Budin Gözcüsü Gül Baba, Viyana Gözcüsü Çerkez Dayı

Bilindiği gibi Orta Çağdan beri bütün Avrupa’da ve tabii ki Viyana’da da evlerin, iş yerlerinin önünde üzerlerinde çeşitli şekiller bulunan tabelalar asılı olur. Belki de tüm bu Viyana ev tabelalarının en iyi bilineni, Heidenschuss’daki dört nala koşan bir at üzerinde ok ve yayla silahlanmış bir atlı figürüdür. Bu figürün bir Pagan, Hun, Macar, Türk olduğu ileri sürülür. Viyanalı tarihçi Richard Müller bir Türkü değil bir Saracen'i (Kuzey Afrikalı Müslüman) temsil ettiğini bile ileri sürmüştü

Hazırlayan: İsmail Tosun Saral

Bilindiği gibi Orta Çağdan beri bütün Avrupa’da ve tabii ki Viyana’da da evlerin, iş yerlerinin önünde üzerlerinde çeşitli şekiller bulunan tabelalar asılı olur. Belki de tüm bu Viyana ev tabelalarının en iyi bilineni, Heidenschuss’daki dört nala koşan bir at üzerinde ok ve yayla silahlanmış bir atlı figürüdür. Bu figürün bir Pagan, Hun, Macar, Türk olduğu ileri sürülür. Viyanalı tarihçi Richard Müller bir Türkü değil bir Saracen’i (Kuzey Afrikalı Müslüman) temsil ettiğini bile ileri sürmüştür.
Bu figürün hikayesi 14. Ve 15. Yüzyıllara kadar uzanır, Viyana’nın Birinci ve İkinci Türk kuşatmalarına kadar gelir. Bu gün “Dört nala koşan bir at üzerinde ok ve yayla silahlanmış atlı” figürü kaybolmuş ve yerini “Dört nala koşan bir at üzerinde pala sallayan bir Türk sipahisinin ” heykelciği almıştır.
Bu heykel Viyana’nın Heidenschluss Meydanını ile Strauchgasse’nin kesiştiği 1 numaralı Montenuovo Sarayı olarak bilinen binanın birinci katında bulunmaktadır.

Heykelciğin hemen altında Gotik harflerle “Heiden-Schuß” yazar. Heiden, Pagan, herhangi bir dine inanmayan, Hun, ve hatta Türk yerine kullanılır. Schuss ise ; atım, atış, ok atışı, endaht, top atışı, silah atışı, patlama demektir. Yoldan geçen pek çok kişi, Heidenschuß’taki Montenuovo Sarayı duvarında palasını sallayan bu Türk figürü görürler ve altında „Heiden-Schuß“ yazısını okurlar ve kendi kendilerine başlarını sallayarak “Bu yaman pagan nereye ateş ediyor” diye sorarlar.

Ama hayretleri devam eder pala ile nasıl ateş edilirmiş diye düşünürler. Sonra islam inancına göre “Eğer Allah isterse süpürge bile ateş eder” belki mümkündür derler, geçip giderler.

Bu tür düşünceler, o figürün önünden her geçişte ister istemez her mantıklı düşünen Viyanalının aklına gelmektedir. Ama işin aslına bakarsanız Türk heykelciğinin traşcısı eserini aslında elinde bir yay taşıyan bir atlı olarak timsal etmişti. Geçmiş yıllarda bir aksilik olmuş ve yayı tutan el kırılıp ve kaybolmuştu.

Montenuovo Sarayı 1883 yılında retore edildiğinde, Türk elini yeniden kazandı ama eline yay yerine, mantıklı düşünenleri öfkelendiren bir pala tutuşturuldu. Bir başka görüşe göre original “Ok Atan Türk “ heykeli Rathaus müzesinde bulunmaktadır. Bu gün Montenuova Sarayı üzerinde görülen ise bir kopyasıdır.

Söz konusı binanın duvarında “Viyana 1. Bölge Strauch Gasse sokağının bulunduğu yerde 1456 yılına kadar Graben denilen yerden gelen ve Tuna’ya karışan bir çay akardı.“ yazan bir levha daha vardır. Bu çayın Alser çayı olduğu söylenir.

Montenuovo Sarayı Avusturyalı soylu Süvari Generali Wilhelm Albrecht Fürst von Montenuovo tarafından 1848 yılında yapılmaya başlanmış, 1854 yılında tamamlanmıştır. Kont Montenuova sadece bir asker olmayıp kendisi de sanatkâr olan güzel sanatlara ve ilme düşkün bir kişi idi. Bu nedenle saraya büyük para harcadı. Sarayın inşaatını 73 yaşında olan Johann Engel üstlendi. Sarayı süsleyen heykelleri ise heykeltraş Anton Rücker yaptı. Onun 19.4.1861 de ölümü üzerine 56.037 Florine mal olan heykeller Kissling & Comp. Firması tarafından tamamlandı. Ayrıca Heykeltraş Fernhorn’un yaptığı atlı Aziz Georg heykeli de çeşme süsü olarak sarayın avlusuna yerleştirildi. Heykeltraş Fernhorn 1526 dan beri halk dilinde anlatılan Okçu Türk figürü yerine bu gün mevcut olan kaçan atı üstünde pala sallayan Türk heykelciğini kimseden talimat almadan yaparak eski anıyı ebedileştirmek istemiştir. 3 Eylül 1853 tarihli Illustrirte Zeitung Gazetesininin 3. sayfasında yer alan yazı sayesinde Heykelciğin ne zaman yapıldığına dair sarih bilgiye ulaşılmıştır.

Viyana’daki büyük konut sorunu nedeniyle büyük bir devletin elçisi Jägerzeile’de zorlukla bulunan bir evle idare etmek zorunda kalırken eski sefir Arif Efendi’den görevi devralarak 28.8.1856 günü itimatnamesini sunan Türk Elçisi Kont Kalimachi Strauchgasse’deki Montenuovo Sarayı’nı kiraladı. Bu durum talihin garip bir cilvesi olarak kabul edildi. Sarayın Freyung yönüne bakan köşesindeki eli palalı Türk şimdi Hilâl temsilcisinin rezidansının önünde nöbet tutuyor diye latife konusu oldu.

