Batı’nın temellerini oturttuğu Yunan felsefesi çalınmış bir miras mı?

"Bugün Avrupa ve batının temeli sayılan Yunan felsefesi diye bildiğimiz şey hemen hemen Büyük İskender’in Mısır’ı fethi ve ardından İskenderiye Kraliyet Kütüphanesi’nin talan edilmesinden sonra ortaya çıkmış bir külliyat." 

Sol Gazetesi yazarı Orhan Gökdemir, “Zındık Yazı” başlıklı köşe yazısında, çalınmış miras konseptini ele aldı.

 

İşte o analizin dikkat çeken kısımları:

Bu konuyla ve bu dönemle ilgili bilgimizin çok az olduğunu, ilgilenenlerin de bu az sayıdaki bilgiyi yok sayma eğiliminde olduğunu biliyorum. Yunanlıların dehası, tarihin ve tabii felsefe tarihinin büyük tabularından biridir. Buna karşılık, Yunan dehası dediğimiz şey yarım yüzyıl gibi kısa sayılabilecek bir zaman aralığında parladı ve söndü. Bunun neden ve nasıl olduğu üzerinde pek çok düşünür akıl yürütmüş. Marx, Yunanlıların bu ışığı toplumsal gelişimlerinin henüz çocukluk aşamasında olmalarına bağlıyor örneğin. İskenderiye Kütüphanesinden alınan destek, böyle bakınca, daha makul geliyor. İlla bir hırsızlık olması da şart değil ayrıca.

Bir de hatırlatma. Mısır seferinde Büyük İskender’e eşlik eden Aristotales, seferden sonra Yunanistan’a dönüp sayısız kitap “yazdı”. Hocası Platon’un ona “okuyucu” dediği söyleniyor. Okuyan elbette yazar da!

James’e göre, Aristotales’in askeri kitap seferinden önce Pisagor, Thales, Ksonofanes, Parmenides, Zenon ve Melissus gibi birçok Yunan filozofu da Mısır’a eğitim amacı ile gitmişti. Bu filozofların bir kısmı Mısır’da eğitimlerini tamamlayıp ülkelerine döndükten sonra ağır ithamlarla karşılaştı ve ağır cezalarla yargılandı. Çünkü Mısır’dan dönüşte beraberlerinde Yunanlıların alışık olmadığı inançlar ve tanrılar da getirmişlerdi. Mısır kültüründe uzak yıldızlar önemli yer tutuyordu. Belli ki Güneş’in yanan bir küre olduğunu ve uzak yıldızların da birer güneş olduğunu biliyorlardı. Mısır’ın kadim tanrılarından Tot’un marifetlerinden biri Güneş, ay ve yıldızların hareketlerini hesaplamak ve mevsimleri düzenlemekti. Tarihi Yunanlılarla başlatan uygarlığımızın bunu keşfetmesine daha binlerce yıl vardı.

James’in “Çalınmış Miras”ı bize alışık olduğumuzdan oldukça farklı bir fotoğraf gösteriyor. Haliyle ortalama bakışın da hayli dışında. Biliyoruz bu terslik, bir yazarı önemsememek veya unutmaya terk etmek için yeter sebeptir.

2013 yılında yitirdiğimiz Martin Bernal’in “Kara Atena”sı da benzer bir direnişle karşılaşmıştı. Türkçesini arkadaşım Özcan Buze’ye burçluyuz. Aklıselim dünya, tarihimizin ve felsefemizin tek kaynağının Yunanistan olamayacağı fikrini duymaya hazır değildir henüz.

***

Ege tarihin karanlığında niye bırakıldı ?

Bu tür sarsıcı iddialardan birinin sahibi ile soL’da kapsamlı bir söyleşi yapıldı birkaç ay önce. Truva’nın tarihteki rolünü yeniden tartışmaya açan Dr. Eberhard Zangger’e göre “Truva savaşı” diye bildiğimiz destansı olay bir “sıfırıncı” Dünya Savaşıydı. Truva’da, aslında, Yunanlıların başını çektiği koalisyon güçleri ile Truvalıların başını çektiği koalisyon güçleri karşı karşıya gelmişti. Truva safında savaşanlar Anadolu’daki site devletlerin askeri güçleriydi. Sonunda Truva yenildi ve savaşı Yunanistan koalisyonu kazandı. Fakat savaşın yol açtığı yıkım o kadar güçlü oldu ki, Bronz Çağı sonunda Ege’yi o güne kadarki tüm uygarlık birikimini yok eden 300-400 yıl sürecek büyük bir karanlığa sürükledi. Homeros’un İlyada ve Odysseia destanları aslında Ege’deki bu müthiş yıkımı anlatıyordu.

