Madrid NATO toplantısı: Kim ne kazandı ve sonu nasıl gelir?

Madrid NATO toplantısı sonrası, "Türkiye bu işten ne kazandı? Yoksa siyasiler, iç siyasete yönelik oy arttırmak için şov mu yaptı " sorularına cevap arıyor. Herkesin kafası karışık.

Tecrübeli Türk emekli büyükelçi Ömer Önhon T24’de konuk yazar olarak kaleme aldığı analizinde , „Türkiye, İsveç ve Finlandiya’nın muhtıradaki hususları hakkıyla uyguladığını değerlendirirse sorun olmayacak. Ya uygulanmadığı sonucuna varırsa?“ sorusunu gündeme getirdikten  karışan kafaların aradığı cevaplara belki aydınlatacak dikkat çekici bir analiz kaleme aldı.

Emekli büyükelçi Ömer Önhon’ın analizinin dikkat çeken kısımları şöyle: 

İsveç ve Finlandiya’nın NATO’ya üyelikleriyle ilgili mesele üç ülkenin dışişleri bakanlarının imzaladıkları bir üçlü muhtırayla (Trilateral Memorandum), sürecin bu aşaması itibarıyla, giderildi ve NATO Zirve bildirisine „Finlandiya ve İsveç’i NATO üyeliği içinı davet etmeyi ve katılım protokollerini imzalamayı kararlaştırdık“ yazılabildi (8. Madde).

NATO ve birçok üye ülke yapıcı yaklaşımından dolayı Türkiye’ye teşekkür ettiler. Öte yandan, müttefikler arasında yeni bir ihtilaf doğacağı ümidini taşıyan Rusya sevinemedi.

AB üyeliği için hep şart koşulan bir ülke olan Türkiye, bu defa, şart koşan ülke oldu ve şart koşuculara kendi ilaçlarından tattırdı.

Bu genel çerçeve içinde, İsveç ve Finlandiya liderlerinin şartlar içeren bir belgeye imza atmış olmaları önemlidir.

Bu genel çerçevenin dışına çıkıp içerilere de bakmaya başlayınca başka görüntüler ve hususlar da ortaya çıkmakta. Bakalım:

– Bu muhtıra üç ülkenin imzaladığı, Meclis onayı gerektirmeyen, hukuki bağlayıcılığından ziyade siyasi bağlayıcılığı olan milletlerarası bir akittir. Resmi bir NATO belgesi değildir ama NATO Genel Sekreteri’nin gözetiminde imzalanmıştır. Genel Sekreter garantör olmasa da bir anlamda hakemdir.

– Bazı Türk yorumcular NATO Genel Sekreteri’nin Türkiye’yi sevdiğine, Cumhurbaşkanı Erdoğan‚ı saydığına vurgu yapıyorlar. Öyle mi değil mi bilemem ama Genel Sekreter Türk siyasetçinin kafa yapısını çözmüş, Türkiye’nin önemini bilen, Türkiye’nin NATO’dan uzaklaşmasının ittifakının aleyhine bir gelişme teşkil edeceğinin bilincinde olan, aklını doğru kullanabilen bir üst düzey yetkilidir. Böyle olması, hem Türkiye hem NATO ülkeleri açısından şanstır. Aklı, egosu ve önyargıları, yetkileriyle ters orantılı bir Genel Sekreterin etkileri çok olumsuz olurdu.

– Muhtıranın kendisi, diplomatik müzakere becerisinin sergilendiği, yapıcı muğlaklıkların ve kendini garantiye alan yazımların, atıfların yer aldığı bir belgedir. (Bu belgeyi müzakere eden meslekten yetişme diplomatlarımız, her türlü zorluğa mukabil, görevin kendilerine emanet edilen kısmını yine hakkıyla yerine getirmişler).

Ads by Kiosked

– Belgede iki tarafın da kendi kamuoylarına başarı olarak sunacakları unsurlar bulunmaktadır. Türkiye, en hafifinden, „şart koştuk ve kabul ettirdik, YPG ve FETÖ’yü meselenin öznesi yapıp böyle bir belgede zikrettirdik“ diyebilecek, İsveç ve Finlandiya da „aslında geri adım atmadan NATO üyeliğimizin yolunu açtık“ diyebilecekler.

