Modern Avrupa’nın temeli Yunanistan değil Anadolu

Jeoarkeolog Dr. Zangger ve arkadaşlarına göre modern Avrupa’nın temeli Yunanistan değil Anadolu, ama…

Osman Çutsay yazdı

Eşine pek sık rastlamayacağımız bir “susku suikastı” ile yüz yüzeyiz. Adlarını bile anmıyorlar. Hayatımızı ve tarihsel meşruiyetimizi doğrudan ilgilendirdiği için, normal şartlar altında hiç anlam veremeyeceğimiz bir tepki bu: “Dr. Zangger nefreti” de diyebiliriz. Şu sıralarda Zürih merkezli ve sadece antik çağ Anadolu’sunu değil, “çağdaş Avrupa”yı da birinci derecede ilgilendiren bir antik dönem bilim hareketi, kendisine Türk medyasında yer bulamıyor. Onunla uyum içindeki “Türk akademyası” ise bu yeni gelişmeye gözlerini ve kulaklarını kapatmayı bilimin zirvesi olarak yutturmaya çalışıyor. Sanki bir büyük tehlikeyi, kendisinden söz etmeyerek geçiştirmeye çalışanlar var.

Ne mi oluyor?

Özellikle şu son bir yılda Zürih merkezli ve Anadolu’yla ilgili, antik tarih tartışmalarından başlayıp uluslararası siyaseti, ekonomiyi ve bilim felsefesini yedeğine alan büyük bir entelektüel çıkış örgütleniyor. Ama Türk medyası kadar Türk akademyası da susmayı ve yeni bulguları, iddiaları sümen altı etmeyi iş sayıyor. Başka her şey bir yana, turizm sektörü çökmüş bir ülkenin “derin entelektüel endişeler” taşımayan kesimlerine bile bir ışık olabilecek kadar güçlü zarlar atılıyor. Yeni bulgular masaya yatırılıyor, yeni yorum talepleri yükseliyor. Türkiye’nin, özellikle de batısının, M.Ö. 2’nci binyılda, Troya savaşlarının patlak verdiği M.Ö. 1200’lerin öncesi ve sonrasında, “Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan” bir coğrafya olarak “Sıfırıncı Dünya Savaşı”na sahne olduğu yeni iddialar arasında yer alıyor. Bu dönemin ardından Anadolu’nun 400 yıllık bir karanlık döneme girdiği, artık “kitabî” bir iddia değil, birçok somut bulgu ve ipucundan hareketle tartışmaya açılan bilimsel bir tez. Tamam, ama bunlar Türkçeye yabancı değil. İpuçlarını Türkçede görmüştük. Yani bizim için çok yeni bir durumda yok ortada.

Neden?

YENİDEN MAVİ ANADOLU VE HALİKARNAS BALIKÇISI MI?

Her ne olursa olsun, Ege’nin protohistoryası, yani “tarihöncesi” ile “tarih” arasındaki dönem, gerçekten de çok yeni sürprizlere açık. Batı Anadolu halkı Luviler ve ülkeleri Luwiya’da, yani Bronz Çağı’nda Batı Anadolu’da gelişmiş bu uygarlıkla ilgili yeni bilgi ve tezler, yaşadığımız zamanı da altüst edebilecek bir enerji içeriyor olabilir.

Biz bu enerjinin, neredeyse cumhuriyetle birlikte, 1950’lerden itibaren ise yoğunlaşarak Türkçede işlemeye başladığına tanık olmuştuk: “Mavi Anadolu”.

Ünlü Halikarnas Balıkçısı’nın, ve onun damgasını taşıyan “Mavi Anadoluculuk” hareketinin temel tezleri (“Anadolu yarımadası Yunanistan yarımadasından daha uygar ve gelişkindi”) ile halen Zürih merkezli yeni bir “jeoarkeolojik harekâta” girişen Dr. Eberhard Zangger’in bulgu ve tezleri arasında bir devamlılık var: Uygarlığın beşiği, bugünkü Türkiye coğrafyasıydı ve o coğrafya, içerdiği kültürlerle birlikte bugünkü Yunanistan’dan çok daha önemliydi. Ancak modern zamanlarda, Batı, bu gerçeğin üzerini örtmek için çok çaba harcadı. “Oynak Tolgalı Hektor”un sonsuza dek gömülmesi şarttı.

