerlendirmede bulundu. Güngör kendisine sorulan ilahiyatçıların soruşturmaya konu olan sözlerine ilişkin olarak, “Söylenenlerin İslam’la alakası yok. Bunlar cahilliktir, yobazlıktır, gericiliktir. Bunlar doğrudan topluma zararlıdır” dedi.

Güngör’ün sözlerini Milliyet’ten Serpil Çevikcan aktardı. Çevikcan’ın “Hukuki müeyyidesi olmalı” başlığıyla yayımlanan yazısının bir bölümü şöyle:

“Son dönemde Nurettin Yıldız ismi üzerinden tartışılan söz konusu söylemlere ilişkin olarak Danıştay Başkanı Zerrin Güngör’ün söyledikleri net.

Güngör’le Emine Erdoğan’ın verdiği yemekte sohbet etme imkânı bulduk.

Güngör, sözde ilahiyatçıların, soruşturmaya konu olan sözlerine ilişkin soru üzerine şu ifadeleri kullandı: ‘Söylenenlerin İslam’la alakası yok. Bunlar cahilliktir, yobazlıktır, gericiliktir. Bunlar doğrudan topluma zararlıdır. Bu tür sözlerin mutlaka hukuki müeyyidesi olmalı. Toplumun birlik ve beraberliğini bölmeye yönelik, kadınları aşağılayan, halkı kin ve düşmanlığa teşvik eden bu yaklaşımların müeyyidesi olması lazım.’”

Byzanz & der Westen- 1000 vergessene Jahre

Die Schallaburg in NÖ ruft 2018 eine faszinierende Geschichte ins Gedächtnis! Zwei Welten, die einander vertraut und doch in vielem so fremd waren. Es ist die Geschichte von Byzanz und dem Westen.

Wir reisen zurück ins Mittelalter: Schauplatz ist das Mittelmeer – ein Ort, der seit jeher Kulturen verknüpfte und bereicherte. Auf den Trümmern des weströmischen Reiches entsteht eine Vielzahl neuer Staatsgebilde, während das oströmische Reich mit seiner Hauptstadt Konstantinopel zum Weltreich aufsteigt. Lange Zeit gilt es im Westen als prestigeträchtig, an der Kultur der Byzantiner teilzuhaben. Mit Exponaten aus namhaften Sammlungen wie dem Pariser Musée du Louvre, der Schatzkammer von San Marco in Venedig oder dem Israel Museum in Jerusalem ist „Byzanz & der Westen“ die wertvollste Ausstellung in der Geschichte der Schallaburg.

 

Wir reisen zurück ins Mittelalter

Schauplatz ist das Mittelmeer. „Byzanz & der Westen“ ist die erste Ausstellung zum wechselvollen Verhältnis zwischen dem Byzantinischen Reich und dem lateinischen Westen.

Zugleich ist sie die wertvollste Schau in der Geschichte der Schallaburg mit Exponaten aus namhaften Sammlungen wie dem Pariser Musée du Louvre, der Schatzkammer von San Marco in Venedig oder dem Israel Museum in Jerusalem.

Mit dieser Ausstellung ruft die Schallaburg eine Geschichte in Erinnerung, die im gemeinsamen Gedächtnis Mittel- und Westeuropas eine weitgehend unbedeutende Rolle spielt. Sie handelt von Neugier und Vorurteilen, von Gier und Faszination, von zwei Welten, die einander vertraut und doch in vielem so fremd waren. Es geht uns um die Verbindungen und die Kommunikation zwischen Ost und West sowie um den Raum dazwischen, das Mittelmeer, in dem der Austausch stattgefunden hat. Byzanz hat als Brücke von der Antike zur Moderne fungiert. Wir verdanken Byzanz jede Menge Wissen, ohne das die Renaissancezeit kaum möglich gewesen wäre, so wie wir sie erlebt haben“, erörtert der Kurator Falko Daim.

Eine chronologische Reise

Der Ausstellungsrundgang beginnt im Innenhof am Schauplatz Mittelmeer, dem wesentlichen Kommunikationsraum, wo der aus Italien stammende Künstler Angelo Monne bedeutende Küstenorte des Mittelmeers mit historischen und gegenwärtigen Bezügen großformatig illustriert hat.

In der Ausstellung werden unterschiedliche Aspekte der wechselhaften Beziehung zwischen griechischem Osten und lateinischem Westen einzeln und in chronologischer Abfolge erzählt. „Herzstück der Ausstellung sind die verschiedenen Wege der Kommunikation. Wie kommunizierten diese beiden Welten miteinander: Sei es über Diplomaten, politische Ehen, aber auch über reisende Personen wie Pilger, Künstler, Leute die ausgewandert sind und ein Bild ihrer Kultur vermittelt haben.  Aber natürlich auch über Gegenstände und Texte“, so Kurator Dominik Heher.

Drei Übergangsräume, als Rauminstallation in der Ausstellung angelegt, widmen sich dem aktuellen Beziehungsstatus der beiden Protagonisten. „Hier kommen Byzanz und der Westen zu Wort, sie sprechen miteinander, übereinander und gegeneinander. Wie stehen diese beiden Welten zueinander? Vertragen sie sich? Uns ist es wichtig, dass der ganze Raum das Gefühl und diese Gedanken, diese Beziehungsgeschichte erzählt“, erklärt Renate Woditschka vom Team zunder zwo, welche die Vermittlungsebene in der Ausstellung gestaltet haben. Hörstationen, interaktive Spiele, Aktionskarten und das Mitmach-Heft laden zum selbst aktiv werden und ausprobieren ein.

Die Ausstellung mündet in ein offenes Ende. Im Magazin mit dem Titel „Mittelmeer wohin“ analysieren Persönlichkeiten aus den Bereichen Politik, Wissenschaft, Kunst und Kultur vergangene und gegenwärtige Entwicklungen im Mittelmeerraum. „Die Schallaburg ist ein Ausstellungszentrum wo spannende Geschichten mit starkem Bezug zur Gegenwart erzählt werden. So auch wieder heuer mitByzanz & der Westen“. Erzählt wird eine Sehnsuchts – bzw. Beziehungsgeschichte, wo man zuerst begehrt, dann liebt und zum Schluss auch zerstört. Byzanz ist aktueller denn je, für das Verständnis von Europa und vor allem auch der Diskussionen, die wir heute führen“, betont Kurt Farasin, Künstlerische Leiter der Schallaburg.

Forschung trifft Ausstellung
Für die Ausstellung arbeitete die Schallaburg mit den führenden Institutionen für die Erforschung byzantinischer Kultur, wie dem Römisch-Germanischen Zentralmuseum und der Österreichischen Akademie der Wissenschaften, zusammen. Diese Institute präsentieren nicht nur ihre aktuellsten Forschungsergebnisse in der Ausstellung – dieses Wissenschaftsnetzwerk beantwortet ab Ausstellungsbeginn auch persönliche Fragen zum Thema Byzanz – entweder direkt in der Ausstellung oder auch bei Vorträgen und Diskussionsrunden.Durch die Eröffnungsfeier führte Moderatorin Barbara Stöckl. Auf der Bühne mimte eine Geräuschkulisse Möwengeschrei und Meeresbrandung nach. Ein akustisches Stimmungsbild vom Mittelmeer – jenem Ort – der seit jeher Kulturen verknüpfte und bereicherte. Für die  musikalische Reise in den Mittelmeerraum zeichnete das Ensemble Fiori Musicali Austria verantwortlich: musikalische Elemente aus verschiedenen Genres trafen auf Musikstile aus unterschiedlichen Epochen und aus aller Welt. Das Beziehungswechselspiel zwischen dem WESTEN und BYZANZ verkörperten die beiden Schauspielerinnen Vanessa Payer Kumar und Eva Maria Neubauer; sie zitierten Botschaften der beiden Protagonisten, unterstrichen die jeweilige Identität und verdeutlichten die Gegensätze.Die Eröffnung der Ausstellung beim feierlichen Festakt nahm Landeshauptfrau Johanna Mikl-Leitner vor: „Ein wesentliches Markenzeichen im Kulturland Niederösterreich ist die Schallaburg, die zu den erfolgreichsten Ausstellungszentren Österreichs zählt. In bunter und lebendiger Form widmet man sich in den jährlich wechselnden Ausstellungen historischen, zeitgeschichtlichen und ethnologischen Themen. Mit der Kulturvermittlung geht die Schallaburg neue Wege und lädt das Publikum zu einem Austausch, zu einem Dialog ein. Das führt dazu, dass wir Gesellschaft und Geschichte differenzierter betrachten und mit unserer Identität in Beziehung setzen können. Die heurige Ausstellung zeigt wie Kulturen sich wechselseitig stark beeinflussen aber auch wie eine fehlende Kommunikation zu Missverständnissen und in weiterer Folge zu Entfremdung und Konkurrenz führen kann. Ein Blick in die Geschichte kann uns helfen, größere Zusammenhänge zu verstehen und zeigt, wie sehr unsere Gegenwart von der Historie auch geprägt ist. Die Schallaburg lädt ein, unsere Welt kennenzulernen, und das – in spannender und familiengerechter Aufbereitung.“

Kaiser Herakleios als Kreuzfahrer ©Museé du Louvre, Paris

Von 17. März bis 11. November 2018 ruft die Schallaburg eine faszinierende Geschichte ins Gedächtnis. Sie handelt von Neugier und Vorurteilen, von Gier und Faszination, von zwei Welten, die einander vertraut und doch in vielem so fremd waren. Es ist die Geschichte von Byzanz und dem Westen.

Wir reisen zurück ins Mittelalter

Schauplatz ist das Mittelmeer – ein Ort, der seit jeher Kulturen verknüpfte und bereicherte. Das Römische Reich wird im 4. Jahrhundert geteilt: Auf den Trümmern des weströmischen Reichesentsteht eine Vielzahl neuer Staatsgebilde, während das oströmische Reich mit seiner Hauptstadt Konstantinopel zum Weltreich aufsteigt – es wird zum politischen und kulturellem Zentrum.

Byzanz glänzt

Seide, Gold und Elfenbein sind im Westen heiß begehrt! Lange Zeit gilt es als prestigeträchtig, an der Kultur der Byzantiner teilzuhaben – man tauscht sich aus, wird inspiriert und imitiert. Atemberaubende Kunstwerke und bedeutende archäologische Funde aus namhaften Sammlungen wie dem Musée du Louvre, der Schatzkammer von San Marco in Venedig oder dem Israel Museum in Jerusalem machen „Byzanz & der Westen“ zu einer einzigartigen Schau.

Das Ende einer Erfolgsstory

Politische und religiöse Differenzen, Sprachbarrieren und entgegengesetzte Interessen belasten zunehmend die Beziehung zwischen Byzanz und dem Westen. Die Kluft wird immer tiefer. Beide Seiten schüren vorhandene Vorurteile und heben die trennenden Elemente ihrer Kulturen hervor. Ein fatales Spiel, das schließlich mit dem Untergang der einstigen Supermacht Byzanz endet.

Kaiser Herakleios als Kreuzfahrer ©Museé du Louvre, Paris

Für die ganze Familie

Interaktive Spiele, Hörstationen, das Mitmach-Heft und die Familienführung laden Klein und Groß zu einer Entdeckungsreise durch die Ausstellung ein und machen 1000 vergessene Jahre für die ganze Familie erlebbar.

Forschung trifft Ausstellung Vorhang auf für die Wissenschaft

Die Ausstellung „Byzanz & der Westen. 1000 vergessene Jahre“ wurde vom Römisch-Germanischen Zentralmuseum Mainz (RGZM) in Zusammenarbeit mit der Abteilung Byzanzforschung der Österreichischen Akademie der Wissenschaften sowie dem Institut für Byzantinistik und Neogräzistik der Universität Wien für die Schallaburg konzipiert. Das RGZM Mainz tritt nicht nur als kuratierende Instanz auf, sondern ist auch maßgeblich an einem Forschungsnetzwerk beteiligt, das unter anderem die Universität Mainz, aber auch andere Einrichtungen unter dem Namen „Leibniz- WissenschaftsCampus Mainz“ zusammenfasst.

