16 Mart 2020’da büyük Türkiye Avusturya dostluk konseri

16 Mart 2020 tarihi dünyaca ünlü konser evlerinden biri olan WIENER KONZERTHAUS'da Viyana´da Türkiye ve Avusturya kültür dünyası için çok önemli bir dönüm noktası.

Viyana.  Dünyanın en şık ve ünlü konser salonlarından biri olan Wiener Konzerthaus’a 16 Mart tarihinde gelecek bine yakın konuk Anadolu’nun binlerce yıldır birçok din, kültürün adeta evrimleşmesi ile yoğrularak tüm acı tatlı tecrübelere rağmen bağrından  „Hû diyelim gerçeklerin demine“ ile başlayan ve  „İncitsende incitme. Sev, say ve yaşat“ diyen felsefesi içinden yayılan sevgi, dostluk ve kucaklaşmasına Avusturya asıllı sanatçıların katkıları ile tanık olacaklar.

Biletler direkt Wiener Konzerthaus´un internet sitesinden satın alınabiliyor.

https://konzerthaus.at/konzert/eventid/57406

Yeni Vatan Gazetesi, Tuna Dergisi, Türk Hava Yolları (THY)Avusturya Türk Kültür Cemiyeti tarafından maddi ve manevi desteklenen bu organizasyonun kahramanı ve fikir babası sevgi dolu bir Avusturya asıllı, mütevazi sanat ve müzik insanı Prof. Dr. Martin Kerschbaum.

Avusturya Türk Kültür Cemiyeti Başkanı Birol Kılıç bu geceye sponsor olan cemiyetleri adına şunları ifade etti:„Kadim insanlık tarihinin başlangıç noktası bilim insanları tarafından kabul edilen Anadolu’nun bağrında yaşamış, üretmiş, düşmüş, kalkmış, sevmiş ve sevilmiş  farklı dinlerin ve kavimlerin harmanlamasının ortak hayali hep kardeşlik ninnileri olmuş. Bu konser gecesi aslında Avusturya’da altmış yıla yakın yaşayan, üreten, başarılı olan Anadolu insanın kendi anlatamadığı çok kültürlü sevgisini ve hümanist felsefesini tanıtım gecesi….Bir kucaklaşma gecesi! Mutlaka şimdiden biletleri almak gerekiyor.Herkes yanına bir Avusturyalı dostunu alarak gelsin. Biz öyle yapacağız.“

Kendisi ile Viyana’da yayın hayatına başarılı bir şekilde devam eden TUNA dergisi bir mülakat yaptığı için lafı hiç uzatmadan sözü onlara bırakıyoruz:

Kendinizi tanıtabilir misiniz? Kaç yıldır müzik ile ilgileniyorsunuz ve orkestra şefliğine nasıl başladınız?

Müzik kariyerime baterist olarak başladım. Gençlik yıllarımda okul grubunda başlayan bu serüvende bir caz bateristi olmayı hedefledim. Büyük bir ilgimin olmasından dolayı, bateriyi daha iyi öğrenmek istedim ve bu sebepten dolayı Viyana Konservatuarında eğitim almayı tercih ettim. Başlangıçta caz bateristi eğitimi alamadım tabii ki. İlk olarak klasik caz eğitimi almam gerekiyordu.

Aradan bir yıl geçtikten sonra caz bölümünün giriş sınavını geçip, her iki eğitimimi de tamamladım; ama mesleki açıdan klasik baterist kariyerini izledim. Viyana Konservatuarına paralel olarak Neustiftgasse’de bulunan Viyana Müzik Lisesinde eğitim aldım. Liseden mezun olur olmaz Münih’te, Münih Senfoni Orkestrasında bir denemeye katıldım ve kazandım. Orada bir yıl solo bateristlik yaptıktan sonra Viyana’ya geri döndüm ve orkestralarda kapasite olmamasından dolayı tıp eğitiminde karar kıldım.