– Terör örgütü tanımında tarafların görüşleri farklı. Genel çerçevede bakıldığında birçok Avrupa ülkesi ve ABD, terör örgütü olduğunu pekala bildikleri yapılanmaların terör örgütü olmadıklarını utanmadan söyleyebiliyorlar, bu örgütlere alan açıyor ve iş tutuyorlar. Türkiye ise terör kelimesini harcıalem kullanıyor. Beğenmediğimiz, mutabık olmadığımız her şeye ve herkese terörist deme alışkanlığı terör konusundaki tutumumuzu zayıflatıyor.

– Belirli terör örgütleri bazında ise; PKK ve FETÖ Türkiye açısından tartışmaya yer vermeyecek açıklıkta terör örgütleridir. YPG ise, PKK’nın Suriye’deki kolu veya şubesidir, yani PKK’dır.

ABD ve İsveç ile Finlandiya dahil birçok Avrupa ülkesine göre ise, PKK terör örgütüdür ama YPG değildir. Bu ülkelerin görüşü şudur: „YPG bazı yönleriyle PKK’dan ilham alıyor olabilir, bazı üyeleri PKK’dan etkileniyor olabilir hatta bir kaçı organik bağ içinde bile olabilir ama YPG PKK değildir, ayrı bir yapılanmadır, üstelik DAEŞ’e karşı savaşta ortağımızdır“. FETÖ ise bu ülkelerin bu anlamda radarında bile değildir.

– Türkiye ile İsveç ve Finlandiya’nın bu konudaki farklılıkları belgenin 4. ve 5. maddelerinde, hem tanımsal hem eylemsel olarak, açıkça görülmektedir. Yani İsveç ve Finlandiya’nın nedamet getirip, doğru yolu bulmuş olmaları gibi bir durum yoktur.

Buna mukabil İsveç ve Finlandiya’nın YPG/PYD ve „Türkiye’de FETÖ olarak tanımlanan organizasyon“ şeklinde atıfta bulunulan FETÖ’nün Türkiye’nin ulusal güvenliğine tehdit oluşturduğunu ve bu yapılanmalara destek vermeyeceklerini kaydetmiş olmaları dahi kayda değer bir gelişmedir. Darısı uygulamanın başına.

– Belgedeki diğer önemli bir husus, terör şüphelilerinin iadesidir. Madrid’de Muhtıranın imzalanmasının ardından Adalet Bakanı Bozdağ İsveç ve Finlandiya’da yaşayan 33 „terör örgütü üyesinin“ iadesinin talep edileceğini, daha doğrusu, talebin yineleneceğini açıkladı.

 Türkiye’nin bu yöndeki talepleri bugüne kadar nasıl karşılık buluyordu? Bulmuyordu, çünkü adıgeçen ülkeler iade taleplerini dikkate almıyor, işleme koymuyorlardı.

Şimdi ise Muhtıra’nın 8. Maddesinin 3. tiresinde ülkemizden gelen iade taleplerine bakılacağı (will address) kayıtlı. Yani İsveç ve Finlandiya artık lütfedip, verdiğimiz evraklara bakacaklar. Ama iade edeceğiz demiyorlar, bakacağız diyorlar.

Peki iade olur mu? İadeler, „Suçluların İadesine İlişkin Avrupa Sözleşmesi“ ve diğer çok taraflı ve ikili anlaşmalara göre yapılıyor. Bu vesileyle, İade sözleşmesinin birkaç maddesinin, hakkında iade talebinde bulunulan kişilerin hangi şartlarda iade edilmeyeceklerine dair olduğunu hatırlamak yararlı olur. Yani bu anlaşmada, iade etmek istemeyene gerekçe çok. Finlandiya ve İsveç Dışişleri Bakanları da muhtelif beyanlarında iade işleminin öyle kolay olmayacağını kendi üsluplarıyla dile getirdiler. Kısacası, bu iki ülke, iade talebine konu olan dosyayı artık inceleyebilirler ama iade hükmü çıkması çok güç gibi geliyor.

– Yorumu içinde olan bir saptama: İsveç ve Finlandiya’nın muhtırada olmasını kabul ettikleri hususlarda ve daha da ötesinde, başta ABD olmak üzere Almanya, Hollanda, Yunanistan, Fransa ve diğer birçok müttefikle sıkıntılarımız var.

– Muhtıradaki diğer hususlar:

7. Maddede „artık ambargo yok“ denilmiş. (Evet, iyi bir şey, ama zaten bu ülkelerden alamadığımız ve alternatif kaynaklardan tedarik edemeyeceğimiz bir şey de yok diye biliyorum).