Die aktuellen Forschungsergebnisse aller genannten Institute sind direkt in „Byzanz & der Westen“ eingeflossen und machen die faszinierende Geschichte eines imposanten Weltreiches lebendig. Erstmals beantwortet das Wissenschaftsnetzwerk auch ganz persönliche Fragen – entweder direkt in der Ausstellung oder auch bei Vorträgen und Diskussionsrunden.

Eine chronologische Zeitreise

Die Erzählung in der Ausstellung setzt am Ende des 4. Jahrhunderts bei der Teilung des Römischen Reiches (395) in West und Ost ein und erstreckt sich über 1000 Jahre, in denen sich das Verhältnis zwischen dem Westen und Byzanz massiv verändert. Die Plünderung Konstantinopels durch die Kreuzfahrer (1204) leitet den Untergang der einstigen Supermacht ein – 1453 wird Konstantinopel schließlich durch die Osmanen erobert; die Geschichte von Byzanz und dem Westen kommt zum Abschluss – in der Ausstellung mündet sie in ein offenes Ende: Beispielhaft wird gezeigt, wie Byzanz Europa bis heute prägt – besonders rund um das Mittelmeer.

Mit dieser einzigartigen Mischung von Geschichten, Objekten und historischen Persönlichkeiten macht die Schallaburg 1000 vergessene Jahre erlebbar und schlägt eine Brücke ins Heute.

Tragaltar ©Hohe Domkirche Trier

Überblick Rundgang

Der Ausstellungsrundgang beginnt im Innenhof am Schauplatz Mittelmeer, dem wesentlichen Kommunikationsraum, zwischen den beiden Protagonisten Byzanz und dem Westen. Der aus Italien stammende Künstler Angelo Monne hat hier bedeutende Küstenorte des Mittelmeers mit historischen und gegenwärtigen Bezügen großformatig illustriert.

Venedig, Illustration ©Angelo Monne

Exponate aus der Ausstellung sind in die Darstellung eingebettet. Die Zeitebenen Antike, Mittelalter und Gegenwart verschwimmen – Epochen treffen aufeinander und prägen bis heute:

Venedig (Italien), Zadar (Kroatien), Monemvasia (Griechenland), Konstantinopel (Türkei), Iraklio (Griechenland), Akkon (Israel), Alexandria (Ägypten), Palermo (Italien), Marseille (Frankreich), Karthago (Tunesien), Portus (Italien)

In der Ausstellung werden unterschiedliche Aspekte der wechselhaften Beziehung zwischen dem griechischen Osten und lateinischem Westen einzeln und in chronologischer Abfolge erzählt.

Drei Übergangsräume sind als Rauminstallation angelegt. Sie widmen sich dem aktuellen Beziehungsstatus, in denen jeweils ein zentraler Aspekt der Geschichte thematisiert wird. Die Protagonisten, Byzanz und der Westen, kommen zu Wort. Sie sprechen miteinander, übereinander und gegeneinander.

Raum 1 – ANKOMMEN

In der Ausstellung

Schlüsselbegriffe sind in unterschiedlichen Mittelmeersprachen zu hören – dieser Raum dient der Einstimmung auf die Geschichte.

Raum 2 – ÜBERBLICK

Welcher Zeitraum wird abgedeckt? Wo befinden wir uns?

Raum 3 – VERSTÄNDNIS

Das Römische Reich umfasst viele Völker rund ums Mittelmeer – Latein ist die gemeinsame Amtssprache. Als das Weströmische Reich zerbricht, wird im Westen weiter Latein gesprochen. Im östlichen, von Byzanz beherrschten Mittelmeerraum setzt sich hingegen Griechisch durch. Die Kenntnis der jeweils anderen Sprache geht langsam verloren, die Verständigung wird schwieriger. Das Wissen der anderen Seite wird unzugänglich – es kommt zu immer mehr Missverständnissen.

Raum 4 – BEGIERDEN

Lange Zeit gilt es im Westen als prestigeträchtig, an der Kultur der Byzantiner teilzuhaben. Byzanz glänzt! Seide, Gold, Elfenbein und Reliquien sind im Westen heiß begehrt. Politische Vermählungen und eine diplomatische Geschenkdiplomatie von Byzanz in Richtung Westen stehen im Zentrum.

Raum 5 – BEWEGUNG

Reisende zwischen beiden Welten: Menschen reisen weiterhin von Ost nach West, vor allem aber von West nach Ost: Viele kommen, um Geld zu verdienen, indem sie für Byzanz kämpfen. Noch mehr machen sich auf den Weg, um die heiligen Stätten zu besuchen. Manche bleiben in der Ferne und beginnen dort ein neues Leben. Andere kehren zurück – in ihrem Gepäck haben sie kostbare Gegenstände, neue Ideen und fantastische Geschichten.

Raum 6 – Übergangsraum / Gemischte Gefühle

Zwei Welten, einander vertraut und doch in vielem so fremd. Gegenseitige Wahrnehmung, Faszination, Neugier und Vor-Urteile: welche Auswirkung haben diese Gefühlswelten auf die Kommunikation der beiden Welten?

Raum 7 – GLANZ

Nach dem Zerfall des Römischen Reiches werden die Karten im Westen neu gemischt: Germanische Königreiche breiten sich aus. Alle stehen in Kontakt mit Byzanz – ebenso die fränkischen Merowinger. Handelsbeziehungen machen sich auf – der byzantinische Lebensstil wird innerhalb der Eliten nachgeahmt.

Raum 8 – KONKURRENZ

Die Legitimation von Macht: Es gibt im Westen wieder einen Kaiser, welcher sich auf das römische Erbe beruft – Frankenkönig Karl der Große. Zu Weihnachten 800 krönt der Papst Karl zum Kaiser. Er ist nun der mächtigste Mann Europas – Byzanz ist schockiert, aber machtlos.

Raum 9 – FASZINATION

10. Jahrhundert: Die Deutschen erklären ihr Herrschaftsgebiet zum Heiligen Römischen Reich – aus byzantinischer Sicht eine Unverschämtheit. Trotz aller Konkurrenz gilt aber immer noch das reiche und gelehrte Byzanz als kulturelles Zentrum – der Westen übernimmt wird inspiriert und imitiert: Unter dem Einfluss östlicher Vorbilder gelangen Kunst und Architektur zu bemerkenswerter Blüte.

Raum 10 – Geschichte Backstage
Der Vermittlungsansatz
Eine Gelegenheit um miteinander ins Gespräch zu kommen oder auch Hintergrundinformationen zur Ausstellung zu bekommen: Auf Knopfdruck steht das Ausstellungsteam (Kuratoren, Teams der Vermittlung, Produktion oder auch der Künstl. Leiter) an drei Familientischen und drei Erwachsenentischen Antwort u.a. auf: „Was hat die Geschichte von Byzanz & dem Westen mit mir zu tun?“, „Woher wissen wir das alles?“ oder „Was war deine Aufgabe bei dieser Ausstellung?“

Frag nach

Auf einer eigens eingerichteten Online-Plattform kann das Ausstellungspublikum Fragen an das Wissenschaftsteam stellen und bekommt diese (binnen drei Tagen) persönlich beantwortet. Entweder direkt aus der Ausstellung oder via: www.schallaburg.at

Raum 11 – Übergangsraum / Es spitzt sich zu

Im Fokus steht das Auseinanderbrechen. Die beiden Welten – Ost und West treffen aufeinander und geraten aneinander. Immer öfter suchen die beiden Kontrahenten die Konfrontation.

Raum 12 – STANDPUNKTE

Der wahre Glaube: Nichts trennt Byzanz und den Westen mehr als die gemeinsame Religion – den christlichen Glauben. Religiöse Spannungen vermischen sich immer mehr mit den politischen Konflikten. Im Jahr 1054 dann der Skandal: Der Papst und der Patriarch von Konstantinopel schließen einander gegenseitig aus der Kirche aus. In den folgenden Jahrhunderten wird die Kluft immer tiefer.

Raum 13 – MISSTRAUEN

Der Krieg im Zeichen des Kreuzes verändert die Beziehung zwischen Ost und West (beide gehören dem Christentum an). Im Jahr 1095 ruft Papst Urban II. zum Kreuzzug ins Heilige Land auf. Zum einen um dort Pilgerwege zu sichern und zum anderen als Unterstützung der Byzantiner im Kampf – die Kreuzfahrer erobern Jerusalem von den Muslimen und gründen eigene Reiche. In den folgenden 100 Jahren schließen sich zehntausende Ritter aus dem Westen weiteren Kreuzzügen an. So wird auch der Kontakt mit Byzanz eng wie nie zuvor.

Raum 14 – ANEIGNUNG

Als erste westliche Macht scheuen die Normannen die kriegerische Auseinandersetzung mit Byzanz nicht – gleichzeitig werden kulturelle Elemente in Herrschaft und Verwaltung übernommen.

Raum 15 – BRÜCHE

Der vierte Kreuzzug: Die Eroberung und Plünderung Konstantinopels im Jahr 1204 durch eine französische und venezianische Flotte lässt das Machtverhältnis zugunsten des Westens kippen. Drei Tage lang plündern die Angreifer die reichste Stadt der christlichen Welt und lassen wenig übrig. Sie teilen die Schätze und das Reich untereinander auf und verbreiten den katholischen Glauben auf byzantinischem Boden. Wie konnte es überhaupt so weit kommen? Das verstehen selbst viele Kreuzfahrer nicht. Denn eigentlich waren sie ja zur Befreiung des Heiligen Landes von den Muslimen aufgebrochen.

Raum 16 – Übergangsraum / Was jetzt?

Die Suche nach Orientierung. Was tun? Wohin? Wer waren und wer sind wir? Was ist von uns geblieben? Byzanz muss sich neu erfinden.

Raum 17 – DOMINANZ

Nach der Plünderung Konstantinopels werden weitere byzantinische Gebiete durch die Kreuzfahrer aufgeteilt. Die Venezianer bekommen wichtige Hafenstädte und die französischen Kreuzritter die restlichen Gebiete – ihrem neuen griechischen Umfeld verleihen sie ein westliches Antlitz. Eine neue

Gesellschaftsordnung und katholische Strukturen setzen sich auf die einst byzantinischen Gebiete durch; es geht um ein Stück innereuropäischer Kolonialgeschichte.

Raum 18 – UMBRUCH

Die Byzantiner erobern im Jahr 1261 Konstantinopel zurück jedoch Byzanz ist nur mehr eine regionale Macht. Einerseits existieren die lateinischen Kolonien weiter, andererseits erlebt Byzanz einen kulturellen und intellektuellen Aufschwung von Wissenschaft, Kunst und Architektur. Als die Osmanen eine immer größere Gefahr darstellen, bleibt den Byzantinern keine Wahl und sie wenden sich um Hilfe an den Westen. Die Bedingung an den Osten lautet: Der byzantinische Kaiser muss die Oberhoheit des Papstes über die orthodoxe Kirche anerkennen.

Raum 19 – ERBE

Im Zentrum steht die westliche Wahrnehmung. 1453 fällt Konstantinopel an die Osmanen. Das Byzantinische Reich ist damit Geschichte, sein Erbe wirkt aber weiter: In der orthodoxen Welt ist es allgegenwärtig.

Raum 20 – Nachspann

Die Ausstellung endet offen und führt ans Mittelmeer: an den Schauplatz der historischen Erzählung und an unser Mittelmeer von heute, wo die Geschichte weitergeht.