Tıp eğitimimin ortalarında bu kez Viyana Senfoni Orkestrasında bir denemeye katıldım ve solo baterist olarak kabul edildim. O günden bu yana baterist olarak Viyana Senfoni Orkestrasının bir üyesiyim.

Bunlara paralel olarak; 1985 yılından bu yana Graz’da bulunan Sanat Üniversitesinde bir bateri sınıfına eğitim vermekteyim. Son 20 yıldır da buna orkestra şefliği tutkusu eklendi. Bu alanda kendimi geliştirdim. Orkestra şefliğine başladığımdan beri birçok konser gerçekleştirme imkânım oldu. Program ve repertuarlarımda daha özgür olabilmek adına, 2003 yılında bana ait ayrı bir orkestra kurma fikri gelişti ve bu bağlamda Vienna Classic Players isimli orkestrayı kurdum. 16 Mart 2020 tarihinde düzenleyeceğimiz konseri de bu orkestra ile gerçekleştireceğiz.

“PİYANOLARA ‘YENİÇERİ MEKANİZMASI’ EKLENİYORDU”

2006 yılında Mozart Yılı kapsamında ‘Mozart ve Türkler’ isimli bir konser gerçekleştirdiniz. Bu konser fikri nasıl gelişti ve bu konser ile birlikte neyi hedeflediniz?

2006 yılı Wolfgang Amadeus Mozart’ın 250. doğum yılıydı. O yıl, tabii ki müzik bilimi açısından, Mozart ile alakalı hayal edebileceğiniz her konu işlenmişti. Nadja Kayalı’yı tanımam benim açımdan büyük bir şanstı. Kendisi Suriye asıllı bir Avusturyalı ve müziğin oryantal kısmına ilgisi hayli yoğundu. Günümüzde kendisini ‘Pasticcio’ isimli radyo programından ve Salzburger Festspiele’den tanımaktayız. Biz de kendisiyle birlikte Mozart ve Türkleri işleyen bir çalışma yapma kararı aldık. 18. yüzyılda bu olaya çok önem veriliyordu. Sonuç olarak, Mozart’ı bu açıdan incelememiz ve sunmamız bu şekilde meydana çıktı. Konser kapsamında Mozart’ın dünyaca ünlü ‘Zaide’, ‘Saraydan kız kaçırma’ ve ‘Türk Marşı’ gibi eserlerini çalıştık.

18. yüzyılda Türkler ve devamında oryantalizm inanılmaz bir moda haline gelmişti.

18. yüzyılda oluşan Türk modasını şu şekilde gözünüzde canlandırabilirsiniz: İnsanlar o dönem Türklere o kadar hayranlıkla yaklaşıyorlardı ki, piyanolara ‘Janitscharenzug’ (‘yeniçeri mekanizması’) olarak isimlendirilen bir pedal mekanizması dâhil ediliyordu. Bu mekanizma toplam beş adet pedaldan oluşuyordu ve bu pedallar sayesinde beş farklı enstrüman kullanılabiliyordu. Akustik piyanoya monte edilmiş olan pedallar üzerinden davul, halile, çıngırak, zil ve üçgen enstrümanları paralel olarak çalınabiliyordu. O dönem sırf bu mekanizmalı piyano üretiminde uzmanlaşan üretimhaneler kuruldu.

2006 yılında gerçekleştirmiş olduğumuz ‘Mozart ve Türkler’ isimli konserimiz, Mozart Yılı adına büyük bir kazanımdı.

BATI-DOĞU DİVANI VE DOĞU GÜLLERİ

18. yüzyıldan itibaren Mozart ve Goethe gibi birbirinden değerli şahsiyetler ‘Türkler’ ve ‘Oryantalizm’ üzerine ciddi çalışmalar yapmışlardır. Bu ilginin arkasındaki sebep neydi?