Aradan 17 yıl geçiyor. 1873 yılında Viyana sokaklarını gezen ve mevcut tarihî binalar ve mekanlar hakkında yazılar yazan Julius Rodenberg Heidenschuss’daki Türk’ü yerinde bulamıyor:

“Beni Strauchgasse’ye çeken şey eski bir evdi. Keşke aradığım o ev yerinde olsaydı. Arkadaşım Schimer eski Viyana evleri hakkında çok ilginç bir tarih kitabı yazmıştı. Bu kitabı Franciskaner Meydanı yakınlarında bir kitapçıda buldum. Schimmer bu evi çok net bir şekilde anlatıyor. Ne var ki ben tam 200 yıl sonra geldim. Eskiden bu eve “zum Heidenschuss” veya “wo der Heiden scheusst” denirdi. Şimdi Montenuovo Sarayı deniyor. Binada Anglo-Austrian Bankası, bir kahvehane, çeşitli dükkanlar faaliyet gösteriyor ve avluda güzel bir çeşme var. Yeni binanın bir köşesinde yeniden dikileceği söylense de, at sırtında güçlü bir şekilde pala sallayan bir Türkü temsil eden eski sembolü ne yazık ki bulamadım. Ama Anglo-Avusturya Bankası, Türkü göze çarpan şekilde yeniden dikebilir mi? Bilmiyorum; ben sadece bu yaşlı Türk’ün Heidenschuss’a adını verdiğini biliyorum ve bu bir gerçektir.”

Ancak, 1789 yılı Ekim ayı başında Avusturyalıların Belgrad kalesini Türklerden almaları nedeniyle şair Blumairer’in yazdığı 14 mısralık „Das Lied von Belgrad“ (Belgrad Türküsü) nün 5. mısrasında yer alan dörtlükten heykelciğin 1789 dan önce var olduğu anlaşılmaktadır.
“Bu gün neşe dolu sedalar duyulmuyor
Her yerde keder ve azap var.
Kapalı bütün kapılar
Heidenschus’daki Türk
Tek başına yas tutuyor”

Heidenschusslu Türk çeşitli etkinliklere de mekan olmuştur. 1789’da zafer çoşkusu içinde olan Viyanalılar Heidenschusslu Türkün üzüntüsüne iştirak etmek için siyah çelenk bırakıyorlar. Ayrıca bu heykel’in 1’nci Viyana kuşatması sırasında bir yolunu bulup atı ile Viyana içlerine kadar vuruşa vuruşa gelen bir kahraman olduğu bilindiği için 1848 Macar İhtilalinde Viyanalı Macarlar üç renkli Macar Bayrağını bu kahramanın heykeline asarak Avusturya egemenliğini protesto etmişlerdir.

 

Montenuova Sarayı duvarında bulunan atlı Türk heykelciği ile ilgili ilk ve tek bilgiye Evliya Çelebi Seyahatnamesinde rastlıyoruz. Evliya Çelebi bu yiğiti Çerkez Dayı olarak adlandımıştır. Türk Dil Kurumu sözcüğüne göre Dayı, annenin erkek kardeşi, Osmanlı Devleti’nde Tunus, Cezayir ve Trablusgarp’ta seçimle başa getirilen yönetici, kabadayı, kayırıcı, cesur, yiğit, yaşlı erkeklere söylenen bir hitap şekli, düşündüğünü çekinmeden, açıkça söyleyen, bulunduğu toplulukta yetki sahibi olan kişi demektir.

Evliya Çelebi Viyana’ya Büyükelçi olarak gönderilen Kara Mehmet Paşa refakatindedir, Sefaret Heyeti 8.6.1664 günü mehter eşliğinde alay ve merasimle Viyana’ya girer. Viyana’da uzun aylar boyunca kalırlar. Bu süre zarfında Viyana’yı gezen Evliya Çelebi gördüklerini, duyduklarını yazar.