Magazin „Mittelmeer, wohin?“

Die inhaltliche Ausrichtung der Ausstellung wird aufgenommen und mit aktuellen Fragestellungen verknüpft: An welchen Fragen wird sich die Zukunft des Mittelmeerraums entscheiden – und damit vielleicht auch die Zukunft Europas? Was können wir von den Regionen rund ums Mittelmeer lernen, und was können wir umgekehrt für den Mittelmeerraum tun?

Vor dem Hintergrund der historischen Erzählung gibt das Magazin Impulse zur Auseinandersetzung mit der Gegenwart und der Zukunft des Mittelmeerraums. Persönlichkeiten aus den Bereichen Politik, Wissenschaft, Kunst und Kultur analysieren vergangene und gegenwärtige Entwicklungen, sprechen über Einschätzungen, Hoffnungen und Initiativen. Verschränkt werden diese Beiträge mit Einblicken in den Entstehungsprozess der Ausstellung „Byzanz & der Westen“ und mit der Vorstellung von Forschungsprojekten aus dem Forschungscluster zur Ausstellung.

Mit Beiträge von:

David Abulafia: Angelpunkt Mittelmeer
Daniel Kötter: KATALOG. Eine Reise rund ums Mittelmeer
Sebastian Schoepp: Mehr Süden wagen
Claus Leggewie: Zukunft im Süden?
Gudrun Biffl: Migrationen und Mittelmeer
Im Gespräch mit Kardinal Christoph Schönborn und Metropolit
Arsenios von Austria: Ein Haus mit vielen Wohnungen
Erhard Busek: Das Mittelmeer – Seele Europas?
Heidemarie Dobner: Geschichten des Gelingens
Zentrum für Politische Schönheit: Die Jean-Monnet-Brücke – ein Jahrhundertwerk der Humanität

Gedanken von David Abulafia, britischer Historiker, 21. Jahrhundert:

„Es ist verlockend, eine mediterrane Identität zu definieren. Doch statt nach Einheit sollten wir nach Vielfalt suchen, nach ethnischer, sprachlicher, religiöser und politischer Vielfalt. Die Mittelmeerregion war immer äußeren Einflüssen ausgesetzt und befand sich ständig im Fluss, zu allen Zeiten. Die Ränder des Mittelmeers waren stets Treffpunkt von Menschen unterschiedlichster Herkunft“.

Vermittlung

Weitere Informationen

Die Grundbasis der Vermittlung stellt eine gesprächsbereite und offene Form des Dialogs dar. Speziell beim mündlichen Erzählen wird bewusst, wie sehr diese Geschichte von Emotionen geprägt ist: Die Beziehung von Byzanz und dem Westen zeugt von intensiven Kontakten, von Faszination, von einem Mit- und Nebeneinander auf Augenhöhe. Im steten Wettstreit empfindet sich jede Seite selbst als überlegen, misstraut und übervorteilt. Ziel der Dialogführung ist es, dieses ambivalente Verhältnis von Byzanz und dem Westen möglichst intensiv erlebbar zu machen. Kern dieser Vermittlung ist die Frage der Identität. Welche Ebenen und Umstände formen diese und wie forme ich meine eigene Identität?

Mitmachheft

Das Mitmachheft richtet sich an alle Altersgruppen, bei der Entwicklung wurde jedoch besonders auf junge Zielgruppen Rücksicht genommen. Es begleitet die Besucherinnen und Besucher Raum für Raum durch die Ausstellung und Bild für Bild durch die spannende, mitunter auch emotionale Geschichte von „Byzanz & dem Westen“. Fragen und Aufgaben „zum Mitmachen“ führen hin zu den Exponaten und binden die Mitmachstationen in die Erzählung ein.

Mitmachstationen

An mehreren Stellen im Rundgang können Kinder die Raumthemen wie durch spielerisches Experimentieren mit lateinischen und griechischen Buchstaben oder auch durch das Malen einer Ikone vertiefen.

Aktionskarten

Diese Aktionskarten richten sich an Kinder und Erwachsene und bringen Anliegen und Gedanken aus der Ausstellung in Form von Handlungsanweisungen zu den Besucherinnen und Besuchern. Sie fordern auf aktiv zu werden, regen zum Nachdenken an und verweisen in die Ausstellung, schicken in den Arkadenhof und in den Schlossgarten.

Illustrationen

Die Illustrationen in der Ausstellung und im Mitmachheft stammen vom italienischen Illustrator Angelo Monne. Er lebt und arbeitet in Dorgali, Sardinien, und hat unter anderem Projekte und Illustrationen für die Tageszeitung „L’Unità“, die Stadt Rom, den Palazzo delle Esposizioni in Rom, die Universität Roma III oder die „Oberaufsicht für das archäologische Erbe der Stadt Rom“ realisiert. Zuletzt arbeitete er intensiv mit der Wochenzeitung „Internazionale“ zusammen. Seine Illustrationen erzählen eine vielschichtige Beziehungsgeschichte auf den Ebenen der Vergangenheit, der Gegenwart und der Zukunft. Allen Illustrationen dienen Exponate oder historische Darstellungen als Vorlagen.

Inhaltliches Team

Biografien

Falko Daim, geboren am 28. Februar 1953 in Wien. Abgeschlossene Studien der Ur- und Frühgeschichte sowie mittelalterlicher und neuerer Geschichte an der Universität Wien. Seit 2003 Generaldirektor des Römisch-Germanischen Zentralmuseums Mainz (RGZM). Falko Daim ist Initiator des WissenschaftsCampus Mainz. Kuratierung der Niederösterreichischen Landesausstellung „Sein und Sinn – Burg und Mensch“ auf der Burg Ottenstein und dem Schloss Waldreichs (2001). Kuratierung der Ausstellung „Byzanz – Pracht und Alltag“ in der Bundeskunsthalle Bonn (2010). Kuratierung (mit Dominik Heher) der Ausstellung „Das goldene Byzanz und der Orient“ auf der Schallaburg (2012). Kuratierung (mit Dominik Heher) der Ausstellung „Byzanz & der Westen. 1000 vergessene Jahre (2018). Seit 2013 ist Falko Daim stellvertretender Sprecher des DFG Schwerpunktprogramms 1630 „Antike und mittelalterliche Häfen in Europa“. Ebenso ist er korrespondierendes Mitglied der Österreichischen Akademie der Wissenschaften (ÖAW) und Ehrenmitglied der Ungarischen Akademie der Wissenschaften.

Dominik Heher, geboren am 22. Oktober 1984 in Melk und unweit der Schallaburg aufgewachsen. Abgeschlossene Studien der Byzantinistik und Neogräzistik und den Unterrichtsfächern Geschichte, Sozialkunde und Politische Bildung sowie Italienisch an der Universität Wien. Promotion in Byzantinistik 2015. Seit 2010 wissenschaftlicher Mitarbeiter am Römisch-Germanischen Zentralmuseum Mainz. Kuratierung (mit Falko Daim) der Ausstellung „Das Goldene Byzanz & der Orient“ auf der Schallaburg (2012). Kuratierung (mit Helene Miklas) der Sonderausstellung „Freyheit durch Bildung“ auf der Schallaburg (2017). Kuratierung (mit Falko Daim) der Ausstellung „Byzanz & der Westen. 1000 vergessene Jahre“ (2018). Daneben diverse Werkverträge und Lehraufträge an der Universität Wien. Seit 2013 Mitarbeit am DFG-finanzierten RGZM-Forschungsprojekt „Häfen an der Balkanküste des Byzantinischen Reiches“, Teilbereich Dalmatien, Montenegro und Albanien. Sonstige Forschungsschwerpunkte betreffen das byzantinische Zeremoniell und politische Rituale.

Künstlerischer Leiter

Kurt Farasin war von 1993 bis 2002 beim ORF (ORF-Zentrum Wien) u. a. zuletzt als Leiter der Familienredaktion tätig.
Von 2002 bis 2010 war er Projektleiter und Geschäftsführer von Schloss Hof und maßgeblich für das Konzept, die strategische Ausrichtung und Wiederherstellung der Schlossanlage verantwortlich. Von 2010 bis 2016 hatte Kurt Farasin die operative Geschäftsführung der Schallaburg Kulturbetriebsges.m.b.H. über und damit auch der Niederösterreichischen Landesausstellungen. Nach dem Abschluss der strategischen Neuausrichtung der Schallaburg übernimmt Kurt Farasin 2016 die Künstlerische Leitung, in der er sich voll und ganz auf die weitere inhaltliche Entwicklung und Positionierung der beiden eigenständigen Marken konzentriert: die Schallaburg als Ausstellungszentrum sowie die Niederösterreichischen Landesausstellungen als kulturelles Regionalentwicklungspro

Hacıvat Karagözler Erdoğan’a karşı birleşiyorlar mı?

“Kadınlar dayak yiyorlarsa şükretsinler” diyen Sosyal Doku Vakfı Başkanı ve İlahiyatçı Nurettin Yıldız’ı, kamuoyunda Cübbeli Ahmet olarak bilinen Ahmet Mahmut Ünlü ziyaret etti. Sosyal Medya’da Hacıvat Karagözler Erdoğan’a karşı birleşti dendiği dikkat çekti.

“Kadınlar dayak yiyorlarsa şükretsinlerdiyen Sosyal Doku Vakfı Başkanı ve İlahiyatçı Nurettin Yıldız’ı, kamuoyunda Cübbeli Ahmet olarak bilinen Ahmet Mahmut Ünlü ziyaret etti. Cübbeli Ahmet’in, Nurettin Yıldız’ı “Ehli Sünnet dışı” ilan etmesinin ardından bu ziyareti yapması dikkatlerden kaçmadı.

Üstelik ziyarette İHH İnsani Yardım Vakfı Başkanı Bülent Yıldırım ve İslamcı Siyer Vakfı kurucusu Muhammed Emin Yıldırım ve gazeteci Nevzat Çiçek de bulunuyordu.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın çok sert eleştirdiği Nurettin Yıldız’ı, Cübbeli Ahmet’in ziyaret etmesi dikkat çekti. Öyle ki kadınlara ve çocuklara yönelik şiddeti kınayan Erdoğan, bunun kültürümüzde bir yeri olmadığını söyleyerek, “Bazılarının dikkat çekmek için kavramları eğip, bükerek söyledikleri sözlerin hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur” demişti.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli de Nurettin Yıldız’a  “Meczubun biri çıkıp kadınlara kocalarından dayak yedikleri için şükretmeleri gerektiğini söyleyebiliyor. Bunu diyanet adına yapabiliyor. Ne ara bu kadar sapık türedi” diye tepki göstermişti.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “İslam’ın Güncellenmesi” konusunda yaptığı çıkışın ardından bu ziyaretin gelmesi de “Dinciler Erdoğan’a karşı birleşiyor mu” sorusunu da akıllara  getirdi.

Geçen gün Dünya Kadınlar Günü Programı’nda konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan, son dönemde Nurettin Yıldız gibi ilahiyatçıların, kadınlara yönelik sözlerine sert tepki göstermişti. Erdoğan, din adına ortaya çıkarak kadınlar hakkında İslam’da yeri olmayan içtihatta bulunduklarını söylediği kişileri “marjinaller” olarak nitelendirerek, “İslam’ın güncellenmesinin gerektiğini bilmeyecek kadar da aciz bunlar. Siz İslam’ı 14 asır öncesi hükümleri ile bugün uygulayamazsınız. Beni birçok hocaefendi tefe koyacak o ayrı mesele. Rabbim bizi tefe koymasın” diye konuşmuştu.(Odatv)

İşte Cübbeli Ahmet’in sosyal medya hesabından paylaşılan o buluşma:

NEVZAT ÇİÇEK’TEN AÇIKLAMA

Nevzat Çiçek buluşmaya ilişkin sosyal medya hesabından açıklama yaparak, “moderatörlük yaptım” dedi.

