“SULTAN HAKKINDA PEŞİN HÜKÜMLÜ OLMAYALIM!”

ÜNLÜ MACAR GEZGİN VAMBERY SULTAN ABDÜLHAMİD HAKKINDA Kİ AÇIK KANAATİNİ AVUSTURYA'NIN WIENER TAGBLATT ADLI GAZETESIN'NIN 24.10.1890 TARİHLİ SAYISINDA ANLATIYOR : "SULTAN HAKKINDA PEŞİN HÜKÜMLÜ OLMAYALIM."

24.10.1890 tarihli Neues Wiener Tagblatt (Tages-Ausgabe) Gazetesinin, s. 1 de çıkan “Vom Sultan ohne Vorurteil” başlıklı makale İsmail Tosun Saral tarafından Türkçeye çevrilmiş ve Türk Macar Dostluk Derneği aylık toplantısında 2019 yılında konferans olarak sunulmuştur.

“Vom Sultan ohne Vorurteil!”/ Sultan hakkında peşin hükümlü olmayalım.

Wiener Tagblatt (Tages-Ausgabe), 24.10.1890, Karikatür aşağıda Almanca’dan Türkçe diline çevrilen metin içinde yayınlamıştır.

Türkçe tercüme 

Çocukluğumuzdan beri ve tütüncü dükkanlarının önündeki resimlerden, zat-ı şahaneyi, uzun ve sarkık sakallı, kocaman renkli sarıklı, bol mavi kaftanlı ve doğuya has kıyafetin bütün özelliklerine hav’î bir elbise giymiş biri olarak tahayyül etmeğe alışkınız. Papuçlar da bu kıyafette önemli bir role sahipti.

 

(c) “Vom Sultan ohne Vorurteil” Wiener Tagblatt (Tages-Ausgabe), 24.10.1890

Ünlü Macar gezgini Armin Vambery’nin şu andaki Sultan Abdülhamid hakkında anlattıkları nedeniyle tüm bu tahayyüllerin masal olduğu anlaşılıyor.

Profesör Vambery bu günlerde her yıl sonbaharın son günlerini geçirdiği Haliç’ten kışlık ikametgahı olan Budapeşte’ye geri döndü. Ona bir kardeş gibi davranan, itimat eden Zat-ı şahanenin hükümdarlara has yüksek konukseverliği ile karşılaştı, mütehassıs oldu. Ve büyük bir sevecenlik ve alçakgönüllülükle arkadaşlarını, gazetecileri ve tanıdıklarını evine kabul etti. Onlara hiç yorulmadan zevkle olağanüstü Yıldız Köşkü’nü anlattı ve padişahın hükümdarlara has erdemlerinden bahsetti.

Ancak, köşe yazarları, padişahın nasıl yaşadığını öğrenmek için sabırsızlanıyorlardı. Vambery şunları anlattı:
“Geçenlerde otuz sekizinci yaş gününü kutlayan II. Abdül Hamid, mütevazı ve rasyonel yaşam tarzı sayesinde son yıllarda, daha parlak bir yüz teni ve daha güçlü bir vücut kazandı. Sabah çok erken kalkar, Türk kültürüne çok yabancı olan á l’angleise İngiliz tarzında soğuk bir banyo alır, sonra bahçeye çıkarak saatlerce dolaşır.

Saat sekiz buçukta çalışma odasındadır. Türk gazeteleri ve yabancı gazetelerden tercüme edilmiş haberlerle ilgili tomarlar ve resmî evrak dosyalarından oluşan iki kağıt yığını arasına oturur. Sultan evinde en ufak bir takı takmadan iddiasız bir şekilde, Avrupa tarzında giyinir.

Diğer şark hükümdarlarının samose mücevherler takarak gösteriş yapmalarına aldırmaz. Yaz aylarında bir Orleans stili sacco, kışın daha sıcak ve kısa bir ceket Sultan’ın günlük kıyafetini oluşturur. Bütün yıl boyunca sultanın günlük proğramı aynıdır, değişmez. Çok erken kalkmak, sadece yemek ve bedensel eksersizler için kısa molalar vermek, bütün gün yatana kadar çalışmak. Onun yanında veya en azından yakınında, her işi bizzat yapan, aslâ yorulmayan sekreteri Süreyya Paşa oturur. Sultan hiçbir zaman sonuna kadar okumadığı bir belgeyi imzalamaz ve imzalaması gereken bir çok yazı vardır.