Bilindiği gibi Budin’de medfun olan Bektaşî Dervişi Gül Baba hakkında ilk bilgiyi veren de Evliya Çelebi’dir. Ünlü tarihçiler olan Naîmâ, Pecevî, Celâlzade Gül Baba’nın kişiliğinden bahsetmemekle beraber Budin’de “Gül Baba” isimli bir yer olduğunu yazmışlardır. Bu tarihçiler Evliya Çelebi’nin Çerkes Dayı hakkında anlattığına da Tarihlerinde yer vermemişlerdir. Bu nedenle Çerkez Dayı bir efsane olarak kalmış, Evliya’dan başka hiçbir Türk tarihçisinin kitabında konu olmamış, ancak, bu gün kadar birçok Avusturyalı araştırmacıyı meşgul etmiştir. Buna karşılık Çerkes Dayı konusunda yurdumuzda derin bir araştırma da yapılmamıştır. Ayrıca, Viyana’nın bir sembolü olarak kabul edilen Çerkes Dayı heykelciği ve heykelin bulunduğu Heidenschuss Meydanı Türk tur operatörlerinin gezi proğramında yer almamakta, Viyana’ya gelen Türk turistleri bu ata yadiğarı olayın geçtiği yeri görmekten ve öğrenmekten mahrum kalmaktadırlar.
Seyahatname’de Çerkes Dayı hikayesi “Uğursuz Alman’ın Pâyıtahtı ve Engerüs (Macar) Kralı Çezar ve İmparator’un Mülkü, yâni Sağlam Sur Olan Kızılelma Seddi Haşin Beç (Viyana) kalesinin yapısı ve özellikleri ” başlıklı bölümde anlatılmaktadır.
“ Hicretten sonra 935 (1529) tarihinde, o uğursuz senede Süleymân Han bu Beç kalesine gelip Sinan Paşa, Rüstem Paşa ve makbûl iken maktûl olan İbrahim Paşa kullarında lağımlar atılıp her taraftan yürüyüşler olup Çerkes Meydanına kadar kâfirleri kıra kura kılıç vururlar, kale bedenlerinde ezanlar okurlar ve hisar içinde sayısız ganimet malları alırlar. Allahın hikmeti yürüyüşte askerin gerisi işlemeyip biraz gecikince kale içine giren gâzîlerden Dayı Çerkes namında bir şehbâz dilâver cenk etmekte iken atını ve kendisini kâfirler kurşunla vurup şehit ederler. Hâlâ Beç Kalesi içinde Çerkes Meydanında Çerkes Gâzî bir kemer altında atıyla vücudu iskelet olmuş durur, daha çürümemiştir.
Cümle şehr içre on aded yerde bâzâr mey¬dân¬ları vardır. Evvelâ Yemiş Bâzârı Meydânı ve Ekmek Meydânı ve Unkapanı Meydânı ve Çerkes Meydânı.
Süleyman Han zamanında bir Çerkez yiğidi o mahalle gelince at koyup kafirleri kıra kıra kendisi de şehit olmuştu. Hâlâ bir kemer altında o Çerkes yiğidi kendisini hekimler muğlâb ile nam için mumyalayıp tunç gibi tüm silahıyla, zırh, zereh-külahı, okluk ve esvabıyla ve başında şıpırtma kalpağıyla atı üzerinde durur. Atı da muğlâbla mumya olup durur. Onun için Çerkes Meydanı derler. Ve bu yiğidi tüfenk ile şehid eden kefereyi Kral Ferdinant getirip, “Niçin böyle gazi yiğidi böyle hile ile vurup tüfenk işe vurdun? Eğer yiğit idin niçin atından yıkıp yiğitlik edip başını kesmeyip kahbe tüfenkiyle öldürdün? Deyip Kral adalet edip Çerkes’i şehit eden kâfiri o Çerkes yiğidin karşısında duvara vurup işkence ile duvar içinde ölür. Hâlâ o da iskelet olup duvar içinde mundar pislikleriyle durur”.
Çerkes Meydanı adı Osmanlı Türklerinde o kadar çok tutulmuştur ki 1683 Viyana Muhasarası için hazırladıkları haritalarda bile yer almıştır. Haritaları ilk inceleyen Richard F. Kreutel olmuştur. Meydanın tam yeri hakkında çeşitli görüler ileri sürüldükten sonra Türklerin Çerkes Meydanı olarak adlandırdıkları mahallin “Heidenschuss” olduğu hususu karara bağlanmıştır.
Evliya Çelebi Çerkes Dayı ile ilgili anlatımını “Temâşâ yı garîbe i küheylân” bölümünde anlattığı ilginç bir olayla bitirir. Bu olayda Evliya Çelebi Müslümanlar ile Frenk denilen hiristiyanlar arasındaki büyük yaşam farkını anlatmak istemiştir. Fark o kadar büyüktür ki Tureyfî adlı at bile Frenkler arasında bir dakika bile yaşamaya tahammül edememiştir. At Türkler için kutsaldır. “At ölür meydan kalır, yiğit ölür şan kalır” atalar sözü Evliya Çelebi tarafından ünlü seyahatnamesinde bir kere daha ifade edilmiştir. Türkler atlarına taparlar. Öldükleri zaman atı ile gömülürler.
“Padişahım krala sevgisinden kendi atlarından iki at gönderdi. İki baş atı bizim ahır yedekçileri siyah şapkalı kâfirlere teslim edip gittiklerinde hemen eğersiz olan dîbâ çullu Tureyfî adlı ünlü küheylân gördü ki siyah şapkalı kâfiristan içinde kalıp gördüğü bildiği Müslüman kıyafetinde adam yok, hemen br kerte iki ayağı üzere kalkıp, yularını tutan iki adet kâfirin başlarındaki şapkaları üzerine ön elleriyle nasıl vurdu ise o an iki nefer kâfirin beyinlari taşra çıkıp canları cehenneme gidip öldüler.
Hemen Çesar önünde cesaret göstereyim diye birkaç kafir at üzre hücum edip ata yularından yapışırım sandılar. Onlardan da dört kafir tepelenip kuyruğunu dikip Saray Meydanı kalabalığında olan kafir içine bu fakir küheylan at gidip tüm kafirleri birbirlerine katıp bütün kafirler birbirlerini çiğnedi. At tam yarım saat kafirlerin üzerine şimşek gibi seğirtip gezdikçe bu Saray Meydanında Osmanlıdan gelme bir at Allahın emriyle o kadar kafiri allak bullak edipkırıp geçirdi. O kadar kafir yaralanmıştır ki hâlâ kafiristanda destandır. Sonunda Elçi Paşa gördü ki kafirler demet demet kırılıyor ve Saray Meydanın’dan dışarı kalabalıktan kefereler çıkamaz “Bre şu atı tutun” diye ahır yedekçilerine emretti.
