Dile kolay 57 yıl-„Acı Vatan“ nasıl „Yeni Vatan“ oldu

Bir iş kurup bir ev ya da traktör alacak kadar para biriktirip geri döneceklerdi, ‘ömürlük misafir’ oldular. Nebil Özgentürk bu kez; bundan 57 yıl önce Frankfurt’tan Berlin’e, Köln’den Düsseldorf’a, bir ‘umut yolcusu’ olarak varanların hikâyelerini aktarıyor.

Hürriyet Gazetesi Özgentürk’le yeni belgeseli ‘Almanya’ya Göçün Hatıra Defteri’ni konuşan Güliz Arslan dikkat çeken detaylar neydi?

Almanya`ya göç eden Türklerin hikâyesi neden ilginizi çekti?

– Aslında tamamen tesadüf diyebiliriz! İki yıl önce sevgili Tarık Akan ve Rutkay Aziz’in de olduğu bir sanatçı grubuyla Köln’de Nâzım Hikmet’i anma etkinliğine davet edilmiştik. Sivil toplum çalışmalarıyla tanınan Günay Bey (Çapan), anma toplantısının kokteylinde bir grup üniversite öğrencisiyle tanıştırmıştı beni. Tanıştığım genç arkadaşların babaları, hatta dedeleri Almanya’ya gelen ilk kuşaktandı. “Bizim kuşak ilk gelenlerin hikâyesini pek bilmiyor. Bir belgesel yapsanız…” diye hoş bir öneriyle geldiler. Açıkçası çok ilgimi çekti. Abim (Ramazan Özgentürk), 1969’da öğrenci olarak Münster’e gitmişti. İlk kuşaktan, işçi bir akrabamın himayesinde okumuştu Almanya’da. Ben, liseye geldiğimde, Almanya’da mühendislik yapmaya başlayan abim, bir yaz tatilinde bana fotoğraf makinesi getirmişti armağan olarak. Hiç unutmuyorum Porst marka… O makineyle fotoğrafa, ardından gazeteciliğe ve yazıya, derken belgeselciliğe uzandım. Ve hayata bak ki 40 yıl önce, Almanya’dan gelen makineyle başladığım meslek serüvenimde, 2018’in bir hafta sonu “Abimin öyküsünü de kapsayan üç milyonu aşkın göçmenin hikâyesini anlattım. Bizim ve onların hikâyesini!

İlk kafilenin Almanya’ya gitmesinin üzerinden 57 yıl geçti. Bu sürede neler değişti, neler aynı kaldı? Almanya, Türkler için ‘acı vatan’ olmaktan çıktı mı örneğin? Ya da Almanların Türklere bakışı gözle görülür oranda değişti mi? Yoksa yıllar geçse de değişmeyen önyargılar var mı?

– Çok şeyler değişti tabii, değişmeyenler de var. Ne yazık ki ilk kuşaklar, 70’li yılların sonuna kadar olan hayat gailesi içine düşenler çok çile, çok yabancılık çekti. Çok ağır işlerde çalıştılar, Günter Wallraff’ın ‘En Alttakiler’ kitabına konu oldular! Varlıklarını gösteremediler. Biriktirdiklerini kaptıranlar oldu. Ancak onların çocuklarıysa şimdi zirveye çıkabiliyorlar. Şimdiki kuşak özgüvenli, eğitimli, örgütlü ve hakkını arayacak nitelikte.

 

Eskiden ‘acı vatan’dı, şimdi ‘ikinci vatan’
Gurbetçiler tren istasyonunda…

2018 Türkiye’sini yakından takip ediyorlar

Bu belgesel için Almanya’ya göç eden Türklerle uzun bir mesai yapmışsınız. Onların bugününe ilişkin gözlemleriniz neler? 2018 Türkiye’sine nasıl bakıyorlar? Nasıl bir ruh hali içindeler? Hayalleri neler?

– Tabii ki hâlâ büyük sıkıntı var. Hâlâ ötekileştirme derin derin yaralıyor. Sonunda dünyanın da temel sorunu olan yabancı düşmanlığı yine var. Şunu söylememiz lazım… Sonunda iki uluslu yaşamanın bir yara değil zenginlik olduğunu keşfetmek durumunda iki taraf da. Acıda da sevinçte de birleşme… İnsanlık adına, hayat adına, siyaset bir yana toplumlar adına… Hem de ortak akıl, ortak vicdanla… Almanya milyonlarca Türkiye doğumlu için geçmişte ‘acı vatan’dı belki ama şimdi ‘ikinci vatan’. ‘Bizimkiler’in Almanya macerası 57 yılı geride bıraktı. Mevlana’ya bırakırsak sözü; “Ne kadar söz varsa düne dair / Dünle beraber gitti cancağızım / Şimdi yeni bir şeyler söylemek lâzım…” 2018 Türkiye’sini yakından takip ediyorlar, her evde Türkiye TV’si, her elde internet var. Hatta bizden daha hızlı ve ilgili takip ediyorlar bile diyebilirim. Türkiye’de neye üzülüyorsak üzülüyorlar, neye seviniyorsak seviniyorlar. Kaldı ki üzüntülerimizin sevinçlerden çok daha fazla olduğunu da görüyorlar. Geri dönme, Türkiye’ye yerleşme diye bir kavram yok artık onlar için. Her ne kadar akrabalar buradaysa da Türkiye onlar için sadece tatil bölgesi! Öyle ya, en sıkıntılı olanlar dahi Türkiye’ye dönmekten söz etmiyor. Açıkçası orada kendilerini ya da çocuklarını güvende hissediyor.