Bu karanlık çağ yeni bir tarih yazımı için de olanaklar yaratıyordu. “Kendi kendisinin babası olan Yunan uygarlığı” tezi de bu olanağı kullanmıştı. Yani Avrupa merkezli tarih anlayışı “Sıfırıncı Dünya Savaşının” yol açtığı o karanlığın içinden çıkıp geliyordu. Dr. Eberhard Zangger şöyle devam ediyor; “Avrupalı arkeologlar uzunca bir süre Batı uygarlığının doğuşunu M.Ö. 776’daki ilk Olimpiyatla ve Homeros destanlarının derlenmesiyle eş zamanlı gördüler ve böyle bir algı yarattılar. Bu model, kabul edelim ki, 150 yıl önceki tek gerçeklikti ve insanların kafalarına bu şekilde yerleştirildi. Ama Yunan kültürü yoktan var olmadı herhalde, mutlaka bir önceli vardı. Benim üzerinde durduğum da bu. Soru şu: Ege’de, Erken Demir Çağı’nda, M.Ö. 1200’den 800’e, hatta daha öncesinde, Orta ve Geç Bronz Çağı’nda, M.Ö. 2000’den 1200’e ne yaşandı?”

Ne yaşandığı ayrı ama o tarihlerdeki siyasi haritanın yapılmak istenen kurguya ters olduğu açıktı. Çünkü karanlık çağda bölgede Anadolu kültürlerinin hâkimiyeti söz konusuydu. Kökleri Anadolu’da olan bir Yunan Uygarlığı ise bu tarih yazımı için uygun bir malzeme değildi. Görmezden gelmek en iyi yoldu. Dr. Zenger’in Troya’nın aslında kayıp “Atlantis” şehri olduğunu iddia etmesi bu yok saymayı kolaylaştırdı. İnsanlığın hayallerini süsleyen kayıp uygarlığın köklerinin Anadolu’da ve merkezinin Troya’da olması kabul edilemez bir iddiaydı.

***

Felsefeden giderek uzaklaştığımız ve “kör inancın” içine giderek daha fazla battığımız bugünlerde zındıklık ederek soralım: Bize dayatılmış tepetaklak alemlere bu kadar kolay alışmamız ve inanmamız nasıl mümkün olabiliyor? Örnek olsun, uzaya binlerce uydu göndermiş ve kesintisiz dünyayı izleyen bir uygarlığın ahfadı olarak, duvarlarımızı süsleyen haritaların çarpıtılmış projeksiyonlar olduğu söylense şaşırmaz mısınız? Dünya haritalarına kaynaklık eden “Merkatör Projeksiyonu”nundan söz ediyorum.

Özetleyeyim: Merkatör Projeksiyonu, Gerardus Mercator’ün silindirik projeksiyona verilen ad. İlk Merkatör Projeksiyonlu Dünya haritası Mercator tarafından 1569’da çizildi. Bu yöntemle yapılan haritalarda meridyen ve paraleller birbirini dik kesiyordu. Yani merkezinde bir ışık kaynağı bulunan küresel dünyanın, ekvatoruna teğet olarak geçirilen bir silindir vasıtasıyla harita elde edilmesini sağlayan bir projeksiyondu bu.  Orantılı bir projeksiyondu ve şekil bozulmaları minimumdu. Ancak ekvatordan uzaklaştıkça hızla artan alan bozulmaları söz konusuydu. Haliyle Merkatör projeksiyonuna sahip olan haritalarda sadece ekvatora yakın olan bölgelerde doğru sonuçlar alınıyor, kutuplara doğru gittikçe şekiller bozuluyordu. Öyle küçük bozulmalardan da söz etmiyoruz. Örneğin 7.700.000 mil karelik bir sahaya sahip Güney Amerika ile 800.000 mil karelik Grönland adası aynı büyüklükte görünüyordu. Afrika ile Grönland’ın büyüklükleri bu projeksiyona göre aynıydı, oysa Afrika Grönland’ın 14 katı büyüklüğünde bir kıtaydı. (Grönland’ın yüzölçümü 2 milyon kilometrekareden biraz fazla. Afrika Kıtası’nın yüz ölçümü ise hemen hemen 30 milyon kilometrekare.) Antarktika kıtası kıtalar arasında büyüklükte beşinci olmasına karşın bu haritayla birlikte birinciliğe zıplamakta, Grönland Afrika kadar olmakta, Kuzey Avrupa ülkeleri ekvatordaki ülkeleri toprak miktarları bakımından sollamaktaydı. Yani bu projeksiyonla elde edilen haritalar gerçekte “yalan bir dünyanın” haritalarıydı.