Helen kültürünün Anadolu’dan kaynaklandığını ileri süren Halikarnas Balıkçısı, “Hey Koca Yurt”, “Anadolu Tanrıları”, “Anadolu Efsaneleri”, “Merhaba Anadolu” gibi yapıtlarında antik çağ Türkiye efsanelerini inceleyerek bu yargıya varmıştı.

Genel kanı, karşılaştırmalı mitoloji incelemelerinde Halikarnas Balıkçısı’nın ilklerden biri, birçok açıdan da birinci olduğu yolundadır. Anadolu uygarlıklarını araştırmaya trajik gençliğinden başlayarak tüm ömrünü adayan Halikarnas Balıkçısı için bilimsel düşüncenin ve felsefenin anayurdu, Anadolu’dur. Hatta ona göre, Anadolu’da serpilen bilim ve bilimsel düşünce Yunanistan’a geçtikten sonra “dejenere olmuştur”. Mitolojik unsurların, içinden çıktıkları toplumun ihtiyaçlarından doğduğunu bilen Cevat Şakir, mitlerin (efsanelerin ve masalların), ki Atlantis ile Troya “efsaneleri” de bunlardandır, içinden çıktığı toplumun, ekonomik, siyasal, kültürel damgalarını taşıdığını ve bir biçimde onları yansıttığını yazıyordu. Azra Erhat, Sabahattin Eyuboğlu, Vedat Günyol, İsmet Zeki Eyüboğlu ve hatta Melih Cevdet Anday gibi yakın yazar dostlarıyla geliştirdiği “Mavi Anadoluculuk” düşüncesi, Anadolu’nun bugünüyle eski çağları arasında kopmayan bir kültür bağı olduğuna dikkat çekiyordu. Dünyadaki birçok mitin ve Yunan mitolojisinin kaynağı Anadolu’daydı. Burada da mihenk taşı olarak Klasik Ege Uygarlığı öne çıkıyordu.

BATI’NIN KÖKLERİ NEDEN ÖNEMLİ?

Batı veya Avrupa, daha doğrusu “Batı demokrasileri”, kendi köklerinin Yunan mitolojisinde yattığını kabul ederken, ışığı Anadolu uygarlıklarının üzerinden çekmek ve o bölgeyi karartmak zorunda kalmıştı. Halikarnas Balıkçısı ve arkadaşlarına göre ise Yunanistan yarımadasına sıkıştırılan Yunan uygarlığı Anadolu’dan çok geriydi ve olsa olsa onun takipçisi konumundaydı. Bunu savunuyorlardı. Örneğin, Cevat Şakir’e göre, Homeros, “İlyada ve Odisseya”yı Gılgamış efsanesinden etkilenerek yazmıştı; çünkü Homeros, Anadolulu idi ve yazdığı tanrılar da Anadolu’da bilinen tanrılardı.

Antik tarih yazımını, 19’uncu yüzyıl Avrupa’sının ideolojik ihtiyaçları doğrultusunda Anadolu’yu görmezlikten gelmekle suçlayan Halikarnas Balıkçısı için Ege ve Akdeniz, uçsuz bucaksız bir açık hava müzesiydi. Anadolu ile bugünkü Yunanistan arasında bir uygarlık ve mitolojiler karşılaştırması yapılmamasından yakınan Balıkçı’ya göre, Batı toplumları Doğu’nun aydınlanmasından korkmaktadır ve bu korku büyük uygarlıklar yaratmış Anadolu gerçeğine gözlerin kapatılmasını gerektirmiştir. Anadolu uygarlıkları bilerek ihmal edilmiştir. Bugünkü Batı, işte tam da bu ihmalin bir ürünüdür.

“Mavi Anadolu”nun çeşitli boyutlarıyla, 1973’te ölen Balıkçı ve ondan sonra art arda bu dünyadan göçen yol arkadaşlarının takipçilerince yaşatılmaya çalışıldığını, ama bunun yerleşik Batı arkeolojisine, daha doğrusu onun Anadolu’yu geri plana itip geriliğe mahkûm eden ideolojisine kafa tutulacak kadar derin ve yaygın yapılamadığını biliyoruz. Burada bir boşluk oluşmuştu.