Belgeselin son bölümünde Türkiye’den başka sebeplerle göç etmiş ünlü isimlere yer vermişsiniz; Ahmet Kaya, Zülfü Livaneli, Yılmaz Güney… Sebebi ekonomik ya da siyasi, ‘gitmek zorunda kalmak’ insan psikolojisi üzerinde nasıl bir etki bırakıyor?

– 70’lerde ve 80’lerde gitmek zorunda olanlar acının en katmerlisi yaşamışlar. İnternet imkanlarının olmadığı yıllar… O dönemlerde göç etmek, ölümün kıyısında dolaşmak gibi… Telefon imkanının dahi kısıtlı olduğu bu zamanlarda hasret zirveye çıkıyordu. Belgeselimizin son bölümü şu cümleyle başlıyor: Sürgünsen ya da göç etmişsen ya da mülteciysen, kimsenin umurunda değilsin! İşte, kimse seni umursamıyorsa normal bir insan tavrı göstermen mümkün mü? Elbette gösteremezsin, paramparça bir ruh hali, yalnızlık ve özgüvensizlik… Binlerce soruna binlerce zorluğa rağmen insan doğup büyüdüğü yerde kendini iyi hisseder. Gitmek zorunda kalmışsa daha da ağır basar bu hasretlik… Ama şiirdeki gibi, insan gittiği yere şehrini de götürebiliyorsa, bir hayal uğruna gidiyorsa bu o kadar ağır gelmiyor insana… Mesela, doğup büyüdüğü Mardin’i izlese de 50 yıldır ABD’de yaşayan ve oradaki laboratuvarında mutlu olan, bilim mucizelerini ancak Amerika’daki üniversitesinde yapabileceğini bilen Aziz Sancar’la, ülkesine dönmesi yasak olan, insanın psikolojisi bir olabilir mi?

Eskiden ‘acı vatan’dı, şimdi ‘ikinci vatan’Gurbetçiler tren istasyonunda

 

Çok yorgunum, beni bekleme kaptan’ın hikâyesi

Öte yandan göç birçok güzel yapıtın doğmasına vesile olmuş. Zülfü Livaneli, belgeselde ‘Karlı Kayın Ormanında’nın hikâyesini anlamış. Bunun gibi başka “Sanatçısı göç/sürgün psikolojisini bilmeseydi üretilmemiş olacaktı” diyebileceğimiz eserler neler?

– Hemen aktarayım… Bugünlerde de çok dinlenen ve Nâzım’ın şiirinden bestelenmiş ‘Çok Yorgunum’… Cem Karaca’nın hikâyesi… Cem Karaca, Selda Bağcan, Melike Demirağ ve Şanar Yurdatapan, 12 Eylül sonrası Türkiye’ye dönmemeleri halinde vatandaşlıktan çıkarılacaktı. Cem Karaca’nın suçu Almanya’daki 1 Mayıs kutlamalarına katılmaktı! Kendisine uzatılan mikrofona Almanca “Yaşasın uluslararası dayanışma” demişti. Darbe sırasında Almanya’da olan Karaca vatandaşlıktan çıkarıldı. Artık onun için de Almanya’da yaşamak bir tercih değil, sürgündü. Çeşitli işlere girdi çıktı, dükkân açtı, kaset sattı, battı… Yine de müzikten hiç kopmadı, ‘Alamancıları’ anlatan, ırkçılığı yeren şarkılar yaptı. Sürgün yarasını Nâzım Hikmet’in şiirlerini besteleyerek sarmaya çalıştı. Daha sonra Turgut Özal’la karşılaşacak, bu sayede ülkesine dönecekti. Ama geriye büyük sürgün zamanlarının tortusu, acısı kalacaktı. Bütün bu Almanya yıllarına Münih’te tanışıp hayat arkadaşlığı yaptığı Meral Karaören tanık olmuştu. Meral Karaören hem Cem Karaca’nın ruh halini hem de ‘Çok Yorgunum’un bestelenme öyküsünü şöyle anlattı bize: “Çok acı çekti. Dönmek istiyordu ama işkence görürüm korkusuyla… Annesine özlemini, oğluna özlemini çok büyük şekilde yaşadı Cem Karaca. Haksızlığa uğradığını bir türlü içine sindiremedi. Memleket hasretini gidermesi için üç-dört kez birlikte Yunanistan’a gittik. Karşıya bakarak Türkiye tarafına, ‘Çok yorgunum, beni bekleme kaptan…’ şarkısını mırıldandı. Orada besteledi. İkimiz de çok hüzünlüydük.”

