Diyap Ağa: “Biz Kürt değiliz, biz Türk’üz”

1931 yılında zamanın Tunceli/Dersim  Milletvekili/Mebusu Diyap Ağa’yla yapılmış bir röportaj var. (Enver Behnan, “İlk Millet Meclisinin Yüz Yaşındaki Mebusu Anlatıyor”, Yeni Gün, 27 Temmuz 1931). Burada dikkate değer bilgiler var.

İlk önce gelin Akşam’dan Gürkan Hacır 2012 yılında ensonhaber’de kalem aldığı şu bilgilere dikkat edelim:

Alevi olan Diyap Ağa ( Yıldırım) Koçgiti ve Şeyh Said ayaklanmalarına başta olmak üzere ayrı bir Kürt Deveti kurulmasına karşı çıkmıştır.
Diyap Ağa genç yaşına karşın Dersim’de saygı duyulan ve biraz da korkulan bir liderdi. 1915 olayları sırasında Ermenilere karşı kalkan olmuş, bölgesindeki Ermenilerin mallarına kimseyi dokundurtmamıştı. 1915’deki bu tavrı onu bölgede bir otorite haline getirmişti. 1922’de Dersim’in Elazığ’dan ayrılıp vilayet yapılmasını teklif etti. Atatürk’ün de desteğiyle bu teklifi kabul edildi.

Meclis konuşmalarına gelince…

Lozan’da Kürtlerin temsil edilip edilmeyeceği tartışılıyordu. Türk heyetinden ayrı bir de Kürt delegasyon gidecek miydi? Bugünlerde sıklıkla dile getirilen temsil hakkına bakın; Diyap Ağa nasıl karşılık verdi.
‘Allah yardımcıları olsun. Hangisini münasip görmüşse öyle etsin. Hamdolsun; gidenler dinini, diyanetini bilen adamlardır. Heyet içinde bulunanlar zannederim kendisine, diyanetine hıyanet etmek istemez. Hepimiz biriz. Ne Türklük ne Kürtlük davası vardır. Hep biriz; kardeşiz. Ama düşmanlar bizi birbirimize saldırtmak için tuzaklar kuruyorlar. Sen şöylesin, ben böyleyim filan diye hile yapıyorlar. Ülke ne kadar ileri giderse o kadar iyidir. Bizim dinimiz diyanetimiz birdir. Bazıları bilmiyorlar, birçok şey söylüyorlar. Lailahe İllallah Muhammedin Resulallah! İşte bu…’
Diyap Ağa, Kürt temsilci talebini işte böyle kestirip attı. Ancak konuşmadaki İslam vurgusuna dikkat ettiniz mi? Diyap Ağa Alevi olmasına ve dinsel bir önder olmamasına karşın birleştirici temel unsur olarak hep İslam dinine vurgu yapıyordu.

BAĞIMSIZ KÜRT DEVLETİNE KARŞI ÇIKTI

Diyap Ağa’nın milli mücadeledeki en büyük rolü Koçgiri İsyanı’nda oldu. Sivas, Dersim ve Erzincan Bölgesi’ni kapsayan ve tarihimizdeki en büyük Kürt ayaklanmalarından kabul edilen Koçgiri İsyanı’na Diyap Ağa destek verseydi Ankara hükümetinin işi çok zorlaşacaktı. Koçgiri aşiret reisi Alişan bey, bizzat gelip Diyap Ağa ile görüştü. Bağımsız Kürt devleti kurmalarının an meselesi olduğunu anlattı. Israr etti. Ama Diyap Ağa, anlatılanları dinlemedi bile. Sanki Cumhuriyet ilan edilmeden ulus devlet modeline inanmış gibiydi; ‘Hayır’ dedi. ‘Biz hükümetin yanındayız. Hepimiz biriz; isyanda dökülecek kanın, yitecek canların vebali boynunuzadır’ (Diyap Ağa mebusluğunun sona erdiği yıllarda patlak veren Şeyh Sait isyanına da destek vermedi. Şeyh Sait’i bir bela olarak niteledi.)