Bu boşluğa müdahale edenlerden biri de, 1990’larda Atlantis ve Troya’yı ilişkilendiren genç bir “jeoarkeolog” oldu. Dr. Eberhard Zangger, Troya’nın ve bulunduğu bölgenin, Bronz Çağı’nın en gelişkin uygarlığı olmasına rağmen hak ettiği arkeolojik ve tarihsel ilgiyi göremediği düşüncesindeydi. Zangger, Troya’nın Atlantis efsanesine modellik ettiğini, sonuçta Troya’nın aslında Atlantis’e karşılık geldiğini ileri süren kitabını yayımlayınca önce büyük bir ilginin odağı oldu, büyük bir destek de aldı, ama hemen ardından da büyük yalnızlığı başladı. Yerleşik arkeolojinin “rahipleri”, bu fırlak zekânın yeni soruları ve sorunları tartışmaya açmasını affetmediler.

İşin trajik yanı şuydu: Eberhard Zangger, 1990’larda sadece Batılı arkeologların değil, Türkiye’deki meslektaşlarının da tepkisiyle karşılaşmıştı. Troya’nın çevresindeki kanalların bulunması için helikopterlerle de özel ölçümler yapılması gerekiyordu. Zangger’in bu konudaki öneri ve girişimlerinin, Troya kazılarını yöneten Prof. Dr. Manfred Korfmann ile onun Türk dostları, özellikle de Prof. Dr. İlhan Kayan’ın olumsuz tutumuyla “göğüslendiği”, hatta Süleyman Demirel’e yakın olduğu bilinen Korfmann’ın “O varsa ben yokum” şantajıyla bu ölçümleri engellediği hâlâ konuşulmaktadır. Bu, bilime pek sığdırılamayacak müdahale ve açık engelleme, artık herkesin iyi bildiği bir sırdır. Böylesi engellerin yarattığı gerçekten kirli tablo sonucunda, Dr. Zangger, arkeolojinin bir kriz içinde bulunduğunu kitaplaştırdı (“Die Zukunft der Vergangenheit – Archäologie im 21. Jahrhundert”). Ancak Anadolu’nun profesyonel bir uzmanı olarak “bu meslekte” daha fazla ısrar etmeme kararı aldı ve 2000’lerde arenadan çekildi. En azından öyle sanıldı. Uzun süre bu çevrede adı geçmedi. Sonraki yıllarda Zürih’te danışmanlık yaparak anlaşılan ciddi bir birikim sağlamayı başardı. Bu arada temel araştırma konusunu unutmadığını, tersine kendini daha da geliştirdiğini, kişisel olarak araştırmalarına devam ettiğini anlıyoruz.

ANODOLU’DAKİ “LUVİ BOŞLUĞU”

Eberhard Zangger, son yıllarda tekrar Anadolu uygarlığı üzerine çalışmalarına döndüğünü ve eski tezlerinin altını dolduracak yeni araştırmaların peşinde olduğunu gösteriyor. Bu nedenle kurduğu vakıf, Batı Anadolu halkı Luvileri ve Luviya’yı incelemeyi hedefliyor. Batı’nın Anadolu’ya kör olan gözlerini açmaya çalışacağını duyuruyor. “Luwian Studies” (Luvi Araştırmaları) adlı bu vakıf, özellikle Luvi yerleşim birimlerinin araştırılmasına çağrıda bulunuyor. Nerelerde kazılar yapılması gerektiğini iyi bildiklerine yeni yayımladıkları kitapta ve internet sayfaları “luwianstudies.org”da da dikkat çeken vakıf yöneticileri ile Eberhard Zangger, özellikle Türkiye’deki araştırmacıların Troya’da “Hisarlık tepesinin altındaki alüvyon ovasında” ayrıntılı kazı ve araştırmalara çağrı çıkarmakta, “Geç Bronz Çağı’na ait şehrin”, yani Troya’nın “yer altındaki kalıntılarını bulmak amacıyla” bilimsel yöntemlere başvurulmasını önermektedir.