Bir beyaz külahlı yedekçi varıp “Gel Ceyhûn’um gel” deyince hemen atın iki gözlerinden kanlı yaşlar akıp kişneyerek yedekçinin yanına gelip yularından yakalanınca hakir Elçi Paşa’ya “Sultanım Bu at bir Gazi attır ve bizzat Osmanoğlu padişahı binmiştir. Bu at bu meydanda bu kadar rüsvalık edip bu kadar kafir kırmıştır. Sonunda bu atı kafirler öldürürler. Bu atı alıp yerine başka at verin” dedim. “Hele görelim “ diye aldırış etmedi. Bizim yedekçiler atı kralın ahırına bağlayıp gittiklerinde hemen ayak bağı ile yularlarını kırıp ahır içinde 7 kâfiri daha tepeleyip bu kadar kefere atlarını da yaraladı.
Onu gördük, yine Ceyhûn at eşinip, kişneyip Saray Meydanı’ndan ışarı yıldırım gibi çıkıp, şehir içinde gezerek Çerkes Meydanında adı geçen Çerkez’in altındaki at leşini koklayıp yine birkaç kere heybetlice kişneyip oracıkta ruhunu teslim etmiştir. Haberiyle birlikte dîbâ çullarını getirdiler. Paşa yerine bir başka at getirtti. Bütün islam askeri bu atın böyle iş ettiğine hayret ettiler. Sonra ahır yedekçileri varıp merhum atı şehit Çerkes’in atı önünde bir çukur kazıp defnettiler. Ve bütün halk bu ata hayret edip parmaklarını ısırdılar.”
Viyana surları içinde şehid olan Çerkesimizden bir başka Çerkes şehidimiz daha vardır. Bu Çerkes şehidimiz Budin kalesi sancaktarıdır. Temeşvarlı Gazi Aşık Hasan’ın 2 Eylül 1686 günü Budin’in kaybı ile ilgili olarak yazdığı “Budin Türküsü”nde ondan bahsedilmektedir.
Serhatlar içinde Budin’dir başı
Kan ile yoğrulmuş toprağı taşı
Çerkes Alemdar’dır şehitler başı
Aldı Nemçe bizim nazlı Budin’i
Evliya Çelebi’nin anlattığı Viyana menkıbe ve efsanelerinde de yer almakta ve Heidenschuss denilen mevkide yaşanan olaylar yüz yıllar sonra bile Viyanalı nineler tarafından torunlarına anlatılarak yaşatılmaya çalışılmaktadır. Heidenschuss 1365, 1418, 1442 ve 1447 tarihli belediye kayıtlarında bir mahallenin adı ve 444 numaralı ev olarak geçmektedir.
“Heidenschuss” Viyanalıların hayatında o kadar çok yerleşmiştir ki A.F. Elias adlı bir Viyanalı bestekâr geliri fukaraya ve sakat askerlere verilmek üzere “Heidenschuss Polka” adlı bir beste bile yapmıştır. Öte yandan Heiden “Hiristiyan veya Musevî inancından olmayan kişi veya putperest, kâfir, Hun anlamında kullanılmıştır. Orta Çağın başlarında ve 16. Yüzyılın ilk yarısında Türklere ve Tatarlara da ”Heiden” yâni “kâfirler” deniyordu. Schuss ise, atım, atış, ok atışı, endaht, top atışı, silah atışı, patlama demektir.
Bu efsanelere Nazi döneminde itirazlar başlamıştır.
“Ne zaman „Am Hof“ meydanından yokuş aşağı inen ve „Freyung“a yokuş yukarı çıkan yola neden „Heidenschuß“ dendiğini sorduğumda, bana her zaman bu garip ismin, şehrin bu noktasını şiddetli şekilde top ateşi ile döven Türklerden geldiği cevabı verildi. Bir gün bilge bir adama rastladım ve bana kafasını sallayarak böyle olmadığını anlattı.  “Heidenschuss (Putperest atışı, veya Türk Patlaması) sözcüğünün Türklerle hiçbir ilgisi yoktur, ama daha çok Romalılarla ilgisi vardır. Schuss (Atış) sadece tüfek veya topla yapılmaz. Schuss „yokuş aşağı“ gibi dik bir eğim de olabilir veya Alp tarzı evlerde görülen yatık dam, çatı olabilir ki buna Alplerde yaşayanların lehçesinde “schösse” denir. Şimdi gelelim „Heidenschuß“ adlı sokağa: Bu sokak geçen yıllar içinde hayli değişikliğe uğramış olmasına rağmen hâlá bugün oldukça dik. Yaşlı Viyanalılar pek âlâ atlı tramwayın bu yokuşta zorlandığını hatırlayabilirler. Jasomirgott olarak bilinen Babenberg Heinrich 1145 yılında Viyana’ya gelip burada küçük bir ikemetgâh inşa ettiğinde o yerde Tiefen Graben boyunca akan çay kenarında Roma Lejyonuna ait kare şeklindeki kalenin surları bulunuyordu.
Bu surlar VI. Leopold devrine kadar şehrin savunmasında kullanıldılar. Sonra, Babenbergerburg’a giden canlı trafiği rahatlatmak için, bugünün Heidenschuss alanında bir küçük kapı açıldı. Tiefen Graben boyunca akan çay üzerine tahta bir köprü inşa edildi. Alman Kayseri Friedrich Barbarossa Haçlı seferine çıkmak için 1189 yılında geldiği Viyana’da Babenberger sarayına girmek için bu köprüden geçti. Kapı açılırken yapılan çalışmalar sırasında işçiler oraya buraya atılmış Romalılardan kalma bir çok kap kaçak buldular. Pagan Romalıların bulunan bu çok sayıda eşyası nedeniyle, Viyanalılar yeni açılan kapıdan itibaren devam eden yokuş yola ”Heidenschuss” (pagan yokuşu) diyorlar. Heidenschuss çok tutulmuş ve bu güne kadar gelmiştir. Ne var ki 16. yüz yılda cereyan eden Birinci Türk kuşatmasından sonra yanlış yorumlanmıştır. Sonunda bir evin duvarına “Wo der Heide scheusst” ( Türkler bu yerde patladı) yazan bir levha asılmış ve hata tasdik olunmuştur.”
Başka bir iddiaya göre; Heidenschuss ilginç adını 1529 daki Türk kuşatmasından sonra duvarında “Wo der Heide scheusst” yazan bir evden almış. Onun yerine inşa edilmiş olan Strauchgasse köşesindeki modern binanın kenarında pala sallayan bir Türkün heykelciği var. Bu modern bina yukarıda bahsettiğimiz Montenuova sarayıdır.