Asıl efsane konuşması Büyük Millet Meclisinin Kayseri’ye taşınması sırasında yaptığı konuşmadır.
Tarih Ağustos 1921.
Meclisin önemli bir kısmında olası bir işgale karşı meclis binasının en güvenli sayılabilecek yer olan Kayseri’ye taşınması fikri hakimdir. Diyap Ağa ağır ağır Meclis kürsüsüne çıkar ve o ünlü nutkunu söylemeye başlar.
‘Biz buraya kaçmaya mı geldik, yoksa kavga edip ölmeye mi?’
Meclis’te büyük bir alkış tufanı kopar. Bravo sesleri, alkışlar yükselir. Herkesin beklediği cesur ses Diyap Ağa’dan çıkmıştır.
‘Eğer meclisi taşımak istiyorsanız buyurun gidin. Ama ben gidemem. Tek başıma bile olsam, bayrağım, dinim ve vatanım için son kurşunuma kadar savaşırım. Son kurşunu da kafama sıkarım. Bu böyle biline…’
Meclis’in Kayseri’ye taşınması fikrinden vazgeçilmesinde Diyap Ağa’nın önemli bir payı vardır.

1937’deki Ankara’nın başlattığı büyük Dersim harekatın görmedi…Ama özellikle Dersim’in adının TUNCELİ yapılmasına üzülürdü. Atatürk’e ve devrimlerine gönülden bağlı bir Dersimli olarak memleketinin adını değiştirmemesini Atatürk’ten rica ederdi. Ve onun yanına gelip o ünlü sözünü fısıldardı: ‘Dersim Dağları Hepimize Yeter Paşam’

 

Enver Behnan, “İlk Millet Meclisinin Yüz Yaşındaki Mebusu Anlatıyor”, Yeni Gün, 27 Temmuz 1931


Tunceli/ Dersim Mebusu Diyap Ağa’nın  yıllardır gizlenen röportajı okumaya değer:

“Bizim memleket ahalisi Kürtmüş, orada bir Kürt Hükümeti kuracaklarmış,
bunu duyunca kızdım. 
Biz Kürt değiliz, biz Türk’üz.Türklük tehlikeye düştü. Kurtuluş Savaşı’na katıldım. Allah Büyük Gazi’ye çok ömür versin, kıymetini bilelim.”

Enver Behnan’ın Diyap Ağa’yla röportajı 27 Temmuz 1931 tarihli Yeni Gün gazetesinde yayınlanmış.

Millet Meclisi’nin ilk azalarından( milletvekilelrinden) Diyap Ağa’ya Karaoğlan’da rast geldim. Felaket ve zafer günlerinin bu bir hatırası olan bu aksakallı ihtiyara yaklaştım. Selam verdim ve kendimi tanıttım. Ertesi günü Natbantoğlu Hıfzı Bey’le beraber misafir kaldığı Kayseri Oteli’ne gittik.

Otelin avlusunda bu tarihi şahsiyetle karşı karşıya idik. İri ak kaşlarını kaldırdı, mavi gözlerini gözlerime dikti:

— Oğul sen beni nereden tanıyorsun? dedi.

— Birinci Millet Meclisi’nde Dersim Mebusu idiniz, sizi o zaman tanımıştım.

— Aha!.. Unutmamışsın.

— Memleketin kurtuluşuna koşanlar hiç unutulur mu? dedim sonra ilave etti:

— Benden ne soracaksın?

— Nasıl mebus olduğunuzu Birinci Millet Meclisi’nde neler gördüğünüzü ve hayatınızı soracağım!

— Sor ki, söyleyem.

Sordum, şunları anlattı:

Diyap Ağa bugün bir asrı idrak etmiştir, yani tam yüz yaşındadır İkinci Mahmut zamanında doğmuş ve Türkiye’de ilk gazete ile hemtevellüttür.