Goethe’in oryantalizme merakı, İranlı şair Hafız ve onun eserlerinden etkilenmesinden kaynaklı. Bunun devamında ‘Batı-Doğu Divanı’ eseri meydana çıktı. Goethe daha çok felsefe ile ilgilenmiştir. Bu sebeple tasavvuf metinlerine ağırlık vermiştir. Bir diğer aydın, Friedrich Rückert, yine Hafız ve onun metinlerinden etkilenip şarkılar bestelemiştir. Kısacası süreç bir zincirleme etki oluşturmuştur. Friedrich Rückert’ın ilgisini en iyi şekilde, 1822 yılında yazmış olduğu ‘Doğu Gülleri’ (Östliche Rosen) isimli şiir kitabı göstermektedir.

“250 CİVARINDA OPERA ESERİNDE TÜRK MOTİFLERİ VARDI”

Peki ya Mozart?

O dönem hiçbir besteci oryantalizm etkisinden kaçamıyordu. Bir kıyaslama yapmak gerekirse günümüzde R&B nasıl moda ise, o dönemde de Türk motifleri ve oryantalizm modaydı. Birçok besteci o dönem bu tarzda besteler gerçekleştirdi. Joseph Haydn (‘L’Incontro Improvviso’) örneğin o dönem Türk motiflerini uyarlayan en ünlü bestecilerden biriydi. Kendisi ‘Türk operaları’ (Türkenoper) yazdı. Rakamlar tam olarak bilinmese de, o dönem 250 civarında opera eserinde Türk motifleri vardı. İlk başta sadece Türklere odaklanılıyordu, ancak toplumda gizemli kültürlere merakın artması ile birlikte bu ilgi Araplara ve devamında genel olarak oryantalizme sıçradı. İnsanlar o dönem bu ülkeler hakkında fazla bilgiye sahip değildi. O bölgeleri ziyaret etmiş olan insanların hikâyeleri çok yoğun ilgi görüyordu ve insanların oradaki yaşamı hayal etmesine sebep oluyordu. Bu merakı ve hayal gücünü o dönemin sanatsal faaliyetlerinde çok kez görebiliyoruz.

En ilginç olan noktalardan biri de, eserlerin ciddi bir şekilde siyasi ve sosyal konjonktürden etkileniyor olmasıydı. Örneğin, Türkler ve Arap dünyası ile ilişkilerin iyi olduğu dönemlerde, içeriklerin havası gayet pozitif oluyordu. Eserlerde canlandırılan karakterler bilginlik, cömertlik ve iyi niyetli olmak gibi karakteristik özelliklere sahip oluyorlardı. Kötü zamanlarda ise yani diplomatik açıdan durumların iyi olmadığı dönemlerde ise tam tersi bir resim çizilmeye çalışılıyordu. Eserlerde düşman imajı hakim oluyordu ve seyircilere korku ve nefret gibi duygular aşılanıyordu. Kısacası, dönemin koşulları sanatsal içeriklerde de ağırlığını gösteriyordu.

Bu noktada Goethe’ye ait olan ‘Doğu-Batı Divanı’ndan çok sevdiğim bir cümleyi paylaşmak isterim: “Kim kendini ve başkalarını tanırsa görecektir ki; Doğu ile Batı birbirinden ayrılmaz bir parçadır.”

Goethe, o dönemde öngörüde bulunarak iki kültürü birbirine bağlamıştır. Bu durumu Avrupa’da en iyi mülteci krizi döneminde gördük. İlk başta büyük bir korku hâkimdi; ancak sonrasında temas ile birlikte iki kültür birbiriyle iç içe yaşamaya başladı. Birlikte olan noktalarımızın, bizi birbirimizden ayıranlardan daha çok olduğu tespit edildi.

Goethe’nin temel ilgi odağı ise Hafız’ın tasavvufa yakın olan metinleriydi.