1946 yılında gazetelerde yer alan başka bir iddiaya göre; fırıncı yer altından sesler duymuş, haber vermek için dışarı çıkınca Türklerin lağıma yerleştirdikleri barut patlamış. Canını zor kurtarmış. Bu ilk patlamaya “Heidenschuss” (Pagan Patlaması) adı verilmiş. Bir ay süren kuşatma sonunda Ekim ayında Türkler çekilince belediye patlamanın olduğu eve bir atlı Türk heykelciği dikmiş. Kimine göre lağım Stefan Kilisesi altına kadar uzanıyormuş. Hatta Türk lağımları mizah konusu bile olmuş. Göya Türkler Avusturya Merkez Bankasını soymak için lağım kazmışlar.
Viyana’da, Birinci Viyana kuşatmasının geçtiği günlerden beri anlatılan bir hikayeye göre Türkler kuşatma sırasında Heidenschuss’taki evin dibine kadar bir lağım kazmışlar. Gece ekmek yapan fırıncılar yer altından gelen kazma seslerini duyunca hemen müdahale etmişler ve düşman lağımları patlatılmış. Bir başka söylentiye göre ilk defa Heidenschuss’daki 237 numaralı evin bodrum katında faaliyet gösteren bir meyhanenin zemininde duyulan seslerden Türklerin lağım kazdıkları anlaşılmış ve o günden sonra bodrumdaki meyhaneye “Türken Keller” (Türk Meyhanesi) adı verilmiş.
Viyana Meyhanesi (Wein-Keller) ile bir başka efsane de şöyledir : 1683 yılında vuku bulan İkinci Türk kuşatması sırasında Löwel burcunu savunan kahraman Viyana halkı ve öğrenciler istirahat için geri alındıkları zaman müşterilerine her zaman en iyi şarapı sunan Herr Gerhard Angerer’in Wipplinger Caddesindeki 25 numaralı Meyhanesine gelirlerdi. Çok iyi şaraplarının yanında Herr Angerer’in Eva adındaki kızı da çok güzeldi. Bu güzel Eva’ya bir öğrenci vuruldu. Ne var ki karşılık bulamayınca hiddetinden Türklere saldırdı.
Bu saldırısı sırasında bir Türk paşasının muhteşem palasını ele geçirdi. Palayı borçlarına karşılık olarak Meyhaneci Angerer’e verdi. Ne yazık ki genç öğrenci bir çatışma sırasında vurularak öldürüldü. Aradan yıllar geçti palanın ünü arttı. Meyhanenin “zum weißen Lämb“(Ak Kuzu) olan adı “Türken-Sabel” (Türk Palası) olarak değişti. Tabii ki bu yeni unvan Heidenschuss’daki Türken-Keller (Türk Meyhanesi) sahibi Herr Hans Menter’i, çok kızdırdı. Şanş bu ya! Herr Merter’in oğlu Adam da güzel Eva’ya aşık oldu. Her iki baba evlatlarını üzmediler ve gençler evlendiler. Böylelikle bir meyhaneye Sabel Keller (Pala Meyhanesi), öbürüne de Türken Keller (Türk Meyhanesi)dendi.
Diğer taraftan daha 1875 yılında (Neuigkeits) Welt Blatt, Gazetenin kültür ve magazin sayfasında (feuilleton) yer alan bir yazıda bu mevkiye , „am Heidenschuß“ denmesi tamamen yanlış olduğu yazılmıştır.
“Gerçek şudur ki, on beşinci yüzyılda Schottenfreiung yakınlarında bulunan evde Heinrich Haiden adlı iyi bir Viyanalı yaşamıştır. Şüphesiz ki bu Viyanalının kapısı önünde takılı olan ve adını gösteren tabela üstünde ok atan bir atlı pagan görüntüsü vardı. O zamanlar paganları Türk olarak görürlerdi.
1883 yılında Türklerin Viyana önünde bozguna uğramalarının 300. yıl dönümü kutlamalarında çeşitli etkinlikler düzenlenmiştir. Viyana’da yayınlanan 9.9.1883 tarihli Neue Illustrirte Zeitung 21. sayfasında konuya geniş yer vermiş ve Viyana’da Türklerden kalan anıları da kısaca okurlarına sunmuştur. Bu meyanda Heidenschuss ve Çerkes Dayı adı belirtilmeden atlı Türk heykelciği hakkında ayrıntılı bilgi verilmiştir. Bu bilgi daha sonra konu ile ilgili bütün yazıların ana kaynağı olmuştur.
“Freung ve Strauchgasse’nin kesiştiği köşede bir asilzadeye ait Montenuovo sarayının ön cephesinde yaklaşık bir metre büyüklükte bir Türk adamının sureti bulunuyor. Efsaneye göre, Viyana’nın Türkler tarafından birinci kuşatılması sırasında, bir fırıncı çırağı söz konusu evde gece çalışırken şüpheli sesler duymuş ve bunu Viyana Askerî Makamlarına vakit geçirmeden bildirmiş. Bu ihbar üzerine daha sonra yapılan incelemede Türklerin şehrin ortasına kadar uzanan bir lağım kazdıkları ortaya çıktı. Lağımın yok edilmesinin anısı olarak evin duvarına bir levha konuldu ve fırıncılar loncasına çeşitli ayrıcalıklar verildi, Destanla tarihi gerçeği birbirlerinden ayırmak zordur. Lağım söylentisi çok olanaksız görülüyor. Buna karşılık kuşatma sona erdikten sonra cesaretleri ve kente gıda maddeleri sağlanmasına katkıları nedeniyle Fırıncılar Loncasına verilen ve Fırıncılar Lokalinde sergilenen gümüş kupa daha akla yakın gelmektedir. Resim aslında ok atan bir Türk’ü temsil ediyordu. Şimdi artık yay kaybolmuş. Bu arada, evin „Heiden“ adlı bir aileye ait olduğu kanıtlanmış, eve “Heidenhaus” ve ok atan Türk’e de “Heidenschuß” denmiştir. Bu ok atan Türk resmini evlerin ve lokantaların önünde çok yaygın olarak asılı olan tabelalardan biri olduğunu varsayarsak mesele basitçe çözülür.
Heidenschuss ve Türkler, Viyana menkıbe, destan ve efsanelerinde yoğun bir şekilde yer alırlar. Viyana’nın Türkler tarafından iki defa kuşatılması Viyanalılar üzerinde acı anılar bırakırken, Viyanalılar Türklerin Ay Çöreği (kruvasan, Boynuz Çöreği) gibi unlu mamulleriyle, kahve gibi içecekleriyle de tanışmışlardır. Bir söylentiye göre bu tanışma şöyle olmuştur:  “ Zalim Türklerin muhasarası sırasında Viyana’da Michael Albrechter adlı bir fırıncı yaşıyordu. Fırıncı geniş bir meydanda bir ev yapmış, karısı ve birkaç çırağı ile huzurlu bir hayat sürerek fırınını işletiyordu. Kötü düşman, korkunç Türkler, zalim hükümdar Süleyman’ın emri altında Viyana’yı öylesine kuşattılar ki bir başka çok daha kötü bir düşman olan kıtlık Viyana’yı tehdit etmeye başladı.