Eskiden ‘acı vatan’dı, şimdi ‘ikinci vatan’
Tatil için yurda gelen gurbetçiler (1964)

Bizim Almanya’dakilerin arasında da Suriyelileri hor görenler var

Bir zamanların göç veren ülkesi Türkiye, bugün Suriye’den üç milyon insana evsahibi oldu. Misafirliği biliyoruz ama ilk defa bu kadar büyük bir kitleye evsahipliği yapıyoruz. Nasıl buluyorsunuz Türkiye’nin bu konudaki performansını? Bu sınavı verebiliyor muyuz sizce?

– Büyük sıkıntılar olduğunu herkes biliyor, herkes söylüyor Suriyeli mülteciler konusunda. Ne yazık ki onca acı çekmiş, onca zulüm görmüş ‘bizim Almanya’dakiler’ arasında dahi Almanya kentlerine gelmek durumunda olan Suriyelilere, kem gözle bakan, hor gören, ‘Çekip gitsin Almanya’dan’ diyenler çokça var. Bu durumun da belgeseli yapılmış, Alman sanat okullarında tez olarak işlenmiş. Kısacası… İnsanoğlunun geninde var ötekileştirme! Ama Suriyeli mültecilere evsahipliği konusunda Avrupalılardan daha vicdanlı olduğumuzu söyleyebilirim hiç çekinmeden. Kamplar, bütçeler ortada. Mültecilerle dayanışma toplantıları da…

 

Nâzım Hikmet’in hikâyesi de benziyordu, birleştirdik…

Belgeselin galası Köln’de yapıldı. Nâzım Hikmet’in 116’ncı doğum günü anmasıyla birlikte… Bu özel gecede; Selçuk Yöntem, Zülfü Livaneli, Rutkay Aziz, Leman Sam, Tilbe Saran, Melike Demirağ, Ferhat Livaneli vardı. Galanın hazırlıklarından da kısaca bahseder misiniz?

– Çok mutlu oldum Wuppertal’daki galadan… Nâzım’ın doğum gününe denk düşmesi de harika oldu. O da ülkesinden uzakta yitip giden bir büyük ozandı, hikâye benziyordu, birleştirdik. Köln Nâzım Hikmet Derneği Başkanı Günay Bey’le (Çapan), Nâzım Hikmet Vakfı Başkanı Rutkay Abi (Aziz), benimle birlikte evsahibiydiler zaten… Beş bin kişiye yakın kitle coşkulu biçimde katıldı etkinliğe. Hatta Alman siyasetçi ve sanatçılar, sivil toplum temsilcileri de vardı. 12 Mart Darbesi sonrasında ilk sürgün yeri Almanya olan Zülfü Livaneli’nin, ki çok yakın dostumdur, olması kaçınılmazdı. Adı, ‘Sürgün’ olan bir beste yapan bir usta… Ve sahnede şarkılar söylendi, Nâzım’a ve hasretlere dair… Melike’yi (Demirağ) ben çok istedim. O da zorunlu olarak 11 yıl Almanya’da kalmış biri… Hem hikâyesini izledi hem de şarkılar söyledi. “Şimdi İstanbul’da olmak varmış anasını satayım” dedi… O yıllardaki Münih’ten İstanbul’a hasretini dile getiren Rutkay Abi ayrıca belgeseli seslendirmişti muazzam anlatım gücüyle… Selçuk Yöntem, yılların ustalığıyla sahneyi yönetti. Günay Bey, insan üstü emek verdi ekip arkadaşlarıyla, her şeyi üstlendi. Bu arada galamızın en sürprizli kısmı da Nâzım Hikmet Türk-Alman Dostluk Ödülleri’ydi. Çok değerli üç isme ödül verildi. Ve de bu ödüller çok kısa zaman içerisinde Doç. Dr. Oylum Öktem tarafından yapıldı. Oylum Hanım da Cumhuriyet Türkiye’sinin en büyük heykeltıraşlarından babası Prof. Dr. Tankut Öktem’in sanatsal mirasını da, Nâzım sevgisini de ve heykeltıraş titizliğine de o denli zirveye çıkardı ki, ‘Rüzgara Karşı Yürüyen Adam’ ancak bu kadar anlamlı anlatılabilirdi. Fakat şunu söylemek isterim, İstanbul’dan yüzlerce kilometre uzaklıktaki bir ülkeye dair belgesel yapmak da, o belgeselin galasının hazırlıklarını yapmak da çok zormuş. Ama mutluyum, mutluyuz, yorulsak da gam yemeyiz gayrı…

Eskiden ‘acı vatan’dı, şimdi ‘ikinci vatan’
Başvuru için bekleyen Türkler (1972)

Belgeselden hikâyeler…

Belgeselde çok ilginç hikâyeler, ayrıntılar var. Birkaçına kısaca değinir misiniz?