Bu yalan dünya, 1973’te, Alman film yapımcısı ve tarihçi Peters’in itirazına kadar sorgusuz kabul edilmişti. Peters, bu projeksiyonun yanlış olmaktan öte, ırkçı niyetlerle hazırlanmış olduğunu iddia etti. Kuzey Amerika ve Avrupa ülkelerinin olduklarından çok daha büyük görünmelerinin gerçek nedeni buydu. Tuhaf bir rastlantı, Martin Bernal de tarihte Yunanistan’ın öne çıkarılması ve Mısır’ın etkisinin görmezden gelinmesinde bu ırkçılığın rolüne dikkat çekiyordu.

Bugün kullandığımız pek çok haritanın merkezinde Avrupa’nın olması da böyle bir çarpık bakışın ürünü. Oysa Dünya küreseldir, kürenin ne merkezi vardır ne de altı üstü. Merkatör projeksiyonunun emperyalizmin bir simgesi haline geldiğini söyleyenler ortaya güçlü deliller sürüyor haliyle. Örneğin Büyük Britanya’nın “topraklarında Güneş batmayan imparatorluk” olduğu dönemlerde İngiliz üretimi Dünya haritaları başka alternatifleri olmasına karşın Merkatör izdüşümünden asla vazgeçmemişlerdi. Çünkü bu projeksiyon hem İngiltere’yi hem de dominyonları olan Kanada ile Avustralya’yı olduğundan daha büyük gösteriyordu. Ekvatora yakın olan İngiliz sömürgeleri ihtiyaca uygun olarak daha küçüktü ve İngiltere de Dünya’nın tam merkezindeydi. Yani Merkatör haritaları İngiltere’nin sömürge politikalarının ve yaratmak istediği algının görsel coğrafi zeminini oluşturuyordu.

***

İnancı, bilimi, tarihi, sanatı, edebiyatı yaratanlar bizleriz. Haliyle kendi sınırlılıklarımızı, hayallerimizi ve isteklerimizi de katıyoruz bu yaratının içine. Hepsi baştan sona insani işlerdir. Demek ki herkes gibi iki göze sahip olmanız, gerçeği olduğu gibi göreceğiniz anlamına gelmiyor. İnsanın görme eylemi tanık olduğumuz en ideolojik iştir. Tarih de saf bir bilim değildir, tam tersine iktidar ve sınıf savaşlarının karşılaşma alanıdır. Başından beri sınıflara yaslanıyor, ideolojiye dayanarak yol alıyor. Egemen sınıf egemen bir tarih kurgusu da oluşturuyor haliyle. Mevcut bakış açımızda kapitalizmin, tabii emperyalizmin tartışılmaz bir etkisi var demek bu. Bu durumda gerçeğe yaklaşmanız için kuşkuyu sürekli beslemeniz, sürekli öğrenip yeni sorular sormanız gerekir. Öyle ya, bu kadar çarpık olan bir dünya neden çalınmış bir mirasın üzerinde duruyor olmasın!

Başka türlü bir tarihe ve başka türlü bir dünyaya ulaşmak için pek çok işaretler belirdi. Yeter ki, her ne olursa olsun gerçeğin peşinden gitmekten korkmayın. Unutmayın, bu tutumun size yapabileceği tek şey aklınızı özgür kılmaktır. (ZINDIK YAZI)

Relevante Artikel

Schaltfläche "Zurück zum Anfang"
Cookie Consent mit Real Cookie Banner