Michael Usta’da un stoklarını gittikçe azaldığını görüyordu. Fırıncı stokların azalmasının getirdiği huzursuzluk nedeniyle mutlu değildi. Bu ağır yükün altında ezilmiş olarak bir gece yarısı pişmiş ekmekleri fırından çıkarmak için çıraklarını uyandırdı. Bir köşede sessizce düşünceli otururken aniden yer altından gelen kazma seslerine benzer tuhaf bir ses duydu. Önce fırın cıvarında yuvalanmış fareler olabileceğini düşündü. Sonra sesler daha da artınca yere yattı ve kulağını tabana dayayarak dikkatle dinledi. Yeraltından gelen Türkçe sözleri dehşetle duydu. Devamlı “Allah il Allah” sedaları duyuluyordu. Akıllı fırıncı durumu şimşek hızıyla kavradı. Türkler ordugahlarından başlıyarak Viyana surlarını havaya uçurmak için uzun yer altı lağımları kazıyorlardı. Fırıncı durumu komutanlara bildirdi. Kayser fırıncıya yüklü bir ödül verdi. Viyana’nın yaşlı komutanı Kont Niklas Salm ise Fırıncılar Loncasına muhteşem bir altın kupa hediye etti. O günden sonra kahraman Viyanalı fırıncılar her Paskalya yortusunda bir Pazar günü gösterdikleri bu kahramanlığı kutlar oldular. Altın kupa Türklerin cesedlerine basan üç fırıncı figürlerinden oluşuyordu. Nefis Aşağı Avusturya (Niederösterreich) şarabı ile doldurulmuştu. Alay halinde şehir içinde dolaştırılıyordu.
Alayın başında birçok fırıncı süslü ve işlemeli kostümleriyle yürüyordu. Onları kırmızı bir tente altında değerli mücevherle süslü bardağı taşıyan beyaz elbiseli dört genç bakire kız takip ediyordu. Neşeli bir müzik eşliğinde fırıncılar bir fırından diğer fırına yöneldiler. Her erkek ve kadın usta fırıncıya bu kupadan bir yudum şarap şeref içeceği olarak verildi ve törenden sonra gençler oynamak ve dans etmek için şehre yayıldılar. Fırıncılar zalim Türklerden Viyana’yı kurtarmaları sevincini böyle kutladılar.
Albrechter Ustanın evine “ Zum Heidenschuss” adı verildi. Çünkü Orta Çağın başlarında ve 16. Yüzyılın ilk yarısında Türklere de ”heiden” yâni “kâfirler” deniyordu. O günün anısını ebedî kılmak için Albrechter’in evine dörtnal giden bir at üstünde oturan ve korkudan kollarını göğsüne kavuşturmuş bir Türk’ün taş bir figürü eklendi. Bu taş figür bugün hâlâ Viyanadaki „Heidenschuß“ meydanında, muhteşem yeni bir binada görülebilir. Cesur Viyanalı Fırıncılar yine yüz yıldan fazla bir süre sonra 1683 yılında İkinci Viyana kuşatması sırasında da görev aldılar. O zamanlar, surlarda Viyana’yı savunan kahramanları arasında fazla fırıncı yoktu. Çünkü Türkler tarafından haftalarca süren bir kuşatma altında olduğu için şehri büyük bir açlık tehdit ediyordu. Zalim Türk Komutanı Kara Mustafa Viyana şehrine hiçbir yardım girmesine izin vermiyor, kıtlık giderek artıyordu. Kale Komutanı Kont Starhemberg ve Piskopos Kollonits Türklerin aşırı gücüne karşı çok zayıf olduklarını bildikleri için durumu hiç iyi görmüyorlardı. Viyana’yı savunan Askeri liderler Avusturya’nın dostu Polonya kralı Sobiewski yardıma gelir diye beklediler. Haftalar geçti, ama cesur Polonya ordusundan hiçbir haber yoktu.
Prens Starhemberg ve Piskopos Kollonitsch St. Stephen kilisesinin yüksek kulesine adam çıkartarak gelen Polonyalıları görebilmek ümidiyle boşuna etrafı gözlediler. Neredeyse altı haftalık Türk kuşatması sonunda, komutanlar 12 Eylül’de, özlenen yardımın Kahlenberg’den geldiğini halka müjdelediler. Hayatları için cesurca savaşmış olan Viyanalılar Polonyalıların yardıma geldiklerini duyunca sevinç çığlıkları attılar. Sonunda her iki kahraman birleşik ordu düşmanı bozguna uğratarak yendiler. Kara Mustafa hızla geri çekilmek zorunda kaldı, sayısız hazinelerle dolu tüm Türk ordugahı, son derece hoş bir ganimet olarak Viyanalıların eline geçti. Bu ganimetler arasında Viyanalılar içi yeşil tahıl taneleri dolu olan çuvallar buldular. Esir düşen Kolschitzky adında bir Türk bu yeşil tanelerin kahve taneleri olduğunu Viyanalılara öğretti.
Kahve kullanımının o zamandan sonra yaygınlaştığı söyleniyor. Esaretten kurtulunca Viyana’da ilk kahve dükkanını açtı. Bu gün çok yaygın ve sevilen bir içecek olan kahve Kolschitzkygasse’de anılmaktadır.
Türk savaşlarını bu gün başka bir gıda maddesi de anımsatmaktadır. İkinci Viyana kuşatması sırasında “Zum Heidenschuss” adlı fırında Peter Wendler adlı bir fırıncı karısı Eva ile oturuyordu. Eva Birinci kuşatma sırasındaTürklerin yenilmesini sağlayan cesur Albrecht’in torunu idi.
İkinci Viyana Kuşatması Türklerin bozgunu ile sonuçlanınca Eva Wendler zaferin çoşkusu ile cesur küçük çocuklar yiyip eğlensinler diye Türk sembolü olan hilal şeklinde lezzetli çörekler hazırladı. Meşhur Viyana Hilal çöreği böyle ortaya çıktı. Türkler hilali hep yükseklerde veya çadırlarının üstünde tuttuklarından Viyanalılar bu çöreğe (kruvasan) “ Hörndl” (boynuz) veya Kipfel” (zirve, doruk) dediler.