Nevzat Çiçek’in Twitter’dan attığı mesaj şöyle:

Demirören Doğan’dan Hürriyet Gazetesi`ni mi satın almak istiyor?

Medya kulislerinde son günlerde dillendirilen bir iddia ortalığı karıştırdı:

Odatv’nin edindiği bilgilere göre Milliyet ve Vatan’ın patronu Yıldırım Demirören geçen günlerde iki kez Aydın Doğan’ı ziyaret etti.

Haliyle patronlar katı hareketlendi.

Sahi Demirören neden Doğan’ı ziyaret etmişti?

İddia odur ki Demirören’in aklında Doğan Grubu’nun üç gazetesi Hürriyet, Posta ve Fanatik var.

Vatan ve Milliyet’ten sonra 3 gazeteyi de bünyesine katmayı istiyor.

Söz konusu 3 gazeteyi alabilmek için ise devletten beklediği kritik bir ihale var.

Bu ihaleyi alması durumunda gazeteye talip olacak.

Dediğimiz gibi, patronların görüşmesi iki grupta da söylediğimiz kulislere neden oldu.

Satın alma iddiası ne kadar doğru bilinmez, ama satış fikri en çok Doğan Grubu’nun önemli isimlerini korkuttu.

Haksız da sayılmazlar, zira grubun Demirören’e geçmesi bütün dengeleri, yayın çizgisini, çalışan isimleri değiştirebilir.

2019 seçimlerine doğru gidilirken Demirören’in nerede duracağı da sır değil.

İşte tüm bunlar yanyana gelince görüşme Doğan Grubu çalışanlarında “satılacak mıyız” endişesine neden oldu. (ODATV)

Sofya: Kurz’dan, AB-Türkiye müzakerelerinin durdurulması çağrısı

Avusturya Başbakanı Sebastian Kurz (ÖVP), Türkiye ile Avrupa Birliği (AB) arasındaki üyelik müzakerelerinin durdurulması  bugün AB Dönem Başkanı Bulgaristan  Başbakanı Borisov’u ziyareti sırasında yineledi. Bulgar Başbakanı Borisov Kurz’ın Türkiye hakkındaki teklife sıcak bakmadığını ifade etti ve AB ile Türkiye arasındaki ilişkileri kızıştırmayalım dedi.

Sofya-Kısa adı ÖVP olan Avusturya Halk Partisi Lideri ve Avusturya Başbakanı Sebastian Kurz, bugün Sofya’da Bulgaristan Başbakanı Boyko Borisov ile görüşmesi öncesinde yaptığı açıklamada, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılım müzakerelerinin durdurulması yönündeki görüşlerini bir kez daha dile getirdi. “Türkiye ile iş birliği” diyen ancak Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıkan Kurz, Türkiye’ye aktarılan AB fonlarının yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini de sözlerine ekledi.

Konuyu Bulgaristan Başbakanı Borisov’la da istişare edeceğini belirten Kurz, “AB içerisinde temelde farklı görüşler söz konusu olsa da, özellikle geçen yıl yaşanan olaylar nedeniyle birçok AB ülkesinin fikrini yeniden gözden geçirdiği ve hatta tamamen değiştirdiği” izlenimi taşıdığını ifade etti.

Bulgaristan, coğrafi ve ekonomik yakınlığı ve ülkedeki Türk nüfusu (yüzde 8,8) nedeniyle AB’ye katılımı konusunda Türkiye’nin destekçisi olarak görülüyor. Başbakan Borisov, Avrupa Birliği’nin önemli isimlerini -AB Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker, AB Konseyi Başkanı Donald Tusk ve AB Parlamentosu Başkanı Antonio Tajani’yi- Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile birlikte, 26 Mart’ta mini bir AB zirvesine davet ediyor.

Rakılar masadan niye kaybolmuş? Özgürlüğün resmi…

Meze var, buz var, şalgam, rakı bardağı var tek eksik…Masada mezeler, su dolu rakı bardakları, buz ve şalgam olmasına karşın, rakıların olmaması dikkatlerden kaçmadı.

Hükümete yakınlığıyla bilinen ATV kanalında yayınlanan “Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz” ekibinin fotoğrafı sosyal medyada tartışmalara neden oldu. Dizinin başrol oyuncusu Oktay Kaynarca fotoğrafı Instagram hesabından “Eşkıya ekibi, roka-balık’ta”mesajıyla paylaştı. Fotoğraf kısa sürede Twitter’da da yayıldı. Ancak fotoğraftaki bazı ayrıntılar dikkat çekti. Masada mezeler, su dolu rakı bardakları, buz ve şalgam olmasına karşın, rakıların olmaması dikkatlerden kaçmadı.

 

Sosyal medyada, “Eskiden canlı yayında rakı içen sanatçılarımız şimdi fotoğraf çekilirken bile (korkudan) içtiği rakıyı masanın altına saklamak zorunda kalıyor” şeklindeki mesajla paylaşılan fotoğrafın altına şöyle yorumlar yapıldı:

VHS’de örnek bir Türk genci – Sevgi Ercan

Ailesi Aksaraylı olan Sevgi Ercan, Viyana Yetişkin Eğitim Merkezi (Wiener Volkshochschulen-VHS) ile iki farklı bağa sahip: Bir yandan VHS Brigittenau bünyesindeki üç yıllık sekreterlik öğrenimini, final sınavı ile birlikte kısa bir süre içerisinde bitirmeye hazırlanan 20 yaşındaki Ercan, diğer yandan VHS müşteri hizmetleri servisinde yarı zamanlı olarak çalışıyor. “Müşteri hizmetleri alanında, özgüveninizi geliştirebilir ve güçlendirebilirsiniz. Yazışmalarda giderek daha iyi olursunuz ve genel kültürünüz de artar. Bu işte gerçekten çok şey kazanıyorsunuz.” diyen ve zorunlu eğitimini tamamlamak için bazen idarede de görev alan Sevgi Ercan, muhasebe ve program yönetimi alanlarını deneme fırsatı da yakaladı. Ercan: “Bu çok güzel bir duyguydu, bu kadar fırsat her yerde bulunmaz.” VHS Brigittenau’da kendini çok iyi hissettiğini ifade eden ve çok mutlu olduğunu söyleyen Ercan, bunun sebebini şu sözlerle açıklıyor: “Müdürüm, tam zamanlı çalışan olarak burada kalmamı istiyor.” Sevgi Ercan, gelecekte Mesleki Olgunluk Sınavı (Berufsreifeprüfung)  yapmayı da düşünüyor ve hatta belki yine Viyana Yetişkin Eğitim Merkezi (Wiener Volkshochschulen-VHS) bünyesinde.

Vorbild – Sevgi Ercan

Sevgi Ercan, deren Familie aus Aksaray stammt, ist auf zweierlei Art mit den Wiener Volkshochschulen verbunden: Einerseits ist sie kurz davor, ihre dreijährige Lehre als Bürokauffrau an der VHS Brigittenau mit der Lehrabschlussprüfung zu beenden. Die 20-Jährige arbeitet aber auch als Teilzeitkraft im Kundenservice der VHS. „In der Kundebetreuung kann man das eigene Selbstbewusstsein trainieren und stärken. Man wird besser beim Schreiben von Mails; auch das Allgemeinwissen vergrößert sich. Man nimmt wirklich sehr viel mit.“ Manchmal ist sie aber auch in der Administration für den Pflichtschulabschluss tätig und konnte in die Bereiche Buchhaltung und Programmmanagement hineinschnuppern. „Das war ein sehr schönes Gefühl, so viele Chancen bekommt man nicht überall.“ An der VHS Brigittenau fühlt sie sich sehr wohl und freut sich, denn: „Mein Direktor will mich jetzt als Vollzeitkraft behalten.“ Ercan überlegt auch, in der Zukunft vielleicht die Berufsreifeprüfung zu machen – vielleicht sogar auch wieder an den Wiener Volkshochschulen.

Vorbild: Sevgi Ercan-Eine VHS Erfolgsgeschichte:

Sevgi Ercan, deren Familie aus Aksaray-Türkei stammt, ist auf zweierlei Art mit den Wiener Volkshochschulen verbunden: Einerseits ist sie kurz davor, ihre dreijährige Lehre als Bürokauffrau an der VHS Brigittenau mit der Lehrabschlussprüfung zu beenden. Die 20-Jährige arbeitet aber auch als Teilzeitkraft im Kundenservice der VHS. „In der Kundebetreuung kann man das eigene Selbstbewusstsein trainieren und stärken. Man wird besser beim Schreiben von Mails; auch das Allgemeinwissen vergrößert sich. Man nimmt wirklich sehr viel mit.“ Manchmal ist sie aber auch in der Administration für den Pflichtschulabschluss tätig und konnte in die Bereiche Buchhaltung und Programmmanagement hineinschnuppern. „Das war ein sehr schönes Gefühl, so viele Chancen bekommt man nicht überall.“ An der VHS Brigittenau fühlt sie sich sehr wohl und freut sich, denn: „Mein Direktor will mich jetzt als Vollzeitkraft behalten.“

Ercan überlegt auch, in der Zukunft vielleicht die Berufsreifeprüfung zu machen – vielleicht sogar auch wieder an den Wiener Volkshochschulen.

Liebeserklärung an die Wiener Kaffeekultur

Traditionelle Wiener Kaffeehäuser zählen zu den Trägern des immateriellen Kulturerbes. Zu ihnen reiht sich auch das Café Schwarzenberg, ein Ort der den stressigen Alltag entschleunigt 

Wien(Kosmo)-Im Café Schwarzenberg wird die Melange traditionell auf einem silbernen Tablett serviert, dazu das obligatorische Gläschen Wasser und einem Löffelchen drauf. Doch warum wird eigentlich das Wasserglas zum Kaffee gereicht? „Es gibt einige Mythen um das Wasserglas. Die einen meinen, dass man früher  den Kaffeesud mit dem Wasser ausgespült hat. Die anderen behaupten, dass es unschicklich gewesen wäre, den Löffel nach dem Umrühren einfach abzulecken oder auf die Untertasse zu legen. Das Porzellan war früher sehr teuer“, erklärt Alfred Altenburger, Betriebsleiter des Café Schwarzenberg.

Heute wird der Kaffee beinahe auf die gleiche Art serviert, wie vor 200 Jahren. Allerdings bekommen die Gäste das Wasser dazu, weil es die durch den Kaffee hervorgerufene Magensäure einbremsen soll.

Kein Coffee-To-Go

Schaut man sich im Schwarzenberg um, so spricht nicht nur der Serviervorgang des Kaffees eine Geschichte. Fein angezogene Kellner, Holzböden, Thonetstühle und Zeitungshalter lassen die Gäste erahnen, dass man hier keinen „Coffee-To-Go“ bestellt. Denn Raum und Zeit ticken hier anders. Laut Denkmalamt ist der „Damensalon“, mit Spiegel und Marmorverkleidung und die Damentoilette, die von Adolf Loos gestaltet wurden und die letzte noch erhaltene Innenausstattung dieser Art sind. Im Frauenbereich haben früher Gattinnen reicher Geschäftsleute ihren Kaffeeklatsch abgehalten, während ihre Ehemänner Geschäfte abschlossen.

Ein Teil der Decke besteht speziellen Fließen, die mit Goldplättchen versetzt sind. Angesichts der Geschichte und des architektonischen Wertes des Kaffeehauses, stand es dennoch 1980 vor der Schließung. „Aus dem Café hätte ein Autohaus entstehen sollen. Durch den damaligen Kulturstadtrat Helmut Zilk wurde das Haus gerettet. Nach einer durchgreifenden Renovierung 1980/81 wurde das Café Schwarzenberg von der Firma Wigast wiedereröffnet“, so Altenburger, der das Schwarzenberg seit 24 Jahren führt.