Ortada ciddi bir bilgi boşluğu olduğu açık. Vakıf sitesinde şu ifadeler yer alıyor:

“Luwian Studies’in kapatmaya çalıştığı bu bilgi eksikliği, muhtemelen geçmişte Avrupa ile Osmanlı İmparatorluğu arasındaki çekişmelerden kaynaklanmış ve zaman içinde gelişmiştir. Bilimsel bir disiplin dalı olarak arkeoloji, Avrupa o dönemde güçlü olan Osmanlı İmparatorluğu’yla rekabet etmeye çalışırken biçimlenmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünün üzerinden üç kuşak geçtikten sonra bu döneme ait çekişmeler unutulmuştur. Günümüzde ise araştırma tarihindeki bu bilimsel boşluklar, gelecek nesiller için fırsatlar sunar. Geçmişte Ege’nin protohistorya ve eski Yakın Doğu araştırmaları uzmanlarından bazıları, Türkiye’nin batısında MÖ 2. binyılda, bugüne kadar büyük ölçüde ihmal edilmiş bir kültürün var olduğunu savunmuştur. Ancak Luvi kültürünün varlığına işaret eden birçok ipucu yine de sistematik olarak araştırılmamıştır.”

YENİ TARİH: EGE’DE SAKLI MODERN AVRUPA

Bu hedeflerin, en az çeyrek yüzyıllık bir geçmişle bağlantılı, daha doğrusu bir entelektüel ısrarın sonucu olduğunu söyleyebiliriz. Eberhard Zangger, kazanımlarını bırakmaya niyetli görünmüyor.

Ancak böyle kişisel tarihlerin çok ötesinde sonuçlara da hazırlıklı olmak gerekiyor. Çünkü Luviler üzerine araştırma ve nicelemeler, sadece Ege’ye bakışı ve Ege’nin geçmişini değiştirmekle kalmayacak, Batı’nın Doğu’ya ve Anadolu’ya bakışına da ağır bir darbe olacak. Eberhard Zangger ve yol arkadaşlarının düşüncelerini özetleyen bir bakış, şöyle:

“Geçmişin araştırılmasına odaklanan disiplinler coğrafya yahut dil bölgelerine (Mısır bilimi, Eski Grek dili ve edebiyatı araştırmaları, Eski Yakın Doğu çalışmaları vb.), zamansal dönemlere (protohistorya, Eski Çağ tarihi, vb.) ve içeriğe (mimari tarih, filoloji, sanat tarihi vb.) göre gruplara ayrılır. Bilim yüz yıldan uzun bir süredir uzmanlaşmaya doğru bir gelişim göstermektedir. Gözlemler spesifik hale geldikçe, bilimsel başarı da o kadar yüksek olur. Ancak ayrıntılara odaklanmak, büyük resmi görmeyi engelleyebilir. Karmaşık tarihsel olayların rekonstrüksiyonunun başarılı olabilmesi için, uzmanlık alanının sınırları dışına çıkıp farklı alanlarla işbirliği yapmak gerekir.”

Gelinen noktada Dr. Zangger’in gerekli donanıma ve hatta saha tecrübesine de sahip olduğu, jeoarkeolojik faaliyetlerinden anlaşılıyor. Kendisine geçmişte gösterilen tepkide “tümüyle boş olmaması” da ciddi bir rol oynamış olabilir. Gerçekten de Zangger, 1982’den sonra Doğu Akdeniz’deki arkeolojik sit merkezlerindeki bilimsel araştırmalara da katılmış, bu alanda uzmanlaşmıştı.

Sonra bir başka ucundan tutarak devam etmek üzere, şimdilik sormakla yetinelim: Anadolu’nun önemi üzerine kurulmuş ve bilimsel temeli sağlam bir bilimadamına, Dr. Eberhard Zangger’e neden neredeyse açık düşmanlık boyutlarında bir reddiye geliştirildi? Bu temelsiz düşmanlık, Troya’nın uzun yıllar “krallığını” yürütmüş ve halk arasında “Osman Bey” diye “ünlenen” Prof. Dr. Manfred Korfmann’ın vasiyeti midir, yoksa başka meseleler mi gizli?

Aramak ve sormak zorundayız. Mesele sadece Türkiye değil, modern Avrupa’nın da dünü ve bugünü… Anlaşılan, devam edeceğiz… (Osman Çutsay)

Relevante Artikel

Close