Yemeklerde masaya alkollü içki sunulmaz ve II. Abdül Hamid’nin asla bir damla şarap içmediği kesindir. Sultan Türkiye’de hiç duyulmamış yeni bir sofra adabı geliştirdi. Eğer konukları Müslüman değillerse, hatta konuklar arasında kendi tebaasından olan gayrimüslimler de varsa, o zaman Avrupa usulü şarap ikram edilir.”
Vambery, eşi ve oğlunun davet edildiği yemek masasında onlara altın tabaklarda servis yapılmasına karşın masada yanlız oturan sultana porselen tabakta yemek sunulduğunu söyledi.

“Sultan kendini dinlemek ve dinlendirmek için ata biner, kırlarda dolaşır, at arabası sürer ve avlanır. Onun ahırı hâlâ günümüzün en muhteşem ahırlarından biri. Selamlıkdan gelişlerinde arabasını çeken kendi yetiştirdiği ateşli arap atlarının muhteşemliği herkesi hayran bırakır ve onun ne kadar iyi bir at terbiyecisi olduğunu gösterir. Sadece balık avından hoşlanır. Balık avını Yıldız Köşkünün bahçesindeki büyük havuz kerarında kurulu küçük buhar ısıtmalı kulube içinde yapar. Zat-ı Şahane, sayısız ama hiç muhteşem olmayan imkânlarıyla kullanımına tahsis edilmiş olan Yıldız köşkünden sadece camiye gitmek için dışarı çıkmaktadır.

Kendisini hükümdarlık görevine ve yoğun devlet işlerine adadığından Abdülhamid mekan değiştirmekten, Hükümdarlık vasıflarından bahsedilmesinden hoşlanmaz ve eğer belli bir tarihi hatırlayamıyorsa, “Oraya gittiğimde” diyerek geçiştirir.

Sultan Avrupa’yı gayet iyi tanımaktadır. Amcası Sultan Abdülaziz’in refakatinde Avrupa’yı tanıma fırsatı yakalamıştır. O geziden beri, o zamanki şehzade Abdul Hamid, Habsburg ailesine ve bütün Avusturya’ya hep müteşekkir kalmıştır.[Sultan Aziz refakatinde geldiği] Viyana’da hastalandı ve sadece Kaiser her gün kişisel doktorunu göndermekle kalmadı, neredeyse hanedan mensuplarının hepsi her gün onun sağlık durumu ile ilgilendiler. Bu ilgi onun çok hoşuna gitti. Bu konu ile ilgili olarak “Avusturya ile yakınlık kurmak ve karşılıklı nezaket kavramlarını sıklaştırmakdan başka elimden başka bir şey gelmiyor “ dedi.

Sultan Abdülhamid ile Profösör Vambery’nin tanışıklı yeni değildir, eskiye dayanır. Rıfat Paşa’nın köşkünde öğretmenlik yapan eski derviş Vambery, Sultan Abdül Mecid’in kızı ve Ali Galip Paşa’nın refikası Fatma Sultan’a Fransızca dersi vermek için görevlendirildi. Tabii ki, bir paravanın arkasındaki öğretmenin dersini dinlediği için Vambery öğrencisinin yüzünü asla göremedi. On altı yaşındaki şehzade Hamid Efendi bu derslerde sıklıkla yer aldı. Onun dost canlısı ve ağırbaşlı kişiliği Vambery’nin o zamanlar bile dikkatini çekti. Otuz yıl sonra geleceğin Zat-ı Şahanesi ile aralarında gerçek bir güven ilişkisi oluştu.

Vambery anlatmağa devam ediyor: “Sultan çocuklarına çok özenli bir eğitim verdirmiştir.
Kızı Naime Sultan’n Piyano çalma da ilerlemesi önu özellikle memnun etmektedir. Artık harem bu hükümdarın hayatında bütün anlamını yitirdi.Açıkçası, Türkiye’de çok eşlilik uzun zamandır devlet veya sosyal kurum olmaktan çıkmıştır. Dört kadın sultan için hakdır. Ama o aslında aile hayatında sadece bir kadına ilgi duyuyor. Ve Sultan’ın refikasına ne kadar hassas duygularla bağlı olduğu yakınlarda yaşanan bir olayla belli oldu. Sultan refikasının acı çektiği sıkıntı dolu saatlerde, günlerce kendisini hırpaladı, üzüntülere gark oldu. İslam âdetinin sadık bir takipçisi olan Zat-ı Şahane, çeşitli vesilelerle size suratlarını bile görmediğiniz köle kızlar hediye edebilir. Hükümet konusunda ciddi düşünceler, ağır yönetim kaygıları ile uğraşan Sultan ile biz Avrupalılarda mevcut Odalıklar ile çevrili olduğu şeklindeki geleneksel imaj bir arada bağdaşmaz. “

Ayrıca, keskin gerçeklik genel kanaatla çelişiyor. Hükümdarlık görevlerini bu kadar ciddiye alan bu sultanın, şimdi olduğu gibi danışmanlarından bağımsız hareket edebilmek için, hangi esaslı çalışmaları yaptığını düşünmek gerekir.