Eğer bugün Viyanalı küçük askerler lezzetli „kruvasanlara“ bayılırlarsa, bunu Türklerin Viyana kuşatmasına ve Viyanalı bir fırıncı kadının kıvrak zekasına, zafer sevincine borçlu olduklarını biliyorlar.
Bu efsanelere Nazi dönemi Avusturyasında itirazlar olmuş ve itirazlar gazetelerde yayınlanmıştır.
Yıkılan Heidenschuß Efsanesi. Türk lağımı diye hiçbir şey yok / Eli Palalı Küçük Atlı Heykelciği
Heidenschuß deyince akla Türklerin ilk Viyana kuşatması gelir. O zamanlar Türkler surlar altında bir lağım kazarak surları havaya uçurmak istemişlerdi. Geceleri çalışan Viyana fırıncıları düşmanın kazdıklarını duydular. Bu dikkatli fırıncıların tespiti nedeniyle, Türklerin saldırısı engellendi. Günün anısı „Heidenschuß“ denilen yerde Freyung ve Strauchgasse’nin köşesindeki bir evde bir küçük Türk binicisi olarak yaşatılıyor. Şimdi bir efsane yıkılıyor. Türk lağımı hikayesi artık aslı astarı olamayan bir masal oldu.
1529’daki ilk Türk kuşatması sadece üç hafta sürdü ve bu süre zarfında Türklerin bu kadar kapsamlı lağım kazmaları mümkün değil. Lağımlar her zaman şehir surlarını havaya uçurmak ve surlarda bir gedik açmak için kazıldı. Ayrıca, Heidenschuß en yakın burç olan Löwelbastei’ye hayli uzaktır. Türklerin Löwel burcu altından 200 metre daha ileriye kazdıklarını düşünmek akla sığmaz. Gerçek şu ki, Türklerin Birinci Viyana Kuşatması sırasında Viyanalı fırıncı çırakları ve ustaları övülmeye değer büyük bir iş çıkararak bir takım ayrıcalıklar kazandılar. Fırıncılar Loncasına her yılın Paskalya bayramının ilk Salı günü Fırıncılar geçidi yapılmasına ve geçit sonunda Kayser tarafından kabul edilmelerine, çırakların istedikleri zaman saray avlusunda kiy oynamalarına izin verildi. Çıraklar oynamaya geldikleri zaman sahada oyun oynayanların derhal oyun alanını terk edip kenara çekilmeleri hükme bağlandı. Ayrıca, Fırıncılar Loncasına Türklere karşı kazanılan savaşın anısını yaşatmak için süslü bir kupa verildi. Ayrıca belirleyici bir şey daha var: Heidenschuss’daki evin adı Birinci Türk kuşatmasından önce bile belediye kayıtlarında yer alıyor. Kuşkusuz, bu ev Haiden adlı saygın bir burjuvaya ait. 15.yüzyılda ülkesinden kaçan bir Macar kraliçesi ve maiyeti erkanının evinde misafir kalması anısına Heinrich Heiden adlı kişi tarafından evi önüne bir Macar atlısı heykelciği yaptırılmış olabilir. Daha sonra gelen nesiller işin aslını unuttular ve iyi küçük biniciyi bir Türk olarak kabul ettiler. Taş heykelcik birkaç kez yenilendi, sonunda bir Türk oldu, mevcut olan Türk artık ok yay kullanmıyor, bir Türk palası sallıyor.
Gelen kadın Kayser II. Albrecht’in dul eşi Macar Kraliçesi Elisabeth, (Erzsébet) dir. Anlatıldığına göre bir gün bir benekli at üzerinde oturmuş ve kara yas elbisesi giymiş olarak yine yas örülü ve al bir ata binmiş genç bir kızla eski Seilerthor kapısından İmparatorluk başkenti Viyana’ya girer. Refakatindeki güzel genç kız da nedimesi Helene Kottanerin’di. Onu saraya mensup uzun araba kolları takip ediyordu. Heidenschuss’daki eve yerleştiler.
Bilindiği gibi Budin’de medfun olan Bektaşî Dervişi Gül Baba hakkında ilk bilgiyi veren de Evliya Çelebi’dir. Evliya Çelebi anlatmaktadır:
“Süleyman Hân Budin’i dördüncü kerre de bu tehlikeden kurtarınca, böyle ikide birde Budin imdadına yetişmekte islâm askerine fazla zahmet olmasın diye Budin kalesini bir değerli vezire vermeyi arzu etti. Bağdad veziri olan Macar Uzun Süleyman Paşayı huzuruna çağırıp, başına bir sorguç sokup, üç kat hi’lat giydirerek tam bir saat hayır dua ve nasihatlar edip, fermanını ve tuğrasını Süleyman Paşanın eline verüp: “ Hıfz ve emânette ola, Gülbaba Budin gözcüsü olup, himmetleri hâzır ve nâzır ola.“diye bu niyete fâtiha okudular.”
Bir hadis “düşmanın ansızın baskınından emin olmanız, korkudan rahatlamanız için dağların yüksekliklerine, tepe başlarına, nehirlerin yüksek yerlerine gözcüler dikin.” diye buyurmaktadır. Gül Baba’da Budin’de yüksek bir tepede yatmakta, bütün Tuna’yı ve sonsuz Macar Pusztasını gözlemektedir.
Sonuç olarak Gül Baba Budin gözcüsü olup hizmetleri daim olurken bir başka serhadde Çerkes Dayı’da Viyana Gözcüsü olmaya devam etmektedir .
Kaynakça:
Emekli İş Bankası Müdürü, Türk Macar Dostluk Derneği Başkanı, Araştırmacı-yazar, Macaristan Şovalyesi
Wiener Geschichtsblätter, Heft 3, 1916, s. 4, Kunst auf der Straße im alten Wien
„Wenn Gott will, schießt ein Besen“
Morgen-Post, 10.2.1884,s.4
Illustrierte Kronen Zeitung, 24.9.1939, Hans von Tabarelli
Graben yerkabuğunun faylanması, kırılması ile alçakta kalan kütleye denir. Almancadaki karşılığı hendek veya siper anlamına gelir. Bu gün Viyana‘nın merkezinde St Stephan Kilisesi ve meşhur Kärntner Straße’nin kesistiği yerde lüks bir caddedir.
Neuigkeits) Welt Blatt, 14.5.1875,s.5
Napolyon Bonaparte’nin eski karısı Avusturya Arşidüşeşi ve Parma Düşeşi Marie Louise ile Kont Adam Adalbert Neipperg’in gayrimeşru çocuğu olarak 9.8.1821 günü Parma’da doğdu. 6.4.1895’de 74 yaşında Döbling’de zatürreden öldü.(Wiener Zeitung, 8.4.1895,s.1) Aile adı olan Neipperg sonradan Neuberg, daha sonrada İtalyanca Montenuovo oldu.(Das Vaterland, 8.4.1895,s.3