“AYA İRİNİ, BATI İLE DOĞU’NUN ARASINDAKİ BAĞI EN İYİ GÖSTEREN YAPIDIR.”
Gerçekleştirmiş olduğunuz konserlere bakacak olursak Türklere ve oryantalizme büyük bir ilgi duyduğunuz görülmektedir. Bu ilginin kaynağının sebebi nedir?
İlgimin oluşmasında ki en temel sebep, Türk müzisyen arkadaşlarım olmuştur. Yıllar önce Sabri Tuluğ Tırpan’ı tanıma imkânına sahip oldum ve Vienna Classic Players orkestram ve onunla birlikte kendisinin ‘Mevlana’ isimli eserini Topkapı Sarayı’nda bulunan Aya İrini’de sunma imkânım oldu. Bu konser binden fazla dinleyicinin katılımı ile gerçekleşti ve inanılmaz bir manevi atmosfer oluşturdu. Aya İrini, İstanbul’un kültürel zenginliğini ve Batı ile Doğu arasındaki bağlantıyı simgeleyen harika bir yapıdır. İçerisinde bulunan olağanüstü büyük haç bu bağlantıyı ve kültürel zenginliği en iyi şekilde temsil etmektedir. Kilise olağanüstü bir akustiğe sahipti ve Tırpan’ın ‘Mevlana’ isimli eseri beni oldukça heyecanlandırmıştı.

16 Mart 2020 tarihinde Wiener Konzerthaus’da gerçekleştireceğimiz ‘Vom Sufismus zu anatolischen Poeten’ adlı konserde devreden sonra ‘Mevlana’ eseri ana eser olarak sunulacaktır. Sabri Tuluğ, 45 dakika boyunca bu eseri Avusturyalı konuklara modern ve klasik semâ eşliğinde sunacaktır. Bu eser o kadar güzel bir eser ki, ben de yoğun bir şekilde tasavvuf ve sema ile ilgilenmeye başladım. Bu derin felsefeye sahip olan akımı araştırmadan anlamak mümkün değildir. Anlaşılmadığı sürece de eserler sizi yeterince etkileyemez. Tıpkı bir röntgen filmi gibi, eğer okumasını bilmezseniz sadece siyah bir resim ve gölgeler görebilirsiniz. Anlamanız durumunda ise yorumda bulunabilirsiniz. Bu felsefi akım için de bu geçerlidir. Sabri Tuluğ Tırpan gerçekten olağanüstü bir eser bestelemiştir.

Sabri Tuluğ Tırpan’ın en büyük avantajlarından biri Viyana’da piyano ve bestecilik eğitimi almış olmasıydı. En son çalışmasında kendisi geleneksel bir Türk motifi ile Bach’ın ‘Jesu meine Freude’ isimli koro eserini birbirine bağlamıştır. İki kültürü bir araya getirmiştir. Kendisi edebi sembolleri müzikal bir şekilde meydana çıkarıyor ve bu durum beni özellikle etkiliyor.

Tabii ki Türkiye’ye ilgi duyma sebeplerimden biri de, bir müzisyen olarak müzik tarihi ile ilgilenmemdir.

Belirtmiş olduğum gibi ben klasik müzik eğitimi almış bir bateristim. Yeniçeri müziğinin, Batılı bestecilerde çok kıymetli bir yeri vardır. Yeniçeri müziği orkestralarımızı genişleten bir unsur olmuştur. Yani Batı Müziği’nin davul, halile, çıngırak, zil ve üçgen gibi enstrümanlar kazanmasına vesile olmuştur. Nitekim Beethoven bu enstrümanlara ‘Batterie-Turque’ ismini vermiştir. O dönem bu enstrümanların Türk enstrümanları olduğu herkes tarafından kabul edilmekteydi. O dönemin bestecileri keyiflerinden bir iki vurmalı çalgı almamıştır. Kendileri gerçekten yeniçeri müziğinden etkilenip, bu orkestra genişlemesine gitmişlerdir. Böylesine devasa bir değişimi kafamızda canlandırmak gerekir.

