Annesine “irinli hamam böceği”, babasına “sadece dölleyen” dedi ve Hollanda’da şöhret yapıldı

Hollanda'da Lale Gül'ün medya eliyle parlatılan bir kopuşun anatomisi. Sorun Hollanda´da  sadece türban değil, aşağılamanın meşrulaştırılmasıdır! Avusturya ile benzerlikler var. Lale Gül’ün medya eliyle parlatılan kopuşunun, aşağılamanın meşrulaştırılmasının ve bir rezaletin anatomisinin özeti burada.

Birol Kılıç,  Viyana’dan gözlem ve analizler, 09.01.2025

Hollanda’da elli yılı aşkın süredir kalem oynatan tecrübeli  ve emekli gazeteci İlhan Karaçay, Hollanda’da mütedeyyin ve kapalı bir Müslüman ailede doğup büyüyen Lale Gül’ün bir anda türbanını atmasıyla başlayan ve Hollanda medyası tarafından sistematik biçimde parlatılarak annesine “irinli hamam böceği”, babasına ise “sadece dölleyen” demesi üzerinden şöhrete taşınmasını, masum bir bireysel kopuş olarak görmedi. Karaçay, bu süreci ne bir edebiyat tartışması ne de kişisel özgürlük hikâyesi olarak okudu; doğrudan bilinçli biçimde kurgulanmış bir medya ve siyaset operasyonu olarak tanımladı.

Sorun Hollanda´da  sadece türban değil, aşağılamanın meşrulaştırılmasıdır! Avusturya ile benzerlikler var

Hollanda’daki sorun, Lale Gül gibi gerek akademik yeterliliği gerekse yazarlığı tartışmalı bir Müslüman kadının başörtüsünden çıkıp kamusal alanda görünür hâle gelmesi değildir. Bu, başlı başına bir problem değildir. Asıl problem, Lale Gül’ün kalkıp çıktığı ailesine ve dolaylı olarak Hollanda’daki tüm mütedeyyin, kapalı Müslümanlara yönelttiği açık aşağılamalardır. Sorun, bir bireyin hayat tarzı tercihi değil; bu tercihin, ailesini ve bir topluluğu insanlıktan çıkaran bir dile dönüştürülmesidir.

Hollanda medyasının kendi küfrünü başkasına söyletmesi

İlhan Karaçay,“ annesine “irinli hamam böceği”, babasına “sadece dölleyen” dedi; aşağılamayla şöhret inşa edildi“ ifadesi dikkat çekici. Evet Hollanda medyası ve siyaseti, kendi söyleyemediği, doğrudan dile getirmeye cesaret edemediği küfürleri ve aşağılamaları Lale Gül üzerinden dolaşıma sokmaktadır. Yapılan tam olarak budur. Lale Gül parlatılmakta, ün, şöhret ve para ile ödüllendirilmekte; kendi ailesine ve inanç dünyasına yönelttiği en sert, en aşağılayıcı ifadeler teşvik edilmekte ve alkışlanmaktadır. Karşısında kalkıp bu dili açıkça eleştirecek, sınır çizecek kimsenin kalmamış olması da bu yüzden tesadüf değildir.

Müslümanları temsil ettiğini sanan ama kimseyi ikna edemeyen yapı

Avusturya ve Hollanda  basınında Almanca tartışılan ve dile getiren konulardan bir tanesi şu :
      „Müslümanlar adına konuştuğunu iddia edenlerin büyük bölümü, Türkiye’den ya da başka ülkelerden taşınmış siyasi İslamcı yapıların yurt dışı teşkilatlarında yetişmiş, kravatlı ve takım elbiseli ama zihniyet olarak hâlâ kadınları çarşafa ve başörtüsüne sıkıştıran, dini mahalle baskısı aracı olarak kullanan kişi, kurum ve kuruluşlardan  oluşmaktadır ve bnlar paralel bir toplum oluşturarak resmen milyarlarca avro değerinde bir ticari  holdingleşmeye girdiler. Bu yapıların ne toplumunda ne de genç kuşak Müslümanlar nezdinde inandırıcılığı kalmıştır. İslam’ı, Kur’an’daki en temel ilkeler olan adalet, hak yememek ve ahlaklı, güvenilir insan olmak üzerinden anlatmak yerine, kadın bedeni ve genç kızlar üzerinde  ahlak adı adı altında baskı kurma aracı hâline getirmişlerdir.“