Die Presse, 20.7.1868,s.4
Fremden-Blatt, 14.6.1853.s.4
Der Humorist, 17.8.1856,s.1
Die Neue Zeit: Olmüzer politische Zeitung, 21.10.1856,s.3 Gazete haberinde atlının Türklere karşı Viyana’yı savundğu ibaresi mecazi manada olup aslında Atlı Türk Viyanalılara karşı çarpışmıştır.
Neue Freie Presse, 5.8.1873,s.1 Julius Rodenberg, Wanderungen in Wien
Hans Jörgel Briefe, 21.7.1894, s. 16
Es ist kein Ton der Freude,
“Den man nicht heute höret,
Und allein Gram und Leide
Ist Thür und Thor gesperret.
Der Türk‘ am Heidenschuß
Allein heut‘ trauern muß.”
Hans Jörgel Briefe, 21.7.1894, s. 16
Österreichisches Morgenblatt ; Zeitschrift für Vaterland, Natur und Leben 20.4.1848,s.3
Günümüz Türkçesiyle Evliyâ Çelebi Seyahatnamesi, 7. Kitap, 1.cilt, Hazırlayan: Seyit Ali Kahraman, YKY, Yapı Kredi Yayınları, 3250, Edebiyat, 951, 1.Baskı, İstanbul, 2011, s. 213, 225, 257
Haritanın 120 cm boyunda bir seramik örneği ATIS (Verband Österreischischer und Türkischer Unternehmer und Industrieller (Avusturya Türk İş Adamları ve Sanayicileri Derneği) tarafından 22.11.1999 da yaptırılarak Osmanlı Devletinin 700. Kuruluş yıldönümü anısına kutlanan faaliyetler sırasında Avusturya Güzel Sanatlar Müzesine hediye edilmiştir. (Tomenendal, s.215)
Çoşkun, Çağlayan, yerinde duramayan
Wiener Geschichtsblätter, 32. Jahrgang 1977 Sonderheft 1
Der Zwischen-Akt, 5.9.1859,s.3
1112 – 13 Ocak 1177 yılları arasında yaşamış olan Avusturya dükü ve 1246 yılına kadar Avusturyayı yöneten Babenberg sülalesinin kurucusu. Yönetim bu tarihten sonra Habsburgların eline geçti.
Neues Wiener Tagblatt (Tages-Ausgabe), 5.3.1943,s. 3, Der mißverstandene Heidenschuß
Die Stunde, 15.3.1931,s.9
Express, 9.9.1872,s.4
Salzburger Tagblatt, 23.9.1946,s.10, Wiens erste Türkenbelagerung
Der Zwischen-Akt, 23.11.1862,s.2
Neuigkeits) Welt Blatt, 14.5.1875, s.5, Gazetenin kültür ve magazin sayfasında (feuilleton)yer alan Girska adlı tarihi gerçeklere dayanılarak yazılmış romanın “Beim Heidenschuß” adlı bölümü. Yazar: Dr. Jur. et Phil. J.P. Adı tam yazılmamış
Wiener Zeitung, 24.6.1839,s.14
Hans Jörgel Briefe, 2.9.1876, 5
Neuigkeits) Welt Blatt, 14.5.1875,s.5
Hiristiyan Orta Avrupa’da akınlar yapan Atilla ve Hunları pagandı. Heiden yâni pagan sözcüğü Hunlardan anı kalmış olabilir diye düşünüyorum.
Wiener Hausfrau, 3.7.1904, s.5, Die Hörndl-Bäckerin. Alt-Wiener Sage.
Yer altından gelen sesleri ilk duyan Silezya’nın Bolkenhaim şehrinden Viyana’ya çalışmaya gelen Josef Schulz oldu. Pomenendal, s.189
Bu kutlamaları Ferdinand I. Bir ödül olarak Viyanalı fırıncılara vermişti. En son kutlama 1810 yılında yapıldı. Kerstin Tomenendal, Das türkische Gesicht Wiens, s.189
Bir gümüş veya altın kupa içine şarap koyop hazır bulunanlar tarafından teker teker içilme âdeti Viyanalılara Macarlardan geçmiş olsa gerek. Çünkü kupa içine şarap veya kımız koyup kutlamalarda teker teker içme geleneği Kıpcaklarda, Tatarlarda vardı. (Josef von Hammer, Geschichte der Golden Horde, Pest, 1840, s. 97
Bu gün ise elinde palası ile şaha kalkmış atının üstünde oturan küçük bir atlı heykeli bulunuyor.
16.7.1858 Temesvarer Zeitung, s.4 Wendler ailesi Grünangergasse 841 nolu binada faaliyet gösteriyordu.
Illustrierte Kronen Zeitung, 24.3.1943, s.4 Die zerstörte Legende um den Heidenschuß, Nichts ist es mit der türkischen Mine / Das Reiterlein mit dem Krummsäbel. S.W rumuzlu bir yazar tarafından yazılmış.
Illustrierte Kronen Zeitung, 24.3.1943,s.4, Die zerstörte Legende um den Heidenschuß, Nichts ist es mit der türkischen Mine / Das Reiterlein mit dem Krummsäbel.
Habsburglu Albrecht (Albert) (Viyana, 16. Ağustos 1397 – † Neszmély/ Estergon)
27. Oktober 1439). V. Albrecht adıyla Avusturya Arşidükü, II., Albrecht adıyla Kutsal Roma Germen İmparatoru, Macaristan, Hırvatistan ve Bohemya kralı olarak hüküm sürdü. Sigismund’un kızı Elisabeth von Luxemburg ile evlendi.
Elisabeth (Erzsébet) von Luxemburg (Prag, 28.2.1409; † Győr, 19.12.1442) Kayser Sigismunds ve Barbara von Cilli’nin kızları. 28 Eylül 1421 günü Prag’da Albrecht II. ile evlendi, 27 Ekim 1439’da Herzogin von Österreich, 19 Nisan 1422‘de Macaristan Kraliçesi, 18 Aralık 1437‘de Macaristan’ın Székesfehérvár (Stuhlweißenburg) şehrinde Bohemya Kraliçesi, 27 Artalık 1437’de Kutsal Roma German İmparatoriçesi oldu. Kocasının 1439’da ölümü üzerine oğlu Ladislaus Postumus’un Bohemya ve Macaristan Kralı olması için çalıştı. İki yıl süren iç savaş başarısızlıkla sonuçlandı ve öldü.
Helene née Wolfram (Ilona) Kottanner, Kottanerin veya Kottannerin soy adı Viyana’da 1432 de evlendiği Johann Kottanner’den gelmektedir. Alman asıllı bir Macarın kızı olarak Sopron’da doğdu. Macarca bilmez amma anlardı. II. Albert’in ölümü ve oğlu Ladislaus’un başından geçenleri anlattığı 1439 ve 1440 yıllarındaki anıları tarihsel açıdan çok önemlidir.

Neuigkeits) Welt Blatt, 14.5.1875,s.5

İlk defa yayınlanan kaynak: Düşünce ve Tarih Aylık Tarih Dergisi, Aralık 2020, Sayı: 75, s.15-24

Relevante Artikel

Schaltfläche "Zurück zum Anfang"