“TÜRKLER, BATI ORKESTRALARI İÇİN BİR MİLAT OLDU”
Peki, bundan önce ne vardı?
Yaylı enstrümanlardan oluşan küçük bir orkestra vardı. Yani vurmalı çalgılar yoktu. Mozart’ın ‘Saraydan Kız Kaçırma’ eserinde tam olarak yukarıda saymış olduğum enstrümanlar var. Yeniçeriler, Osmanlı ordusunda özel bir birlikti ve bunu müziklerinde de duyabiliyorduk. Agresif ve enerji dolu bir müziğe sahiplerdi. Bazı tarihi kaynaklar, yeniçeri motiflerinin dâhil edildiği konserlerde kadınların korkudan bağırdıklarını bildirmektedir. O döneme kadar insanlar sadece sakin ve huzurlu konserlere alışkındılar. Kadınlar, özellikle vurmalı çalgılardan dolayı korkuyordu. Burada, Türklerin Batı orkestraları için bir milat oluşturduğunu görmekteyiz.

“HEPİMİZ YÜZLERCE YILLIK MÜZİK TARİHİNİN MİRASÇISIYIZ”
Kendinizi Mozart’ın bırakmış olduğu kültürel mirasın vârisi olarak görüyor musunuz?
Kendimi Mozart’ın direkt olarak vârisi olarak ilan etmem kesinlikle abartılı olur; sonuç olarak, müzik bilimini olağanüstü etkilemesi sebebiyle hepimizin bir şekilde Mozart’ın mirasçısı olduğu bir gerçektir. Kendimi çok şanslı hissediyorum. Günümüzde müziğin gelişimini incelemek için dönüp yüzlerce yıl geriye bakabiliyoruz. Sakince dinleyip, analiz edip, geleceğe aktarabiliyoruz. Mozart döneminde bu imkânlar çok kısıtlıydı. Her şeye hazır bir şekilde ulaşabilmek, müzik bilimcileri ve dinleyiciler açısından, inanılmaz büyük bir armağan. Gerek dinleyenler gerekse üreten besteciler bu bağlamda bir şekilde bu mirastan faydalanıyor. Yani, bir insan ya dinleyici olarak tüketici mirasçı oluyor ya da besteleyerek üretici bir mirasçı olmuş oluyor. Bu gerçekten kaçmak imkânsız. Kimse, “ben bu mirası reddediyorum” diyemez. Hepimiz yüzlerce yıllık müzik tarihinin mirasçısıyız. Bu durum bizim için büyük bir ayrıcalıktır.

16 Mart 2020 tarihinde Wiener Konzerthaus’da gerçekleşecek olan ‘Tasavvuftan Anadolu Şairlerine’ konserinin fikri nasıl gelişti?
Daha önce hiç bu şekilde bir konser gerçekleştirmedim. Niyetim, aslında daha önce Türkiye’de ve Avusturya’da birlikte çalışmış olduğum Türk sanatçı arkadaşlarım ile bu projeyi Avusturya’ya getirmekti. Bana göre, bu konseri Avusturya’da yaşayan Türk toplumunun dışında, Avusturyalı müzikseverlerin de dinlemesi gerekiyor. Herkesin bu kültürün barındırdığı tarihsel zenginliği tanıması gerekiyor. Aynı şekilde, Sabri Tuluğ Tırpan örneğinde gördüğümüz yaratıcılık ile tanışmaları gerekir.

Konserin ilk bölümünde ana temamız Türk Halk Müziği olacaktır ve burada Erdal Erzincan, Zara, Sabri Tuluğ Tırpan, Burcu Karadağ ve Okan Yalabık gibi değerli müzisyen ve sanatçılarla birlikte çalışma imkânına sahip olmam güzel bir duygu.