Bundan sonra bir müddet Nahiye Müdürlüğü ve Mahkeme azalığında bulunmuştur. Sekiz defa evlenmiş, on beşe yakın çocuğu olmuştur. Hiçbiri sağ değildir. Bunlar arasında eceli ile ölen yoktur.1831 tarihinde dünyaya gelmiştir. Doğduğu yer Çemişkezek kazasının Eğerek karyesidir. Babasının adı Seyyit Han, dedesi Kahraman Ağa’dır. Mensup olduğu aşiret Ferhat uşağıdır. Hayatını Dersim’in Balıkkayalı Dağlarında atlı olarak geçirmiş. Ferhat Uşağa reis olmuştur. Üç yüz adamı ile dağdan dağa koşmuş, tam bir Türkmen hayatı yaşamıştır. Birçok mücadelelerle girmiş olan bu efsanevi dağ adamı, bin bir ölüm tehlikesi geçirdikten sonra, Sultan Abdülhamit’in fermanı ile de Dergâhı âli Kapıcıbaşılığı rütbesini almıştır. Dersim havalisinde teşkilat yapmağa gelen altı Ermeni komitacısını yakalamış ve bunların ellerini ayaklarını bağlayarak Yıldız Sarayı’na yollamıştır.

— Ağam okumak yazmak bilir misin?

— Mebus olanda bilmezdim. Allah, Büyük Gazi’ye ömür versin. Yeni harfleri öğrendim.

— Nasıl Mebus çıktınız?

— Gâvur Anadolu’yu sardı: Hepimizi bir düşünce aldı. Din ve diyanet ırz ve namus. Türklük tehlikeye düştü. İşittik ki Erzurum taraflarında can kurtaran bir Paşa çıkmış. Meclis kuracakmış. Onu hep gözledik. Öğrendim ki bu Paşa’nın adı Mustafa Kemal imiş. Onun büyük yüzünü görmeğe can attım. Fakat o zaman olmadı. Sonra Sivas’a oradan da Ankara’ya gelmiş.

Bu zaman bizden iki mebus istedi. Herkes korktu, ihtiyar halimle vatanı kurtaranların yanına koşmayı, hatta başımı bile vermeyi göze aldım.

Bana “gitme ölürsün” dediler. “Zaten herkes mahvoluyor, varam, gidem, onlara ulaşam, hep beraber ölek” dedim.

Benimle mebus seçilen Ayas Uşağı aşiretinden Zeynozade Mustafa Ağa korktu, gelmedi. Ben yanımda bir uşağım, atlara atladık, Elâziz’e geldim. Elâziz’de bana harcırah verdiler. Oradan bir yaylı araba tuttum. Malatya, Sivas, Kayseri yolu ile on sekiz günde Ankara’ya vardım.

— Nerede kaldınız?

— Taşhan’da bir müddet kaldım, sonra Hacı Bayram’da bir ev tuttum.

— Kaç senesinde geldin?

— 1336 senesinde geldim.

— İlk defa Meclis’e nasıl girdin?

— Dersim’den tanıdığım Hasan Hayri Bey vardı. Beni Meclise o götürdü. Kapıdan içeri girince yüreğime bir şevk geldi. Gözüm yaşardı. Burasını mektebe benzettim, kara kara sıralar vardı. Bir sıranın bir köşesine ben de çöktüm. Biraz sonra Hasan Hayri Bey, beni dışarı çıkardı. Bir odaya götürdü.

— Odada kimler vardı?

— Mustafa Kemal Paşa, Fevzi Paşa, Kâzım Paşa vardı. Gazi Paşa ile birbirimizin elini tuttuk. “Safa geldin Ağa” dedi. Beni Paşalarla tanıştırdı. Yanında oturdum. O dakikada Paşa’ya gönlüm ısınıverdı. Gözümü, gözlerinden ayırmadım. Bu büyük adamla cenge değil, bastonuma dayana dayana ölüme bile giderdim.

— Hiç Millet Meclisi kürsüsüne çıktın mı?