Der richtige Ton im Kaffeehaus

Sowohl das Haus als auch die Gäste des Kaffees haben eine Metamorphose durch gemacht. Setzte man früher eher auf Stammgäste, so bilden Touristen heute beinahe die Hälfte der Besucher. Amerikaner oder Asiaten kommen überwiegend, weil die Kaffeehaustradition in beinahe jedem Touristenführer als verpflichtender Zwischenstopp angeführt wird. Die Wiener werden wiederum aus anderen Gründen vom Kaffeehaus angezogen. Einige wollen in Ruhe ihren Kaffee trinken, Zeitung lesen oder plaudern.

„Oft verstehen es die einheimischen Gäste nicht, warum draußen Menschen Schlange stehen, um eine Melange zu trinken und ein Foto davon zu schießen“, sagt Alfred Altenburger. Einige ihrer Stammgäste, die nun im Parlament sitzen oder wichtige Posten ausüben, kamen schon mit ihren Eltern ins Kaffeehaus.

Sie verbinden ein Stück zu Hause mit diesem Ort. „Die Ober kennen die Gäste, das gehört zum guten Ton. Wir haben hier Mitarbeiter die 36 Jahre lang im Betrieb tätig sind“, sagt Altenburger. Im selben Atemzug deutet Alfred Altenburger auch auf ein Problem der traditionellen Kaffeehäuser hin. Es sei immer schwieriger passendes Personal zu finden. Denn die Jungen können teilweise nicht mit den Gästen umgehen. Ihnen fehle das Gefühl und der Schmäh.

Kanuni’nin türbesinin yerini gösteren harita bulundu

Macaristan’daki Pecs Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Pap, Zigetvar kuşatması sırasında 1566’da hayatını hayatını kaybeden Kanuni Sultan Süleyman’ın iç organlarının defnedildiği türbeyi gösteren 1689 yılına ait bir harita bulunduğunu açıkladı.

BUDAPEŞTE-Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığınca (TİKA) Macaristan’ın -Zigetvar kentinde yeri tespit edilen Kanuni Sultan Süleyman‘ın iç organlarının gömüldüğü alandaki çalışmaları yürüten Macar ekibin başındaki Pecs Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Norbert Pap, AA muhabirine haritayla ilgili açıklamalarda bulundu.

Pap, 1689 yılında İtalyan asıllı Leandro Anguissola tarafından hazırlanan, bölgeyi ve Kanuni Sultan Süleyman’ın iç organlarının defnedildiği türbeyi açık bir şekilde gösteren haritanın türbenin yeri hakkındaki tüm şüpheleri ortadan kaldırdığını ifade etti.

Bugüne kadar hiçbir haritanın bu kadar açık bir şekilde türbenin yerini belirtmediğine dikkati çeken Pap, 1689 yılına ait söz konusu haritanın isminin açıklanması istemeyen bir şahsa ait olduğunu ve Almanya’nın Köln kentindeki Venator&Hanstein müzayede evinde 16 Mart’ta 45 bin avro karşılığında satışa sunulacağını bildirdi.

Kanuni Sultan Süleyman’ın iç organlarının gömülü olduğu alanın kazı çalışmalarını yönettiğinden dolayı Venator&Hanstein müzayede evinin kendisiyle irtibata geçtiğini ve kendisinde haritada yer alan yapıları yorumlaması talebinde bulunulduğunu belirten Pap, haritada yer alan ve kazılarda ortaya çıkarılan yapıların bire bir aynı olduğunu söyledi.

İtalyan asıllı mühendis Leandro Anguissola’nın Osmanlı Devleti’nin hakimiyeti altındaki Zigetvar’ın 1689 yılında geri alınmasıyla ilgili askeri harekatın coğrafi çerçevesini haritaya kaydettiğini, haritada, surlar, önemli harekat noktaları, yollar ve kalelerin yer aldığına işaret eden Pap, ”Haritada halkın yaşayışına dair çok az bilgi var. Ortaya çıkan bu harita Kanuni Sultan Süleyman’ın iç organlarının defnedildiği türbe hakkındaki tüm şüpheleri yok ediyor. Haritanın üstünde Almanca, “Turbek, eine kleine Stadt, wo des Solimani seine Ingeweit sind begraben worden” (Süleyman’ın iç organlarının defnedildiği Turbek, küçük bir şehir) yazısı yer alıyor.” diye konuştu.

Pap ayrıca yapılan kazılarda ortaya çıkarılan Osmanlı dönemine ait türbe, cami ve tekkenin aynı şekilde haritada yer aldığını, bölgede şu an bulunan yolların bile birebir benzerlik gösterdiğini ifade etti.

“Türbe alanındaki çalışmalar sürecek”

Pap, TİKA’nın 2012 yılında başlattığı projeyle, Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ), Türk araştırmacıları, Macar Bilimler Akademisi başta olmak üzere birçok kurumun katkısıyla 2015 yılında Kanuni Sultan Süleyman’ın iç organlarının defnedildiği yerin, 2016 yılında ise Osmanlı’nın önemli vezirlerinden Sokullu Mehmet Paşa’nın yaptırdığı cami ve yanındaki tekke kalıntılarının da bulduğunu hatırlattı.

Kazı çalışmaları ile Macaristan’da ilk defa Osmanlı yerleşkesi ortaya çıkarıldığını, bunun Türk-Macar ilişkilerine büyük katkı sağlayacağını ifade eden Pap, alandaki çalışmaların bu yıl devam edeceğini söyledi.

Kanuni’nin ölümü gizlendi

Zigetvar kuşatması sırasında 1566′da hayatını hayatını kaybeden Kanuni Sultan Süleyman’ın ölüm haberi askerler arasında moral bozukluğu yaratmaması için gizlenmişti. Kanuni’nin naaşının bozulmaması için iç organları çıkartılarak otağının bulunduğu yere gömülmüştü. Kanuni’nin bedeni ise muhasaradan sonra İstanbul’a getirilerek Süleymaniye Camisi avlusundaki bugünkü yerine defnedilmişti.

Kanuni’nin ölümünden sonra tahta geçen 2. Selim, babasının iç organlarının gömülü olduğu yere türbe, etrafına da külliye yaptırmıştı. 150 yıl kadar kalan bu yapılar daha sonra Zigetvar Kalesi’ni işgal eden Avusturya Habsburg askerleri tarafından yıkılmıştı. Macarlar, bu bölgeye türbe anlamına gelen “Turbek” ismini vermişti.

Avusturya`dan bakış : İsrail 2 yıldır Türkiye’ye bunu yapmıyor

İsrail’in en çok silah ihracatını yaptığı ülkeler, Hindistan, Vietnam ve Azerbaycan olarak sıralandı. Bu arada, İsrail’in geçen yıl Türkiye’ye hiç silah satmadığının altı çizildi.

İsrail’in etkili gazetelerinden Jerusalem Post gazetesi, Stokholm Uluslararası Barış Araştırma Enstitüsü’nün son raporuna dayandırdığı haberde, İsrail’in geçen yıl ABD, Rusya, Fransa ve Almanya’dan sonra dünyanın beşinci büyük silah ihracatçısı olduğuna dikkat çekti.

İsrail’in geçen yıl çeşitli ülkelere toplam 1.26 milyar dolarlık silah satışını yaptığını anlatan gazete, “Silah satışları, uluslararası platformlarda destek sağlamıyor nitekim İsrail’in askeri ekipmanı için başlıca üç pazar olan Hindistan, Vietnam ve Azerbaycan’ın Birleşmiş Milletler’de nerdeyse her zaman İsrail’e karşı oy kullanıyor” dedi.

BM’DEKİ OYLAMALAR

Geçen yıl Hindistan’ın İsrail’den 715 milyon dolar tutarında silah aldığına dikkat çekilen haberde, Vietnam’ın aynı dönemdeki İsrail’den yaptığı silah alımlarının ise 142 milyon dolara ulaştığı belirtiliyor. Gazete, Azerbaycan’a yapılan satışlar için şunları yazıyor:

“İran ile komşu olan Müslüman ülkesi Azerbaycan, İsrail’in üçüncü büyük silah pazarı. Geçen yıl 137 milyon dolarlık silah aldı ancak bunun 2016 yılındaki 248 milyon dolarlık silah alımına göre sert bir düşüş oluşturuyor. İsrail, Azerbaycan’ın üçüncü büyük silah tedarikçisi.”

JPost, Hindistan BM’de İsrail’e ilişkin oylamalarda bazen çekimser kalsa da Vietnam ve Azerbaycan’ın ise daima İsrail’i karşı oy kullandıklarına dikkat çekiyor.

TÜRKİYE’YE SATIŞ YAPILMADI

Haberde, bir zamanlar İsrail’den büyük miktarda silah alan Türkiye de üzerinde duruluyor. “İkinci yıl ardarda İsrail, Türkiye’ye askeri ekipmanı satmadı” diyen gazete, Türkiye için “2009 yılında İsrail’den 320 milyon dolarlık silah alarak o yılda büyük bir farkla İsrail’in en büyük silah müşterisi olmuştu” ifadelerini kullanıyor.

Rusya’dan zehir zemberek açıklama

İngiltere Başbakanı Theresa May’in eski Rus casus Sergey Skripal ve kızı Yuliya’nın Salisbury’de sinir gazıyla zehirlenmesi nedeniyle aldığı tedbirlere yanıt veren Rusya Dışişleri Bakanlığı, Londra’nın Moskova’yla cepheleşmeyi seçtiğini vurguladı.

Sputnik’te yer alan habere göre Rusya Dışişleri Bakanlığı’nın resmi internet sitesinden yapılan açıklamada, May’in Rusya’nın Skripal ve kızının zehirlenmesi olayında dahli olduğu gibi gerçekçi olmayan bahanelerle aldığı Moskova’yı ‘cezalandırma’ tedbirlerini ‘benzeri görülmemiş seviyede bir provokasyon’ olarak gördüklerini belirten Bakanlık, bu adımın iki ülke arasındaki normal diyaloğun temellerini yıktığını vurguladı.

AJAN KRİZİNDE NE OLDU

İngiltere hükümeti, eski casus Sergey Skripal ve kızı Yulia’nın Salisbury’de Rus yapımı sinir gazıyla zehirlendiğini açıklamış, Rusya ise bunu kabul etmemişti.

Theresa May, Rus ajanın öldürülmesi konusunda Moskova’ya bu sabaha karşı ültimatom verdiğinde, yanıt gelmemesi durumunda ‘geniş çaplı önlemler alınacağını’ ve saldırının arkasında ‘büyük ihtimalle Rusya’nın olduğunu’ söylemişti.

Rusya, Sergey ve Yulia Skripal’in zehirlenmesiyle ilgileri olmadığını belirtmiş ve saldırıda kullanılan maddenin örneğine erişim talebinde bulunmuştu.

„Bereits seit Langem das alles vorbereitet gewesen “

Foto: Zuschauer vor der brennenden Zeremonienhalle auf dem jüdischen Friedhof in Graz, 10. November 1938 (Foto: Landesmuseum Joanneum, Abt. Bild- und Tonarchiv)

In nur wenigen Monaten zerstörten die Nationalsozialisten mit ungeheurer Brutalität und Skrupellosigkeit die bis dahin blühende jüdische Gemeinde in Graz und der Steiermark.