* Beni çok etkileyen hikâyelerden birini Özcan Mutlu anlattı. Berlin’de dolaşırken bir anıtın önünde durduk. Anıtta “Bu anıt, nehre düşen bir Anadolulu bir çocuğun anısına yapılmıştır.” Hikâyesini öğrendikten sonra anıtın önünde durup dakikalarca gözyaşı döktüm. Soğuk Savaş döneminde nehrin bir tarafı Türklerin yoğun olarak yaşadığı Kreuzberg, karşı taraf; Doğu Berlin. Nehrin güvenliğini Doğu Alman askerleri sağlıyor. Bir gün Batı Berlinli bir Türk çocuğu oyun oynarken nehre yuvarlanıyor. Çocuğu kurtaramıyorlar çünkü nehir Doğu Almanya’ya ait. Biri nehre girse kuleden ‘Vur!’ emri çıkar. Bu nedenle çocuk boğuluyor.

Eskiden ‘acı vatan’dı, şimdi ‘ikinci vatan’
Nebil Özgentürk ve Özcan Mutlu

* Bir başka çarpıcı hikâye de Osman Kalın’ın hikâyesi… 1980’lerde camiye gidip gelirken Doğu ve Batı Berlin’i ayıran duvarın dibinde bir yeşil alan görüp “Ben buraya biraz bitki dikeyim” diyerek o alanı çitle çeviriyor, derken oraya iki katlı bir ahşap bina yapıyor. Yasal boşluk nedeniyle bir türlü yıkılamayan bu gecekondu bugünlerde Soğuk Savaş döneminin sembolü olarak ziyarete edilebiliyor.

Eskiden ‘acı vatan’dı, şimdi ‘ikinci vatan’
Nebil Özgentürk, Duvar’ın dibine gecekondu diken Osman Kalın’la…

* Prof. Dr. Onur Güntürk, dört yaşında geçirdiği çocuk felci yüzünden tekerlekli sandalyeye mahkûm kalıyor. Tedavi için Almanya’ya geliyor ama ne yazık ki tedavi başarısız oluyor. Misafir olarak geldiği ülkede tekerlekli sandalyeyle eğitim görüp profesörlüğe yükseliyor. Güvercinleri model alarak beyin araştırmaları yapıyor ve Almanya’nın Nobel’i olarak geçen Leibniz Bilim Ödülü’nü alıyor. Belgeselde onun ilhamveren yaşamöyküsünü de görüyoruz.

*  Irkçı örgüt NSU’nun cinayetine kurban giden Enver Şimşek’in kızı babasının cinayetinin adım adım işlendiği Alman yapımı sinema filminin ilk gösterimindeki duygularını anlatıyor.

* Alman Silahlı Kuvvetleri’nde yarbaylığa kadar yükselen, bir yandan da Tıp Fakültesi’ni bitiren ve NATO görevleri sırasında savaş gazilerini ameliyat ederken ‘estetik cerrahi’ye hakim olan, bugünlerde Hamburg’daki kliniğine gelmek isteyenlere ancak altı ay sonraya randevu verebilen Doktor Bülent Uğurlu’yu tanıyoruz.

* Sonra… Berlin’deki bir kilisenin cemevine dönüştürülme hikâyesi… Alman eşinden olan kızını 36 yıldır göremeyen babanın dramı… Almanya adına dünyaya açılan Fatih Akın’ın başarıları… Alman Milli takımının başarılı oyuncusu Mesut Özil… Nice başarılı oyuncular, spikerler, ressamlar… Israrla Alman kentlerini bir bir dolaşıp Karagöz-Hacıvat oynatan tiyatrocu… Daha pek çok hüzünlü, coşkulu hikâyeler…

Eskiden ‘acı vatan’dı, şimdi ‘ikinci vatan’Nâzım Hikmet Dayanışma Derneği ve Inter Doğa Başkanı Günay Çapan (solda) ve Nâzım Hikmet Vakfı Başkanı Rutkay Aziz, Wuppertal Büyükşehir Belediye Başkanı Andreas Mucke’ye ödülünü takdim ederken…

 

Relevante Artikel

Back to top button
Close