— İki kere çıktım. Bir sene geçmişti. Daha Mustafa Ağa gelmemişti. Meclis’te onun lafını ediyorlardı. Anladım ki Mebusluktan çıkaracaklar. Kürsüye geldim. Konuşanlar bile sustu. Herkes bana şaştı. Diyeceğimi bekliyorlardı. Dedim ki: “Mustafa Ağa’ya telgraf vurdum, yan gelir, yan gelmez, ola ki gele.” Hep bir ağızdan bağrıştılar, el çırptılar.

— Başka yok mu?

— Bir kere de Lozan Konferansı sırasında kürsüye çıktım. Aha bizim memleket ahalisi Kürtmüş, orada bir Kürt Hükümeti kuracaklarmış, bunu duyunca kızdım kürsüye çıkıverdim. Gene sustular: “Lâilaheillâh Muhammedürresullâllah” dedim. “Gerek Şafiî, gerek Hambelî, gerek Hanefî hepimizin kıblesi birdir. Meclisimiz, kulübümüz, dinimiz, milletimiz birdir. Biz Kürt değil, biz Türk’üz. Hepiniz Lâilaheillâh demişsiniz. Şimden sonra mı, ayrı bir din, ayrı bir millet olacağız.” dedim. Gene el çırptılar, İsmet Paşa ayakta kürsünün yanına gelmiş, sakalımın dibine yaklaşmıştı. O da coştu, o da el vurdu.

— Ağam o zamanlar, sizin bir ecnebi kadına aşık olduğunuzu söylemişlerdi?

— Aha canım! Ben Meclis’te büzülmüş otururdum. Yukarıya bir gâvur karısı gelmiş, beni görmüş sormuş: Meclis dağıldı, dışarı çıkıyordum. Kara Bekir kolumdan tuttu beni riyaset odasına götürdü. Hep Paşalar ayakta idiler, aralarında güzel bir kadın gördüm. Paşa Hazretleri dedi ki:

— Ağa bu kadın seni sevmiş! dedi.

— Kadın elimi tuttu. Ben de yüzüne bakarak şu beyti söyledim:

Sev seni seveni hâk ile yeksan etse de

Sevme seni sevmeyeni Mısır’a sultan etse de.

Hep gülüştüler. Kadın resmimi istedi: “yarın gel yan yana bir resim çıkarak” dedim. Bir daha görünmedi.

— Ağa kanunları nasıl yapıyordunuz?

— Kanun yapmak, tıpkı yayıkta yağ yapmağa benziyor. Çalkalıyorduk, çalkalıyorduk. Yayıktan yağ çıkar gibi kanun da çalkalana çalkalana çıkıyordu.

— Bir zaman seyahate çıkmıştınız?

— Evet. Bir gün Meclisin kapısı önünde idik. Gazi Paşa Hazretlerine dedim ki: “Allah düzenimizi bozmasın, şanımızı arttırsın, kılıcımızı keskin, talihimizi açık etsin” dedim. Bunu dediğim zaman gözümden yaş aktı. Paşa Hazretleri, beni kolumdan tutarak otomobiline aldı. Beraberce Eskişehir’e seyahat ettik. Allah Büyük Gazi’ye çok ömür versin, çok büyük bir adamdır. Kıymetini bilelim, ne diyem, bana çok şefkat ve muhabbet gösterdi. Allah da onun sevenini çok etsin. Bizim Meclisimizde bir duamız bir de arkadaşlara iman vermemizden başka bir gayretimiz olmadı.

— Ankara’yı nasıl buldunuz?

— Cennet olmuş, şaştım kaldım. Tanınmaz bir hale gelmiş. Çalışanların gayreti var olsun.

— 12 sene sonra bu seyahatiniz ne içindir?

— Gazi Hazretlerini ziyarete geldim.

— Arzunuz nedir?

— Hey oğul, ihtiyarlıktan çalışamıyorum. Memlekete çok hizmet ettim. Son ömrümde devletimden ve milletimden bir tekaütlük maaşım almağa geldim. Bu işim de olursa mesut olarak memleketime döneceğim!

http://www.ensonhaber.com/bir-dersim-hikayesi-diyap-agadan-torun-gursele-2012-07-29.html

 

 

Relevante Artikel

Close