Patlamaya hazır öfkenin arka planı

Bu baskıcı ve daraltıcı anlayış, genç kadınlarda ve kız çocuklarında patlamaya hazır bir öfke biriktirmiştir. Lale Gül’ün “mısır patlaması” gibi bir anda kopuş yaşamasının arka planında yalnızca Hollanda toplumu yoktur; bu içe dönük, baskıcı ve sorgulamaya kapalı mahalle düzeni de vardır. Bu gerçeği görmeden, sadece Hollanda medyasını suçlamak eksik bir okuma olur. İğneyi Hollanda’ya batırmak ne kadar gerekiyorsa, çuvaldızı da kendimize batırmak zorundayız.

Hiçbir kopuş hakareti meşru kılmaz

Ancak bu tespit, Lale Gül’ün kullandığı dili mazur göstermez. Annesine “irinli hamam böceği”, babasına “sadece dölleyen” diyerek şöhret kazanmış bir anlatıyı, yalnızca “bireysel özgürlük” başlığı altında sunmak mümkün değildir. Bu dil, bir aileyle hesaplaşmanın ötesine geçmiş, Hollanda’daki tüm mütedeyyin ve kapalı Müslümanları aşağılayan, onları ilkel ve insanlıktan uzak gösteren bir genellemenin parçası hâline gelmiştir. Bu nedenle Lale Gül’ün hikâyesini tek taraflı anlatmak, bilinçli bir körlüktür.

Mesele tek bir isim değildir

Ortada duran gerçek açıktır. Mesele ne yalnızca Lale Gül’dür ne de tek başına bir entegrasyon raporu. Mesele, hangi dilin ödüllendirildiği, hangi acının susturulduğu ve hangi hikâyenin özellikle büyütüldüğüdür. İlhan Karaçay’ın analizinin sertliği de tam olarak buradan gelir. Bu kadar dokunulmazlık neden vardır. Bu kadar kıyak neden üretilir. Ve bir toplumu anlamak gerçekten onu aşağılayan, damgalayan ve tek taraflı anlatılarla döven bir dilden mi geçer.

Hakaretin cesaret diye pazarlanması

Karaçay’a göre burada esas mesele başörtüsünün çıkarılması değildir. Sorun, kalkıp çıktığı ailesine yöneltilen açık hakaretlerin, Hollanda’daki tüm mütedeyyin ve kapalı Müslümanlara teşmil edilerek meşrulaştırılmasıdır. Annesini “irinli hamam böceği”, babasını “sadece dölleyen” olarak tanımlayan bir dilin, Hollanda’da alkışlanması ve “cesaret” etiketiyle dolaşıma sokulması, sorunun Lale Gül’ün kişisel tercihleriyle sınırlı olmadığını açıkça göstermektedir.

Medyanın bilinçli tercihleri

İlhan Karaçay, ortada ne masum bir roman ne de yalnızca ailesiyle hesaplaşan bir genç kadının hikâyesi olduğunu özellikle vurgular. Ortada olan, ailesini ve inanç dünyasını hedef alan sert, aşağılayıcı ve insanlıktan çıkarıcı bir dilin, Hollanda medyası tarafından özellikle seçilmesi, büyütülmesi ve ödüllendirilmesidir. Bu dil sorgulanmamış, sınırlandırılmamış, tam tersine teşvik edilmiştir. Hollanda medyası, kendi ağzından söyleyemediği cümleleri Lale Gül’ün ağzından kurdurmuş, sonra da bunu ifade özgürlüğü ambalajıyla pazarlamıştır.