Oryantal bir şehzade olarak, çok az tahsil gördü ve bilgisindeki boşlukların, ancak tahta geçtikten sonra şuuruna vardı. Ancak o zaman Kızlar Ağası’nın onu inandırmak istediğinin aksine Padişah’ın tüm sultanların sultanı olmadığını, her taraftan güçlü düşmanlarla kuşatılmış olduğunu öğrendi.

Daha önce hiçbir şarklı şehzadenin yaşamadığı bu tecrübe ona, bir dereceye kadar uyguladığı, kendine hâkim olmayı öğretti. Avrupa’ya savaş açmakla kaç kere karşı karşıya geldi. Ama hep bir Arap ata sözü olan “Barış en iyi yargıç” demiş ve peygamberin cihat bayrağını açmadan önce her adaletsizliği hoş görmüştür. II. Abdülhamit dindar bir Müslümandı. Mollalar ve şeyhleri etrafında toplar onlara lütuflar dağıtırdı.

Ancak, yalnızca Müslüman tebaaya sahip olmadığının idraki içindeydi. Zaman zaman Rum ve Ermeni patriklerine de değerli hediyeler gönderiyordu. Bu aydın hükümdara yönelik Hıristiyan düşmanı olduğu hususu gerçek değildir. Onun özel hekimi Mavrogeni ve Maliye nazırı Agop Paşa hiristiyandır.

O koyu ve mutaassıp bir Müslüman değildi. Örneğin Güzel Sanatları destekledi. Bunun için İstanbul’da bir tesis açtı. Bu tesisde Müslüman tebaası tarafından yapılmış yağlıboya resimleri ziyaretçilerine göstermekten gurur duyuyor. Yine Onun tarafından tesis edilmiş müzede eski çağlara ait heykeller görebilirsiniz. Kur’ana göre heykele bakmanın cezası ölümdür.
Kutsal Kur’an’da kadın eğitimi hususunda bir ay

et bulunmamakla beraber, Türkiye’de kadın eğitiminin temelini attığı bilinmektedir. Carî politika meselelerine ek olarak Padişahın asıl sıkıntısı anayasa kurumlarının gelecekte yürürlüğe girmesidir.

Abdul Hamid bunu yapmak zorunda olduğunu düşünüyor, ancak önkoşulların var olduğuna inanmıyor. Bu nedenle Vambery’e şöyle dedi: “Avrupa’da, zemin yüzyıllık liberal kurumlar tarafından hazırlandı. Şimdi gelip benden bu Batı tarzını, Asyalı yaşam tarzının hüküm sürdüğü acılı topraklarda uygulamamı istiyorsunuz. Bırakınız önce dikenleri ve taşları temizleyeyim. Bırakınız zemini ıslah edeyim. Bizde yağmuz az yağar, sulamayı sağlayayım. Böylelikle buralarda yeni bitkiler yetiştirebiliriz. Bana inannınız.Bizim memleket kalkınırsa kimse benden daha mutlu olamaz.”

Günlük giyiminde olduğu gibi, sultanın kıyafeti bakanlar, diplomatlar ve yabancı asillerle birlikte olduğu anlarda bile olağanüstü bir sadelik içindedir. Başta Fransızca olmak üzere birçok Avrupa dilini iyice öğrenmiş olmasına rağmen, yabancılarla tercüman aracılığıyla konuşmayı tercih ediyor. Çünkü hata yapmaktan hoşlanmıyor. Ayrıca, saray görgü kuralları Zat-ı Şahane’ye dilsel hatalar yapmasına da izin vermiyor. Profösör Vambery ile yaptığı sohbetlerde olduğu gibi tebaası olmayan biri veya bir Avrupalı ile kendi ana dilinde konuşabildiği zaman çok mutlu oluyor.