Als ich am Samstag gegen halb zehn Uhr vormittags in den Tempel ging, erkannte ich die Stadt nicht mehr. Von jedem Hause flatterten die Hakenkreuzfahnen, ja jedes Fenster war bespickt mit Hakenkreuzfähnchen und ich fragte mich und frage mich noch heute, wie konnte man in so kurzer Zeit so viele Fahnen anfertigen? Es ist nur so zu erklären, dass bereits seit Langem das alles vorbereitet gewesen ist. Es ist darum töricht zu sagen, Österreich sei überrumpelt worden.

In Wirklichkeit war der größte Teil nicht um ein Jota besser, als die Reichsdeutschen. Was aber das Interessanteste an der ganzen Sache ist, dass die meisten Hitler darum so begeistert aufnahmen, weil er antisemitisch gewesen ist und weil man dachte, es ist wieder eine ,Gaudi‘, den Juden etwas auszuwischen. Im Gotteshause war eine furchtbar gedrückte Stimmung. Im großen Tempel waren in der Nacht die meisten der wundervollen, von bedeutenden Künstlern geschaffenen Fenster, wahre Perlen der Künste, mit mehreren kiloschweren Steinen eingeworfen worden. Es war gefährlich geworden, dort zu beten. Denn jeder Halunke, der vorbeikam, holte sich von einem Steinhaufen, den man, wie ich jetzt weiß, schon einige Tage vorher vor den Tempel schaffte, nicht um die Straße auszubessern, sondern um die Tempelfenster einzuschlagen und das Beten dort unmöglich zu machen, einen Stein.“

http://www.kleinezeitung.at/oesterreich/5386555/1938_Der-Jud-muss-weg-sein-Gerstl-bleibt-da

Mardin Rektörü mü yoksa Arap Şeyhi mi?

Dr. Ahmet Güler Sosyal Medya’da  resimleri paylaştıktan sonra şu soruları sorması dikkat çekti :

“Kim bu Arap Şeyhi ? diyeceksiniz….
Arap şeyhi değil rektör…
Mardin Artuklu Üniversite Rektörü Prof. Ahmet Ağırakça…Mardin Artuklu Üniversitesi, Rektörü Üniversite için çiğ köfte ihalesi düzenlemesi ile gündeme gelmişti. 
Bilimsel İhale şartnamesinde,
çiğ köfte yapılacak buğdayın sert,
soğanların körpe,
sarımsakların iri,
etin ise 3 kez kıyma makinesinden geçirilmiş ve marulların da göbekli olması istenmişti…”

Nurettin Yıldız ‘ım dostlukları olan Prof. Ahmet Ağırakça Yıldız’a nezkaet ziyareti yapmış :

https://www.sosyaldoku.com/prof-dr-ahmet-agirakca-nezaket-ziyaretinde-bulundu/

Ortaylı : “Avusturya öncü rol oynamadı”

Tarihçi-yazar Prof. Dr. İlber Ortaylı, Viyana’da Osmanlı Devleti ile Avusturya ilişkilerini anlattı.

Viyana Diplomasi Akademisinde düzenlenen “Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı ve Habsburg hanedanları” başlıklı konferansta konuşan Prof.Dr. Ortaylı, “18. yüzyılda düşman olan iki devlet, 20. yüzyılın başlarında müttefik olarak savaşa girdiler.” dedi.

Osmanlı Devleti’ndeki Almanya yanlısı ve karşıtı paşaların izledikleri farklı siyasetlerin ilişkilerin belirlenmesinde etkili olduğunu ifade eden Ortaylı, Birinci Dünya Savaşı’na ilişkin istatistik verileri paylaşarak, Avusturya’nın bu savaşta öncü bir rol oynamadığını söyledi.

Anadolu Ajansı’nın verdiği haber göre bilinenin aksine Birinci Dünya Savaşı’nda müttefikliğin Türkler için aynı cephede savaşmak olmadığının altını çizen Ortaylı, “Komuta kademesindeki birkaç isim cephelerimizde yer aldı. Bununla beraber Osmanlı’ya daha çok silah, mühimmat ve teknik açıdan yardımda bulundular. Bu durumun en tipik örneği Çanakkale Muharebesi’dir. Liman von Sanders gibi birkaç komutan bu cephede bulundu ve daha ziyade teknik destek verildi.” bilgisini verdi.

Ortaylı, Osmanlı ve Habsburg hanedanları arasındaki kişisel dostluklara da değinerek, Osmanlı döneminde ve Türkiye Cumhuriyeti’nde Alman-Avusturya ekollerinden ziyade Fransız ekolünün daha baskın olduğunu anlattı.

Çok sayıda katılımcının ilgi gösterdiği konferansın ardından Ortaylı, öğrencilerle bir araya gelerek soruları yanıtladı.

Karamollaoğlu: İttifaka katılın diyorlar; ben deli miyim?

Karaman’da konuşan Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu iktidarı eleştirdi, ‘Afrin operasyonu siyasi malzeme yapılmamalı’ dedi.

Saadet Partisi (SP) Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu, AKP ile MHP’nin “Cumhur İttifakı” olarak adlandırılan seçim ittifakına değinerek “Hükümetin aleyhinde konuşanlar yarın hapse atılıyor, işinden oluyor. Böyle bir ülke olmaz. Şimdiden ‘Gelin Cumhur İttifakı’na katılın’ diyorlar. Ya ben deli miyim ki böyle bir mesuliyetin altına gireyim? Bu millet, 20 tane, 120 tane değil 250 tane milletvekilliğine bile satılamaz” dedi.

SP Lideri Temel Karamollaoğlu, Karaman’da partisinin il başkanlığı kongresine katıldı. Karamollaoğlu, ülke sorunlarının hükümetin gündeminde olmadığını ifade etti. Ülkenin oldukça karışık bir dönemden geçtiğini belirten Karamollaoğlu “Kiminle ülke meselelerini görüşmeye kalksak, her birinin çok ama çok ciddi problemlerle karşı karşıya olduğuna şahit oluyoruz. Öbür taraftan da dönüp bu ülkeyi 15 yıldır yönetenlere, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne, hükümete bakıyoruz. Hikmet-i ilahi, bu problemlerin neredeyse hiçbiri onların gündeminde yok. Türkiye’de bir tane gündem var onlara göre. Meclis’ten seçimlerle ilgili yasalar çıktı. Uyum yasalarını bekliyorduk biz ama sadece seçimlerle ilgili bir paket getirildi. Daha seçim gündemde bile değilken yer yerinden oynuyor, ‘Cumhur Birliği, Cumhur İttifakı’ diye. Şu anda bir hükümet var, Meclis var, şu anda ülkenin problemleri, dertleri var” dedi.

‘ASKERİ OPERASYON SİYASİ MESELE HALİNE GETİRİLMEMELİ’

Afrin’e yönelik askeri operasyonun iç politika malzemesi olarak kullanılmasını eleştiren Karamollaoğlu, bunun siyasi bir mesele haline getirilmemesi gerektiğini ifade etti.

‘BEN DELİ MİYİM Kİ ‘CUMHUR İTTİFAKI’NA KATILAYIM?’

Adalet mekanizmasını eleştirerek herkesin üzerinde bir baskı ve bundan dolayı endişe olduğunu vurgulayan SP Genel Başkanı, “Hükümetin aleyhinde konuşanlar yarın hapse atılıyor, işinden oluyor. Böyle bir ülke olmaz. Şimdiden ‘Gelin Cumhur İttifakı’na katılın’ diyorlar. Ya ben deli miyim ki böyle bir mesuliyetin altına gireyim? Bizim kaç bakanlık, kaç milletvekili beklentimiz varmış? Bu millet, 20 tane değil, 120 tane değil, 250 tane milletvekilliğine bile satılamaz. Bunu herkes bilsin” diye konuştu. (DHA)

Çavuşoğlu’ndan Kneissl’a iade-i ziyaret

Avusturya Dışişleri Bakanı Karin Kneissl, iade-i ziyaret için Viyana’ya gelen Türkiye Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nu büyük bir ilgiyle ağırladı.

Politika, ünlü Alman devlet adamı Bismarck’tan beri bilindiği üzere, bir olasılıklar sanatıdır. Diplomasi söz konusu olduğunda, bu benzetmenin daha da geçerli olduğu görülür. Lakin şu an Türkiye ve Avusturya arasındaki diplomatik olasılıklar oldukça az. Hâlihazırda iki ülke arasında, Viyana’dan gelen Türkiye’nin AB’ye katılım müzakerelerinin sonlandırılması çağrısından, Avusturya’daki Türk Müslümanların siyasi müdahaleleri konusundaki tartışmalara kadar çok sayıda ihtilaf ve az sayıda ortak nokta mevcut. Avusturya Dışişleri Bakanı Karin Kneissl, Ankara ile ilişkileri iyileştirme hususunu, yapılacaklar listesinin en üstüne taşıdı ve o zamandan beri olumlu diplomatik girişimlerde bulunuyor. Kneissl’ın birkaç hafta önce gerçekleştirdiği İstanbul ziyaretinin ardından – ki bu iki bakanın ilk buluşmaları idi – şimdi de Türkiye Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu iade-i ziyaret için Viyana’ya geldi. Misafiri için özel bir program düşünen hayvan dostu Kneissl, Çavuşoğlu’nun Viyana’ya geldiği gün olan Perşembe sabahı İspanyol Binicilik Okulu’na bir ziyaret organize etti. Lippizaner atlarından açıkça etkilendiği gözlemlenen Çavuşoğlu, misafirperverliğinden ve dostane karşılamasından dolayı Kneissl’a basın mensupları önünde teşekkür etti.

Buzlar eriyor

“Dostluğu pekiştirmek”, “adımlar atmak”, “kolaylıkla aşılabilir” “yapay sorunlar”: İki bakan, dostane tavırları ve ince sözleri ile adeta birbirleri ile yarıştılar. İki ülke arasındaki atmosferin yeniden yumuşatılması için gösterilen çabanın, basın konferansı haricinde de sürdürdüğü öğrenildi. Kneissl, bu çabaların “farklı platformlara” taşınacağının da sözünü verdi. Yakında iki ülkenin ekonomi bakanı bir araya gelecek. Ankara, iki dışişleri bakanının ilk buluşmasını politik bir başarı olarak yorumlamıştı. Siyasi gerginlikler nedeniyle Efes kazılarını durdurmak zorunda kalan Avusturyalı arkeologlar, şimdi Ege kıyılarındaki bu dünyaca ünlü antik kentte yeniden çalışmaya başlayabilecekler.

NATO vetosu sona eriyor

Türkiye Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, Efes’ten sonra bir başka blokajın daha kaldırılacağını duyurdu. NATO ülkesi Türkiye, askeri ittifak bağlamında Avusturya ile her türlü işbirliğini uzun zamandır veto ediyordu. Şimdi en azından askeri olmayan kararlar için bu veto sona erdiriliyor. Brüksel’deki NATO karargâhının kapıları, Avusturya temsilcilerine şimdi yeniden açılıyor. Bosna Hersek’teki askeri işbirliğinden övgüyle bahseden iki ülke, gelecekte bunu daha da genişletmek istiyor.

Yakınlaşmanın ilk adımlarının, özellikle Türkiye payına düşen kısmının atıldığını ifade eden Çavuşoğlu, Avusturya’nın da harekete geçmesi gerektiğini vurguladığı sözlerini, “yalnızca Türkiye’den tek taraflı adımlar atmasını beklemek olmaz” diyerek sürdürdü. Özellikle önümüzdeki dönem yani Avusturya’nın AB Başkanlığı görevini üstleneceği 2018 yılının ikinci yarısı kapsamında, Ankara’nın olumlu sinyaller beklentisinde olduğu görülüyor. Lakin somut politik ilerlemeye yönelik fazla hareket alanı da yok. Avusturya’da yaşayan binlerce Türk’ün çifte vatandaşlığa sahip olması gibi hassas konularda yalnızca bağlayıcılığı olmayan ifadelerde bulunuluyor. Türkiye’nin AB’ye katılım müzakereleri konusu ise iki ülke arasındaki barışı korumak adına tamamen konu dışında tutuluyor.