Lale Gül bir yazar değil, işlevsel bir araç

Bu süreçte Lale Gül bir yazar olarak değil, bir araç olarak konumlandırılmıştır. Kalemiyle değil, kullandığı hakaret diliyle öne çıkarılmıştır. Tek bir kitabı olan, üstelik yoğun redaksiyondan geçmiş bir metinle ortaya çıkan bir ismin, bir anda din, İslam, göç, kadın hakları, toplumsal uyum ve siyaset gibi alanlarda konuşan “yetkili ses” hâline getirilmesi, Karaçay’a göre açık bir medya kıyağıdır. Bu, hak edilmiş bir temsiliyet değil, işlevsel bir figür üretimidir.

Anne ve babanın bilinçli biçimde silinmesi-Söz hakkı verilmiyor

Bu figür üretimi sırasında anne ve baba bilinçli biçimde silinmiştir. Karaçay’ın hatırlattığı gibi, babanın “Kızım, ne yaptın sen, aile yaşamımızı sokağa döktün” feryadı Hollanda ekranlarında yankı bulmamıştır. Çünkü bu hikâyede dramatik olan ebeveynlerin yıkımı değil, onların aşağılanmasının politik olarak işe yaramasıdır. Medya için önemli olan, bir ailenin parçalanması değil; bu parçalanmanın hangi ideolojik anlatıya hizmet ettiğidir.

Genelleme makinesi olarak tekil hikâye

İlhan Karaçay’ın analizinin en rahatsız edici yanı da burasıdır. Lale Gül anlatısı, Hollanda kamuoyunda mevcut önyargıları besleyen son derece kullanışlı bir malzemeye dönüştürülmüştür. Tekil bir aile hikâyesi, Türk ve Müslüman aile yapısının geneline yayılmıştır. İstisnai bir deneyim, sanki kuralmış gibi sunulmuştur. Böylece Müslüman aile, baskıcı, ilkel ve sorunlu bir yapı olarak kodlanmış; bu kodlama da sorgulanmadan dolaşıma sokulmuştur.

Avusturya aynası

Bu tabloya Avusturya’dan bakıldığında manzara rahatsız edici biçimde tanıdıktır. Hollanda’da bir figür üzerinden yürütülen bu genelleme, Avusturya’da doğrudan devlet eliyle hazırlanan raporlar üzerinden yapılmaktadır. Entegrationsbarometer 2025 adı altında yayımlanan metinler, entegrasyonu ölçmekten çok Müslümanları sorun olarak tanımlamaktadır. Sorular yönlendirici, sonuçlar önceden bellidir. İslam, şiddet, kadın baskısı ve radikalleşme kavramları bilinçli biçimde yan yana getirilir. Müslüman aile yapısı, tıpkı Hollanda’daki Lale Gül anlatısında olduğu gibi, problemli ve uyumsuz olarak resmedilir.

Adeta yöntem değişir ama hedef değişmiyor

Hollanda’da bu iş bir figür üzerinden yapılırken, Avusturya’da rakamlar ve istatistikler üzerinden yapılmaktadır. Yöntem değişir, hedef değişmez. Karşı çıkan akademisyenler, gazeteciler ve sivil toplum temsilcileri ya görmezden gelinir ya da itibarsızlaştırılır. Böylece hem Hollanda’da hem Avusturya’da aynı sonuç üretilir: Müslümanlar konuşulan ama konuşmasına izin verilmeyen bir topluluk hâline getirilir.

Asıl soru

Ortada duran gerçek şudur: Mesele ne yalnızca Lale Gül’dür ne de tek başına bir rapor ya da kitap. Mesele, hangi dilin ödüllendirildiği, hangi hakaretin cesaret diye sunulduğu ve hangi acının bilinçli biçimde susturulduğudur. İlhan Karaçay’ın analizinin sertliği tam olarak buradan gelir. Bu kadar dokunulmazlık neden vardır. Bu kadar kıyak neden üretilir. Ve bir toplumu anlamak gerçekten onu aşağılayan, damgalayan ve tek taraflı anlatılarla döven bir dilden mi geçer.

Kaynak> https://www.ilhankaracay.com/annesine-irinli-hamam-bocegi-babasina-sadece-dollendiren-dedi-ve-sohret-old/

Relevante Artikel

Back to top button