“HERKES TURİZM AÇISINDAN TANIYOR; BİZ SANATSAL AÇIDAN DA TANITMAK İSTİYORUZ”
Ünlü sanatçıların yer alacağını görüyoruz. Sanatçı seçimini hangi kriterlere göre yaptınız?
Sanatçılarımıza bakacak olursak; Zara, Türkiye’yi en iyi anlatan seslerden biri. Kendisini halk müziği alanında yaptığı çalışmalardan hepimiz tanımaktayız; ancak aynı başarıyı klasik müzik eserlerinde de gösteriyor. Sesinin rengi sergileyeceğimiz esere çok güzel yakışıyor. Bu konserde klasik bir opera sanatçısı tercih etmek doğru olmazdı. Zara, bu eseri ilk seslendiren kişi olmamasına rağmen, eser sanki onun için yazılmış gibi.

Burcu Karadağ, neyi inanılmaz bir şekilde üflüyor. Olağanüstü bir olay.

Semâyı ise, Su Güneş Mıhladız sergileyecek. Geleneksel semâ ile modern semâyı birleştirecek. Modern semâ her gün görebileceğimiz bir şey değil. Özel bir durum.

Okan Yalabık, Türkiye’nin en ünlü aktörlerinden birisi. Tasavvuf içerikli metinler okuyacak.

Konserin ikinci bölümü oldukça mistik olacak. İlk kısmında ise güzel metinlere sahip olan geleneksel Türk müziği sergilenecek. Konser ile birlikte Türkiye’nin farklı bir yüzünü göstermek istedim. Herkes turizm açısından tanımakta; ancak biz sanatsal açıdan da tanıtmak istiyoruz.

Sabri Tuluğ Tırpan, Vienna Classic Players için birçok eser düzenledi ve orkestra ile sahne aldı.

Konserin birinci bölümünde Zara’yı farklı konstelasyonlarda izleme şansımız olacak. Bazen sadece Erdal Erzincan ile olacak, sonrasında yine sadece piyano ile. İkinci kısımda ise hep birlikte sahnede olacağız. Daha önce bu şekilde bir konser olmadığı için izleyici açısından konserin akışının çok ilginç olacağı düşüncesindeyim. Dinleyiciler için çok özel bir akşam olacak.

“EN İYİ PROJE BİLE YETERLİ İNSANA ULAŞMADIĞI SÜRECE ANLAMSIZ BİR ÇALIŞMAYA DÖNER”
Konserin oluşma fikri hakkında bir şeyler anlatabilir misiniz?
Konser benim tarafımdan özel olarak düzenleniyor. Yani ekonomik olarak masrafları tek başıma sırtlanıyorum. Konserin riski benim üzerimde. Bu tarz bir konserin maliyetini aşağı yukarı düşünebilirsiniz. Ancak hayatta keyif aldığınız bazı şeyleri, arkasındaki ekonomik tehdidi göze alarak gerçekleştirmek gerekir. Tıpkı sizin de dergiyi çıkartırken yapmış olduğunuz gibi.

Geçtiğimiz sene İstanbul’da ‘Mevlana’ isimli eseri yönetmiştim. Konser sonrasında sanatçılar ile görüşüp bu projeyi Avusturya’da da gerçekleştirmemiz gerektiğini söyledim ve öyle de oldu.

Çalışmalar nasıl gidiyor? Sanatçılar ile prova yapabilmek için Türkiye’ye sıklıkla gitmeniz gerekiyor mu?
Hayır. Çalışmayı yürüttüğüm ekip çok profesyonel. Notalar üzerinden eserler seslendiriliyor. Tabii ki yine Viyana’da provalar olacak. Ancak en önemlisi, her şeyin organizasyonu ve doğru reklam yapılması. En iyi proje bile yeterli insana ulaşmadığı sürece anlamsız bir çalışmaya döner. (Bu mülakat ilk defa Tuna dergisinde yayınlanmıştır)

Relevante Artikel

Back to top button
Close