Bakanlıktan e-Devlet müjdesi…Avusturya içinde geçerli

Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Galip Zerey, TÜBİTAK ile beraber yerli elektronik posta çalışmaları olduğunu belirterek, “Bunu da yakında açıklayacağız. Bilgilerin Türkiye’de kalması dışarıya gitmemesini istiyoruz” dedi. Bakanlıklar ve kamu kurumlarındaki iş ve işlemlerin e-Devlet’e aktarılma işlemlerinin 30 Haziran 2018’e kadar tamamlanacağını ifade eden Zerey, ikinci aşamada ise 31 Aralık 2018’e kadar kamudan kamuya, kamudan iş dünyasına olan e-Devlet hizmetlerinin tamamının aktarılacağını söyledi.

ZEREY, bakanlıkları ile Gaziantep Üniversitesi (GAÜN), ICT Medya ve Harput Ajans iş birliğiyle Mavera Salonunda düzenlenen “2. Anadolu Bilişim Buluşmaları” programının açılışında, sorumluluklarında olan PTT’yi özellikle e-ticarette öncü bir teknoloji şirketi haline getirmeye çalıştıklarını söyledi. Galip Zerey, 2016 yılında dünyada 1 trilyon 860 milyar dolar olan global perakende e-ticaret hacminin, 2021 yılında 4 trilyon 480 milyar dolar olmasının beklendiğini kaydetti.

Türkiye’de 2016 yılında her 5 kişiden birinin, 2017 yılında da her 4 kişiden birinin internet üzerinden alışveriş yaptığına işaret eden Zerey, şöyle konuştu:

“Türkiye’nin en büyük e-ticaret platformlarından biri, 24 saatte 140 milyon liralık satış yapıyor. Bunun katlanarak artmasını bekliyoruz. 2013 yılında e-ticaretin cirosu 14 milyar lira. 2016 yılında bu rakam 68 miyar lira. 2017’de ise 80 milyar lira olan e-ticaretin yıllık cirosunun 2021 yılı hedefi 350 milyar lira. Bunun katlanarak büyümesini bekliyoruz ama fiber alt yapının yaygınlaşması lazım. Bunun için çalışmalarımız devam ediyor. Her eve en az 100 megabit hızında fiber bağlantısı hedefimiz var. 2019 yılı sonuna kadar bu hedefleri gerçekleştireceğiz.”

‘ULAK’IN SERİ ÜRETİMİ BAŞLADI’

Yerli yazılım ve yerli ürün konusuna çok büyük önem verdiklerini dile getiren Zerey, sözlerini şöyle sürdürdü:

“1 Nisan 2016-1 Nisan 2017 arasında yerli ürün kullanım zorunluluğu mobil operatörlerde yüzde 30, 1 Nisan 2017-1 Nisan 2018 için en az yüzde 40, daha sonrası için yüzde 45 olacak. Ama ne yazık ki yerli ürün oranımız yüzde 3’ü bulmuyor. Bu alanda ciddi açığımız var. Çalışmalar devam ediyor. Yerli ürün baz istasyonu ULAK’ın seri üretimi ASELSAN tesislerinde başladı. Bir ay sonra teslimatlar yapılacak. İlk başta Anadolu’nun kırsal bölgelerine birinci fazda 398 ULAK baz istasyonu kurulacak. İkinci aşamada, kurulumları devam eden bin 472 ikinci faz evrensel hizmet baz istasyonunda da yerli ürün olarak 600 ULAK kullanılması planlandı. Yerli ürün önemli, özellikle yazılım tarafı. Donanım tarafında pek şansımız yok. Çok sayıda ürün yaparsanız ancak para kazanabiliyorsunuz, sürdürülebilir oluyor.”

E-DEVLET İÇİN SON TARİH 31 ARALIK 2018

Zerey, kamuda 2016 yılının ilk aylarından itibaren sayısallaşma çalışmalarının hızlandırıldığını, bakanlıklar ve kamu kurumlarının şu an itibarıyla elektronik ortama geçtiklerini belirterek, artık belge alışverişlerinin zarflarla, kağıtlarla değil, elektronik posta aracılığıyla yapıldığını, bu uygulamanın yakın tarihte belediyeler ve üniversiteleri de kapsayacağını vurguladı. Bakanlıklar ve kamu kurumlarındaki iş ve işlemlerin e-Devlet’e aktarılma işlemlerinin 30 Haziran 2018’e kadar tamamlanacağını ifade eden Zerey, ikinci aşamada ise 31 Aralık 2018’e kadar kamudan kamuya, kamudan iş dünyasına olan e-Devlet hizmetlerinin tamamının aktarılacağını bildirdi.

Zerey, test çalışmaları devam eden PTT Messenger’in gerekli uygunluğa eriştikten sonra kamuda hızla yaygınlaştırılmasını planladıklarını, böylece bütün verilerin kamuda olacağını belirterek, “TÜBİTAK ile beraber yerli bir elektronik posta çalışmamız var. Bunu da yakında açıklayacağız. Bilgilerin Türkiye’de kalması, dışarıya gitmemesini istiyoruz.” diye konuştu. Yarın sona erecek program kapsamında, e- ticaret, sayısal dönüşüm süreci, sayısallaşma çözümleri, sayısallaşan kentler gibi konularda çeşitli sunumlar yapılacak.

Nurettin Yıldız’a “halkı tahrik” soruşturması

Ankara Cumhuriyet Başsavcısı, kadınların dövülmesine yönelik açıklaması nedeniyle Nurettin Yıldız hakkında soruşturma başlattı.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, kamuoyunun gündemine asansör, fetva ve kadına şiddet konusunda verdiği fetvalarla gelen Trabzon Off doğumlu  Nurettin Yıldız hakkında soruşturma başlattı.

Başsavcılık, Türk Ceza Kanunu’nun halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama başlığını taşıyan 216. maddesi kapsamında re’sen soruşturma başlatıldığını açıkladı.

Yıldız, “6 yaşındaki çocukla evlenilebilir”, “asansörde halvet olabilir”, “yatak, yorgan, battaniye cinsel dürtüleri rahatsız eden yapıda olmamalı”, “Allah vur dediyse vardır bir hikmet” gibi ifadeleriyle kamuoyunda tepki çekmişti.

Tepkilerin artmasının ardından Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan konuşmasında Yıldız’a tepki göstermiş, Diyanet’ten sorumlu Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ’a konuyla ilgili çalışma yapılması için talimat vermişti.

Große Wunschlisten : Kneissl trifft Çavuşoğlu zu Arbeitsgespräch in Wien

Außenministerin Karin Kneissl trifft türkischen Außenminister Mevlüt Çavuşoğlu zu Arbeitsgespräch in Wien.

Wien.Außenministerin Karin Kneissl und ihr türkischer Amtskollege Mevlüt Çavuşoğlu trafen sich am 8.März zu einem intensiven Austausch in Wien: „Wir wollen uns Schritt für Schritt weiter annähern“, betonte die Ministerin bei der anschließenden Pressekonferenz. Dies ist bereits das zweite Treffen der beiden Minister. Den ersten Besuch gab es bereits Ende Jänner als Karin Kneissl für bilaterale Gespräche nach Istanbul reiste. Auch in den kommenden Monaten sollen weitere Treffen stattfinden, um die diplomatischen Beziehungen zwischen den beiden Ländern weiter zu stärken. Außenministerin Kneissl betonte:  “Wir möchten eine Atmosphäre erzeugen, in der wir auch schwierige Probleme angehen können.”

Laut Kleine Zeitung sind die Entkrampfung des politischen Verhältnisses zwischen Österreich und der Türkei geht weiter – und zwar “auf mehreren Ebenen”, wie Außenministerin Karin Kneissl(FPÖ) am Donnerstag anlässlich eines Besuches ihres türkischen Amtskollegen Mevlüt Cavusoglu erklärte. Ankara setzt dazu eine weitere konkrete Maßnahme, indem es die Blockade österreichischer Kooperationen mit der NATO teilweise beendet.

Während vor dem Außenministerium einige Dutzend kurdischstämmiger Demonstranten – umringt von deutlich mehr Polizisten – mit Transparenten gegen “Mörder (Präsident Recep Tayyip) Erdogan und Cavusoglu” protestierten, wurde im Inneren auch demonstriert – allerdings vor allem das Bemühen, die jahrelang verkrampften bilateralen Beziehungen wieder in konsensuale Bahnen zu lenken: “Wir müssen schauen, dass wir die Probleme vom Tisch bekommen”, gab sich Cavusoglu pragmatisch. Und Kneissl freute sich, dass ihre “Besuchsdiplomatie” nun auch auf andere Ressorts ausgeweitet werde. So werde demnächst auch der türkische Wirtschaftsminister Nihat Zeybekci nach Wien kommen – ihm war im Sommer des Vorjahres noch die Einreise verweigert worden, um bei einer Gedenkveranstaltung zur Niederschlagung des türkischen Putschversuchs teilzunehmen.

Nach der bereits nach dem ersten Treffen der beiden Minister in Istanbul vereinbarten Wiederaufnahme der österreichischen Grabungen in der antiken Stadt Ephesos setzt die Türkei, wie Cavusoglu und Kneissl auf einer gemeinsamen Pressekonferenz berichteten, eine weitere Maßnahme der Entspannung: Die bisherige Blockade österreichischer Kooperationen mit der NATO im Rahmen der “Partnerschaft für den Frieden” wird zwar nicht komplett, aber immerhin für den zivilen Bereich beendet, wodurch Österreichs Vertreter im Brüsseler NATO-Hauptquartier wieder akkreditiert werden kann.

Cavusoglus Wunschliste

Cavusoglu machte allerdings auch klar, dass “man nicht erwarten kann, dass solche Schritte nur von der Türkei gesetzt werden”. In diesem Sinn habe man sich auch auf bilaterale Maßnahmen geeinigt. Der Antwort auf die Frage, wie in diesem Zusammenhang österreichische Maßnahmen aussehen könnten, wichen allerdings beide Minister elegant aus. Kneissl machte nur klar, was nicht dazu gehört: Ein Abgehen Wiens von der Forderung nach einem Ende der EU-Beitrittsverhandlungen mit Ankara. “Diese Frage haben wir ganz bewusst ausgeklammert und uns auf bilaterale Fragen konzentriert.”

Cavusoglu hatte dazu allerdings doch anzumerken, dass Ankara “wie jedes andere Land auch” behandelt werden wolle. Es könne nicht sein, dass die Beitrittsfrage von “populistischen Politikern ausgenützt” werde. “Wenn wir die Kriterien erfüllen, soll das nächste Verhandlungskapitel eröffnet werden – wenn nicht, dann nicht.” Vom österreichischen EU-Vorsitz im zweiten Halbjahr 2018 erwarte man, diese Frage “ehrlich, objektiv und gerecht” anzugehen

Dass die Demonstranten vor dem Außenministerium auch Fahnen mit dem Bild von PKK-Führer Abdullah Öcalan schwenken konnten, sollte für Cavusoglu im Übrigen nicht möglich sein: “Terroristen sollten sich hier nicht wie im Himmel fühlen”, forderte ein er Verbot von Symbolen der auch von der EU als Terrororganisation eingestuften Arbeiterpartei Kurdistans.

Auch Österreich hat Wünsche

Auch vonseiten Österreichs gibt es Wünsche: Was die Ausbildung von türkischstämmigen Imamen in Österreich betrifft – das Islamgesetz setzt ja den Abschluss eines islamisch-theologischen Studiums oder eine gleichwertige Ausbildung sowie Deutschkenntnisse auf Maturaniveau voraus – “wissen wir die türkischen Bemühungen sehr zu schätzen”, sagte Kneissl und verwies auf ein “wechselseitiges Interesse, dass die theologische Ausbildung mit Betonung auf Theologie und nicht eines politischen Konzeptes geht.”