8. Maddenin son tiresinde Daimi Yapılandırılmış İşbirliği (PESCO) dahil, AB’nin Müşterek Güvenlik ve Savunma Politikaları kapsamındaki çalışmalarda Türkiye’ye destek verileceği kayıtlı (Ama bu konuda başta Yunanistan, GKRY, Fransa gibi Türkiye’ye engel çıkarmaya yeminli o kadar çok ülke var ki, bu iki ülkenin verebilecekleri desteğin önemi kalmıyor).

Her halükârda, pratikteki yararı tartışılabilir olsa da, bu hususlar, müzakere kazanımlarıdır.

9. Maddede bahse konu daimi ortak mekanizma ise, meseleyi taze tutma ve gelişmeleri izlemek bakımından yararlı bir işlev görebilir.

– Konunun ABD ve Biden boyutu da var. Türkiye ile ABD arasında pek çok sorun bulunmaktadır (F 35 projesinden tard edilme, F-16 ve modernizasyon kitleri alınması, CAATSA yaptırımları, FETÖbaşının iade edilmemesi, Halkbank davası vs vs vs), Bu ülkeyle ilişkiler bir türlü yoluna giremiyor. ABD Başkanı Biden’ın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı telefonla araması ve sonra toplantı marjında ikili görüşme yapmaları bu anlaşma paketinin bir parçasıdır demeyeceğim ama Türkiye’nin kararında belli bir etkisi olmuştur diye düşünüyorum.

Peki, Türkiye’nin Isveç ve Finlandiya’nın üyelikleriyle ilgili olumlu tutumu ABD’yle ikili ilişkilerdeki sorunları da çözer mi? Çözmez.

ABD’nin Suriye’nin kuzeyine yapılabilecek bir harekata destek vermesi sonucunu doğurur mu? Doğurmaz.

O meselelerin dinamikleri farklı.

Ancak, Türkiye’nin zayıflatılmasının NATO’nun zayıflatılması anlamına geldiğini ABD sonunda galiba idrak edebildi. Biden F 16 konusunda Kongre nezdinde yardımcı olmaya çalışacağını söylemiş. Bu söylediğini laf ola söylemediğini veya ABD’ye dönene kadar unutmayacağını ümit edelim.

– Üçlü muhtıranın en önemli unsuru tabi ki uygulama. Anlaşmalar uygulanabildikleri oranda anlam taşır. İsveç ve Finlandiya’nın üyelik süreci bu iki ülkenin katılım belgelerinin Türkiye dahil NATO’nun 30 ülkesinin parlamentolarında onaylandıktan sonra tamamlanacak ve bu iki ülke ancak o zaman üye olabilecekler.

Yani, bugünden o güne kadar olan süre Türkiye’ye muhtıranın uygulanıp uygulanmadığını izleme süresi vermektedir. (Gerekli gereksiz birçok vesileyle dile getirilen) „Türkiye bitti demeden bitmez“ lafı, bu konu özelinde geçerli.

Türkiye, İsveç ve Finlandiya’nın muhtıradaki hususları hakkıyla uyguladığını değerlendirirse sorun olmayacak. Ya uygulanmadığı sonucuna varırsa? Bu durumda, TBMM onay işlemini yapmaz ve iki ülkenin üyelikleri gerçekleşemez. Peki Türkiye bu yola gidebilir mi? Tabii gidebilir. Ama gidip gitmeyeceği ayrıca değerlendirilmesi gereken bir husustur. Türkiye bu noktaya gelirse, her boyutuyla eksisini artısını tartar, fayda/zarar hesabını yapar ve ona göre kararını verir.

Son bir husus; malum, yakın zamanda Cumhurbaşkanlığı seçimi ve genel seçim var. O seçimlerin sonuçlarına göre, yukarıda değindiğim kararı vermesi gereken karar verici bugünkü karar verici olmayabilir. Dolayısıyla, konu hakkında muhalefet partilerinin de ne düşündüklerini duymak, görüşlerini bilmek iyi olur diye düşünüyorum. Ama Türkiye’de yıllardır maruz kaldığımız, bıktığımız ve istemediğimiz popülizm ve siyasi retorik dışında, ciddi düşüncelerini.

Relevante Artikel

Schaltfläche "Zurück zum Anfang"
Cookie Consent mit Real Cookie Banner