Vambery’i onurlandırmak için nezaket ve ilgiyi o kadar ileri götürdü ki askerî mızıkaya Macar melodileri çaldırttı. Böylelikle otuzbir yıl önce basit bir “Topal Hoca” olarak tanıdığı misafirine akşam yemeği sırasında vatanını hatırlattı. Bu özelliklere göre, II.Abdul Hamid’e yakıştırılan “Önyargısız Sultan” sıfatının kullanmasına gerek kalmayacak.

Kaynak:
Neues Wiener Tagblatt (Tages-Ausgabe) – 24.10.1890, s. 1 vom Sultan ohne Vorurtheil.

Başkâtip Ahmet Süreyya Paşa (İstanbul, 1845-İstanbul, 1894), Darül Maarif’te okudu. Şûrayı Devlette göreve başladı. Sonra Nafıa Mektupcusu görevine getirildi. Mabeyn İkinci Kâtipliği yaptı ve Vergi Emini olarak atandı. Çok temiz giyinen, çok ölçülü hareketleri olan ve herkesle iyi geçinen bir kişiydi. Padişah bile bir süre sonra başkâtibiyle konuşurken oturduğu yerden konuşma âdetini bir yana bıraktı ve hep ayağa kalktı. Süreyya Paşa çok düzgün bir adamdı. Kendi işi dışında hiçbir işle ilgilenmezdi. Odasında dedikodu yapılmasına hiçbir zaman izin vermedi. Yazısı ve yazılarındakiifade tarzı çok düzgündü. İşini çok iyi yapardı ve konularına çok hâkimdi. Sabah işe çok erken gelir, gece yarılarına kadar çalışırdı. Bu hareketsiz çalışma ortamından dolayı oldukça kilo almıştı. 1885 yılı eylül ayında Gazi Osman Paşa’nın damadı Ali Rıza Paşa’dan devraldığı görevini dokuz yıl boyunca yürüttü. 24 Kasım 1894 günü kalp krizi geçirip vefat etti. Zehirlendiği gibi ivayetler bir süre konuşuldu. Sarayda en güçlü kişiydi. İtibarı çok yüksekti. Kuraldışı hiçbir şeyi kabuletmez ve izin vermezdi. Dönemindeki bütün yazışmaları o kaleme aldı. (Turan Akıncı, Sürgün, II. Abdülhamid’in Yıldız Sarayı Yılları ve Selanik Sürgünü, Remzi Kitapevi, 2018,s. 52

“Tek kötü alışkanlığı gün boyu elinden düşürmediği sigara ve kahvedir. Zaman zaman küçük bir kadeh konyak içer.”François Georgeon, Sultan Abdülhamid, Çeviren: Ali Berktay, homerkitapevi, İstanbul, 2006, s. 161
Rum Spiridon (Esperyorun) Mavroyeni Paşa, (İstanbul, 1817- İstanbul, 1902) Osmanlı padişahı II. Abdülhamit’in özel hekimi, Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane hocası, Cemiyet-i Tıbbiye-i Şahane başkanı ve Meclis-i Ayan üyesiydi. Spiridon Mavroyeni 1835-45 yılları arasında Viyana’da tıp öğrenimi gördü.

Agop Kazazyan Paşa , (Hagop Kazazian), (İstanbul, 1831-İstanbul, 1891) II. Sultan Abdülhamid döneminde Maliye Bakanı ve Özel Hazine Bakanı olarak görev yapan Ermeni kökenli bir üst düzey Osmanlı devlet adamı.
Güzel sanatlar, güzellik ve zevkle ilgilenen sanatlar için kullanılan bir ifadedir. Resim, heykel, mimarlık, müzik ve şiirden oluşan beş başlıca sanat alanını kapsar. Abdülhamid Sanayi- i Nefise Mektebi’ni kurmuştur.
Osmanlı aydınlanmasının bir eseri olarak Sultan Abdülaziz devrinde 1869 yılında kurulan Müze-i Hümayun Sultan Abdülhamid tarafından yeni binalar yaptırılarak genişletildi. Bu büyük müzenin başına 1881 yılında Sadrazamlardan Sakızlı İbrahim Ethem Paşa’nın oğlu arkeolog, müzeci, ressam Osman Hamdi Bey ( İstanbul, 1842-İstanbul, 24.2.1910) getirildi.

Aslında her üç semavî dinin buyruğu aynıdır. “tapınmak için put yapmayacaksın”. “Kendin için oyma put, yukarda göklerde olanın ya da yerin altında sularda olanın asla suretini yapmayacaksın; onlara eğilmeyecek, onlara ibadet etmeyeceksin” (İncil: Çıkış20:4-6)

Relevante Artikel

Back to top button
Close