Cavusoglu bekräftigte das Interesse Ankaras, “dass der Islam von den richtigen Quellen aus gelehrt wird”, dafür werde die staatliche Religionsbehörde wie auch der türkisch-islamische Verein ATIB – der größte Betreiber von Gebetshäusern in Österreich – im Sinne einer Unterstützung gegen Radikalismus arbeiten. Cavusoglu stellte auch die Gründung einer eigenen Fakultät für islamische Theologie in Österreich in den Raum.”

Kneissl´den Çavuşoğlu’na anlamlı hediye!-ÖZEL HABER

Avusturya Dışişleri Bakanlığı’nda  bugün yapılan  basın konferansında bir detay  Yeni Vatan Gazetesi dışında tüm basının gözünden kaçtı. Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, basın mensuplarının sorularını cevaplarken  bir hediyeden bahsetti ve teşekkür etti. Peki  bu hediye neydi?  Avusturya Dışişleri Bakanı Kneissl ‘ın, Avusturya Macaristan İmparatorluğu tarafından 1. Dünya Savaşı sırasında iki ülkenin silah arkadaşlığına vurgu yapan 100 yıldan eski, resimli bir belgenin Türkçe tercümesini çerçeveleterek verdiği öğrenildi.

Viyana –Kneissl Çavuşoğlu’na, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ile Osmanlı İmparatorluğu arasında 100 yıl önce yaşanan “silah arkadaşlığını” bir armağanla, şu belge ile hatırlattı:

Avusturya Dışişleri Bakanı Dr. Karin Kneissl’ın, Türk mevkidaşına verdiği görsel armağanın çevirisi şöyle:

“AVUSTURYA-TÜRKİYE SİLAH ARKADAŞLIĞI

1915 – 1918

1915 Noel’inde, Osmanlı tarafında çarpışan Avusturya-Macaristan topçu bataryaları, Gelibolu Yarımadası’nı büyük müttefik saldırılarına karşı başarıyla savunmuştu. Avusturya-Macaristan İmparatoru Karl’ın tahta çıkmasının ardından Tuna Monarşisi, Ocak 1915’de, Alman ve Osmanlı İmparatorlukları arasında hâlihazırda kurulmuş olan savaş ittifakına katıldı: 22 Mart 1917’de Avusturya -Macaristan Büyükelçisi Johann Markgraf von Pallavicini ve Osmanlı Sadrazamı Talat Paşa, 18 Nisan 1917’de Luxemburg’da İmparator Karl tarafından da resmen onaylanan gizli anlaşmayı imzaladı. Bundan bir yıl sonra, Mayıs 1918’de İmparator Karl, eşi Zita ile birlikte Osmanlı Padişahı V. Mehmed’e İstanbul’da resmi bir ziyarette bulundu. Sağdaki resim, İmparator Karl ve hemen yanında yer alan Sultan V. Mehmed’in Türk ileri gelenleri tarafından selamlanışını gösteriyor. Soldaki resimde ise, önde İmparator Karl ve Sultan V. Mehmed, İmparatoriçe Zita, Hariciye Nazırı Rıfat Paşa ve Veliaht Vahdettin Efendi görülüyor.

8 Mart 2018’de Avusturya Dışişleri Bakanı Sayın Dr. Karin Kneissl tarafından takdim edildi.”

 

 

 

AIPAC’tan tarihi çıkış: “2 halk 2 devlet”

ABD’nin ünlü İsrail yanlısı siyasi kurumu AIPAC (Amerikan Israil Public Affairs Committee), yıllık konferansında ‘iki halk için iki devlet’ çağrısı yaparak tarihi bir çıkış yaptı.

“İki DEVLETLİ ÇÖZÜM”

Türkiy’de yayınlanan haftalık Şalom adlı gazetenin verdiği haber göre  Amerikan’nın en güçlü ve siyasetini en fazla etkileyen kısa  adı AIPAC olan Amerikan İsrail Kamu İşleri Birliği adlı dernek  Başkanı Howard Kohr, pazar akşamı açılışı gerçekleşen konferansta yaklaşık 18 bin kişiye seslendiği konuşmasında ‘iki devletli çözüme’ destek çağrısı yaptı. İsrail Devletinin tüm komşularıyla barış içinde olmadan tam güvende olamayacağını belirten Kohr, “Hepimiz iki halk için iki devlet hedefi için çalışmalıyız” dedi.

Karşılıklı görüşme çağrısı

  Kohr ayrıca İsrail ve Filistinlilere yeniden aynı masaya oturmaları çağrısında bulundu. Kohr, günümüzde Ortadoğu’daki liderlerin artık İsrail’i izole etmek yerine, onunla çalışmanın hem güvenliklerinin hem halklarının yararına olduğunu gördüklerini belirtti.

‘Filistinli için de kendi bayrağı altında bir gelecek’

  Konferansta konuşan Howard Kohr, “Hepimiz bu gelecek için çalışmalıyız: İki halk için iki devlet. Bir Yahudi için güvenli bölgede yaşam ve bir Filistinli için de kendi bayrağı altında bir gelecek” dedi.

Amerikan İsrail-Yahudi lobisi AIPAC’ın yıllık konferansında bir konuşma yapan Başkanı Howard Kohr, AIPAC organizasyonunun bazı üyeleri, İsrail siyasetçileri ve onların destekçileri Amerikalı siyasetçilerin tepkilerine rağmen “iki halk için iki devlet” çağrısı yaptı ve bu senaryonun çok uzak görülmesini trajik olarak nitelendirdi. Kohr, Filistinli liderlerinin doğrudan görüşme yapmıyor olmalarını eleştirdi, İsrail’in de komşuları ile barış içinde olması gerektiğini ekledi.

Washington’daki yıllık AIPAC toplantısında 18 bin katılımcıya, “Hepimiz bu gelecek için çalışmalıyız: İki halk için iki devlet. Bir Yahudi için güvenli bölgede yaşam ve bir Filistinli için de kendi bayrağı altında bir gelecek. Maalesef günümüzde bu çok uzak gözüküyor, çok trajik! Barış konuşmakla başlar ama Filistin Lideri Abbas’ın İsrail Başbakanı ile son görüşmesinden bu yana sekiz sene geçti ve hâlâ yüz yüze konuşmakla ilgili bir istek yok” dedi.

Adnan hocacılardan Akit TV’ye eşcinsellik itham

Kamuoyunda “Adnan hoca” olarak bilinen Adnan Oktar tarikatıyla, Akit gazetesi arasındaki kavga belden aşağıya indi.

 

Akit TV spikerinin canlı yayında, Oktar’ı kastederek, “Türkiye Cumhuriyeti Devleti yöneticileri bu adama bir şey yapmayacak mısınız” deyip Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a seslenmesi gündeme oturmuştu. Bunun üzerine Adnan Oktar, Akitçileri “homoseksüel” olmakla suçlamıştı. Akit’te yayınlanan haberlerde LGBTİ’yi temsil eden gökkuşağı renklerinin yer aldığını söyleyen Adnan Oktar, “Ya bir gün açın Kuran ayetlerini okuyun, bir kere de ‘fuhuş haramdır, şarap fabrikaları kapatılsın, rakı fabrikaları kapatılsın’ deyin” ifadelerini kullanmıştı.

Oktar’ın müritleriyle, Akitçilerin kavgası devam ederken, kavga başka bir boyuta taşındı.

“AKİT TV NASIL BİR OLUŞUM, DEVLET MUTLAKA İNCELESİN”

Adnan Oktar’a en yakın “kediciklerden” olan Tülay Kumaşçı başta olmak üzere, Oktar taraftarları sosyal medyadan Akit’i “eşcinsellikle” itham etti. Oktar’ın müritleri, Akit TV spikeri Caner Karaer’e ait olduğu iddia edilen, kadın elbiseli pembe fotoğrafları sosyal medyada paylaştı.

Kumaşçı, kişisel sosyal medya hesabından, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı, RTÜK’ü ve AKP’li isimleri etiketleyerek, “Akit TV nasıl bir oluşum, devlet mutlaka incelesin”yazılı bir fotoğraf paylaştı.

Kumaşçı’nın paylaşımında, “RTÜK kanunun birçok maddesini sürekli çiğniyor, ancak ceza verilemiyor. Pembe peruklu, etekli erkeklerle birlikte eşcinsellerin gittiği Mykonos adasına tatile giden, homoseksüel barlarda eğlenen sunucular Akit TV’de ekrana çıkıp insanlara ahlak dersi vermeye kalkıyor” gibi ifadeler yer aldı.

Kumaşçı başka bir paylaşımında ise, “Akit TV’de pembe peruklu, mini etekli adamlarla Mikanos adasına tatile mi gidenler dersin, trencilik oynayanlar mı? Bizim saf insafımızda onları dindar sanıp savunuyor” diye yazdı.

İşte Kumaşçı’nın o paylaşımları:

 

Adnan Oktarcıların, Akit TV spikeri Caner Karaer’in Mykonos adasında çekildiğini ileri sürdükleri o fotoğraflar ve sosyal medya paylaşımları şu şekilde:

Deniz Selin Ünlüdağ, eskrimde Avrupa şampiyonu

Deniz Selin Ünlüdağ, Yıldızlar ve Gençler Avrupa Eskrim Şampiyonası’nda yıldız kadınlar kılıç kategorisinde Avrupa şampiyonu oldu.

Rusya’nın Sochi kentinde düzenlenen şampiyonada Deniz Selin, 95 yıllık eskrimin Türkiye tarihinde İbrahim Ahmed Acar’dan sonra ikinci, kadınlar kategorisinde ise ilk kez bu başarıyı elde eden sporcu olarak tarihe geçti.

Avrupa’dan 56 sporcusunun katıldığı şampiyonada eleme maçlarından 9. sırada çıkmayı başaran Deniz, son 64’e maç yapmadan kaldı.

Deniz Selin, son 32 turunda İtalyan Gaia Pia Carella’yı 15-7 yenerek son 16’ya kalmayı başardı. Bu turda Rumen Felicia Jakob’u 15-12 yenen milli sporcu, çeyrek finalde de Macar Valentina Nagy’yi 15-9 mağlup etti ve yarı finalde Darya Drozd’nin rakibi oldu. Rus rakibini de 15-9 yenerek finale yükselen Deniz Selin, Bulgar Yoana İlieva’yı 15-11 yenerek, kürsünün ilk basamağına çıktı.

Deniz Selin, Türkiye eskrim tarihinde ilk 23 Yaş Altı Avrupa Şampiyonluğunu elde eden kadın kılıç milli takımında da yer alıyordu.

Atalı: “Şampiyonluğu Afrin yolundaki kahraman Mehmetçik’e armağan ediyoruz”
Türkiye Eskrim Federasyonu Başkanı Murat Atalı, eskrimde elde edilen başarıların tesadüf olmadığını Deniz’in altın madalyasıyla yeniden ispat ettiklerini belirterek, “Bu tarihi Avrupa şampiyonluğunu Afrin yolundaki kahraman Mehmetçik’e armağan ediyoruz.” dedi.

Atalı, AA muhabirine yaptığı açıklamada, sabırla ve azimle çalıştıklarını vurgulayarak, şunları söyledi:

“Milli sporcularımız Türk eskriminde tarih yazmaya devam ediyor. Deniz de değerli antrenörlerimizle Türkiye Olimpiyat Hazırlık Merkezinde yapmış olduğu çalışmalarının karşılığını aldı ve ülkemize ikinci kez Avrupa şampiyonluğu yaşattı.”